Dil ve Düşünce
05.09.2015        

DİL VE DÜŞÜNCE

Mustafa Özçelik

 

 

 

Dil, hepimizin bildiği gibi bir anlaşma aracıdır. Üstelik insana özgü bir araçtır dil. Duygu ve düşüncelerin taşıyıcısıdır. Doğal bir araçtır ve canlıdır. Bütün bunların ötesinde dil, ayrıca sosyal bir kurum olarak da millet olabilmeyle yakından ve doğrudan ilgilidir.

Türkçe, bütün çabalara rağmen, bir dilin taşıması gereken bütün bu özellikleri ne yazık ki taşıyamaz hale geldi. Konuşma ve yazı ile gerçekleştirdiğimiz anlatma faaliyetini, dinleme ve okuma faaliyeti ile anlaşma dediğimiz sonuca maalesef dönüştüremez bir durumdayız. Kısacası ortada bir anlaşma aracı olarak dilimiz olan Türkçe var, fakat anlaşamıyoruz.

Pek çok sorunumuzun temelinde bu anlatamama, anlayamama, yani anlaşamama olayı yatıyor. Halk, aydını anlamıyor, baba oğlu, dede torunu, okuyucu yazarı. Birbiriyle anlaşamayan, dillerini karşılıklı anlaşma sistemine dönüştüremeyen kişilerin toplum ve millet olma özelliklerini kaybedecekleri gerçeği göz önüne alınınca da bu konu üzerinde ne kadar önemle durmamız gerektiği ortaya çıkıyor.

Suç, Türkçe de mi acaba? Yani Türkçe yetersiz bir dil haline mi geldi? Bütün alanlardaki geri kalmışlığımızdan dilimiz de mi çok etkilendi? İnsanımız yeterince kafa yormuyor mu? Konuşulanlara, yazılanlara. Yoksa konuşmacılarımız, yazarlarımız yeterince açık ve anlaşılır olmuyorlar mı? Bu sorular, daha da çoğaltılabilir. Bunların hemen hepsinin anlaşamamakta etkili oldukları söylenebilir. Fakat öncelikli olan konu şu olmalıdır:

Hiç bir dil, düşünceden, dünya görüşünden bağımsız değildir. Duygu ve düşüncelerimizin taşıyıcısı olan kelimeler aslında içleri boş birer kalıptır. Onların muhtevasını düşünce ve dünya görüşümüz doldurur. Kelimeler, anlam özelliklerini düşünceden ve dünya görüşünden alırlar. İşte, asıl olumsuzluk buradadır. Fertleri ortak ve kabul edilebilir bir düşünceden koparılmış bir toplumda, dil, bir anlaşma aracı olamaz. Çünkü aynı kelimelerden anladıkları kavramlar farklıdır. Durum böyle olunca da dil, gizli bir anlaşma sistemi olma özelliğini kaybeder.

Dil üzerinde düşünenler, birbirleriyle anlaşabilen bir toplum ve millet olma özlemi duyanlar, dilin ayrıntı sayılabilecek sorunlarını çözmeye uğraşırken, dikkatlerini dil düşünce dünya görüşü bağlantısı üzerine de çevirmek zorundalar. İnancımızı, düşüncemizi, dünya görüşümüzü zenginleştirecek çabalarla dilimizin kelimelerini yeniden bu inancın, düşüncenin ifadesi haline getirmek gibi bir görevle karşı karşıyadırlar. Aksi takdirde aynı dili konuştuğumuz, aynı dille yazdığımız halde anlaşamayan toplum olma özelliğimizi daha uzun süre devam ettirmek zorunda kalırız. İş, bununla da bitmez ve millet olma özelliğimizi kaybederiz.

Mustafa Özçelik

DİL VE DÜŞÜNCE

Dil, hepimizin bildiği gibi bir anlaşma aracıdır. Üstelik insana özgü bir araçtır dil. Duygu ve düşüncelerin taşıyıcısıdır. Doğal bir araçtır ve canlıdır. Bütün bunların ötesinde dil, ayrıca sosyal bir kurum olarak da millet olabilmeyle yakından ve doğrudan ilgilidir.

Türkçe, bütün çabalara rağmen, bir dilin taşıması gereken bütün bu özellikleri ne yazık ki taşıyamaz hale geldi. Konuşma ve yazı ile gerçekleştirdiğimiz anlatma faaliyetini, dinleme ve okuma faaliyeti ile anlaşma dediğimiz sonuca maalesef dönüştüremez bir durumdayız. Kısacası ortada bir anlaşma aracı olarak dilimiz olan Türkçe var, fakat anlaşamıyoruz.

Pek çok sorunumuzun temelinde bu anlatamama, anlayamama, yani anlaşamama olayı yatıyor. Halk, aydını anlamıyor, baba oğlu, dede torunu, okuyucu yazarı. Birbiriyle anlaşamayan, dillerini karşılıklı anlaşma sistemine dönüştüremeyen kişilerin toplum ve millet olma özelliklerini kaybedecekleri gerçeği göz önüne alınınca da bu konu üzerinde ne kadar önemle durmamız gerektiği ortaya çıkıyor.

Suç, Türkçe de mi acaba? Yani Türkçe yetersiz bir dil haline mi geldi? Bütün alanlardaki geri kalmışlığımızdan dilimiz de mi çok etkilendi? İnsanımız yeterince kafa yormuyor mu? Konuşulanlara, yazılanlara. Yoksa konuşmacılarımız, yazarlarımız yeterince açık ve anlaşılır olmuyorlar mı? Bu sorular, daha da çoğaltılabilir. Bunların hemen hepsinin anlaşamamakta etkili oldukları söylenebilir. Fakat öncelikli olan konu şu olmalıdır:

Hiç bir dil, düşünceden, dünya görüşünden bağımsız değildir. Duygu ve düşüncelerimizin taşıyıcısı olan kelimeler aslında içleri boş birer kalıptır. Onların muhtevasını düşünce ve dünya görüşümüz doldurur. Kelimeler, anlam özelliklerini düşünceden ve dünya görüşünden alırlar. İşte, asıl olumsuzluk buradadır. Fertleri ortak ve kabul edilebilir bir düşünceden koparılmış bir toplumda, dil, bir anlaşma aracı olamaz. Çünkü aynı kelimelerden anladıkları kavramlar farklıdır. Durum böyle olunca da dil, gizli bir anlaşma sistemi olma özelliğini kaybeder.

Dil üzerinde düşünenler, birbirleriyle anlaşabilen bir toplum ve millet olma özlemi duyanlar, dilin ayrıntı sayılabilecek sorunlarını çözmeye uğraşırken, dikkatlerini dil düşünce dünya görüşü bağlantısı üzerine de çevirmek zorundalar. İnancımızı, düşüncemizi, dünya görüşümüzü zenginleştirecek çabalarla dilimizin kelimelerini yeniden bu inancın, düşüncenin ifadesi haline getirmek gibi bir görevle karşı karşıyadırlar. Aksi takdirde aynı dili konuştuğumuz, aynı dille yazdığımız halde anlaşamayan toplum olma özelliğimizi daha uzun süre devam ettirmek zorunda kalırız. İş, bununla da bitmez ve millet olma özelliğimizi kaybederiz.


Bu Yazı 2404 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar