Dini Yaşamda Öz-Şekil İlişkisi
..        
Dînî yaşamda öz-şekil ilişkisi veya öz-sembol ilişkisi tarih boyunca hep tartışıla gelmiştir. Öbür yanda öz-şekil arasında, dinin sahibi Cenab-ı Hakk'ın iradesine uygun olması gereken denge bozulduğu için tarihi süreç içinde bozulan bu dengeyi sağlamak üzere peygamberler görevlen- dirilmiştir; Vahiy tarihi boyunca, insanoğlu kendisi ne gönderilen ilâhî mesajları ve rabbani ilkeleri peygamberlerin rehberliğinde aslına uygun bir biçimde hayat ilkesi edinmiş, peygamberlerin etkisinden uzaklaşınca olması gereken öz-şekil dengesini bozmuştur. Cenab-ı Hakk bozulan bu dengeyi yeniden yörüngesine oturtmak için defalarca elçiler göndermiştir. Bozulan bu denge en son ve nihai olarak Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in görevlendirilmesi ile yerine oturtulmuş- tur. Kıyamete kadar da bu dengenin temelden değişmesi söz konusu olmayacaktır.
Günümüze geldiğimizde ise bu dengenin iki yönlü olarak bozulduğunu görüyoruz. Bir yanda “iman ve paranın kimde olduğu bilinmez, din Allah ile kul arasındaki özel ilişkidir kimse Allah ile kul arasına giremez, bizim kalbimiz temiz önemli olan budur gerisi şekilcilikten ibarettir” vb. hangi sağlıklı ve makul delile dayandığı belli olmayan söz ve söylemlerle ifade edilen ve dini sadece öze hapsedip adeta aslından kopararak neredeyse felsefi bir düşünce mesabesine indirgeyen bir anlayıştan, öbür yanda ise din ve dindarlık sadece birtakım ritüelleri şeklen yerine getirmekten ibaret olup insanın ahlakı, sosyal yaşamı, çevre ile ilişkisi, insan haklarına karşı duyarlılığı, alış-verişte adaletli oluşu, doğru sözlü oluşu, verdiği sözde durması gibi birçok temel insani erdemi bünye- sinde deruhte etmiyormuş mantığında bir din anlayışından söz edebiliriz. Birinci anlayış İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an-ı Kerim ve Sahih Sünnetin apaçık nasslarını bile göz ardı ederek, çevresel kaygılarla namaz, tesettür, hac gibi ayan beyan farz olan ibadetleri riyakarlık, şekilcilik olarak lanse edebilmektedir. Bu anlayışın ne kadar hevaya dayalı ve temelden yoksun olduğu izahtan varestedir.
Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz ve irdelemeye çalışacağımız mesele yukarıda belirttiğimiz ve Merhum Üstad Necip Fazıl'ın ifade ettiği gibi dini kaba softa ve ham yobazlık mesabesine indirgeyen, öz ve manasından kopara- rak alışkanlık haline gelmiş, otomatikleşmiş, ata- dan babadan görme birtakım kurallar, sıkıcı garip şekiller yığını haline getiren anlayıştır. Bu anlayışın izlerini Asr-ı Saadette de birçok kere müşahede etmek mümkündür. Nitekim Medenî (Medine Dönemi'nde Nazil olan) surelerden Bakara Suresi'nin 177. ayetinde Cenab-ı Zü'l-Celal ve'l-Kemal Hazretleri mealen şöyle buyurmaktadır : “Gerçek erdemlilik yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah'a, Ahiret Günü'ne, meleklere, vahye ve peygamberlere inanan, servetini kendisi için ne kadar kıymetli olsa da akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanların kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan, ve arındırıcı [mâlî] yükümlülüğünü (zekatı) ifa eden kişidir; ve [gerçek erdem sahipleri ] söz verdiklerinde sözlerini tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir: işte onlardır sadakatlerini gösterenler ve işte onlardır Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.”Bu ayet-i Kerime bizim satırlar boyunca anlatmak istediği- miz şeyleri gayet açık ve anlaşılır bir şekilde anlatmaktadır. Dikkat edilirse burada Cenab-ı Hakk yüzü doğuya ve batıya çevirmenin boş olduğunu, şekilcilik olduğunu, gereksiz olduğunu anlatmıyor. İbadet etmek için yönünü belli bir yöne çevirmek ne kadar gerekli ise ondan daha gerekli ve önemli olan ise ibadet ve şekiller ile insana kazandırılmaya çalışılan gerçek erdem ve güzellik lerle müzeyyen olmaktır. Kısacası Cenab-ı Hakk'ın belirlediği ölçüler ve kalıplar dairesinde her ikisi de gereklidir. Birini yekdiğerine tercih edip ayırmak gibi ne bir yetkimiz ne de lüksümüz vardır. Yok ama biz dini kendi kafamıza ve anlayışımıza uygun başka bir şekle büründürür isek Allah(cc) korusun, farkında olmadan “Daha sonra, kesin taahüt lerinden caydıkları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık; [öyle ki, şimdi] onlar, [vahyedilmiş] sözleri, asıl bağlamlarından kopararak çarpıtıyorlar; ve onlar, Aakıllarından çıkarmamaları emredilen şeylerin çoğunu unutmuşlar; birkaçı dışında onların hepsinden daima ihanet göreceksin. Ama onları bağışla ve (yaptıklarına katlan) : şüphe yok ki Allah iyilik yapanları sever” ayetinde anlatılanlardan oluruz.
Yine bu konu ile alakalı olarak Cenab-ı Hakk Bakara Suresi'nin 189. ayetinde mealen şöyle buyurmaktadır; “Sana ayın evrelerini soruyorlar. De ki: “Onlar, haccın ve insanların [öteki faaliyet ve ibadetlerinin] vakitlerini gösterir. Öte yan dan asıl iyilik, gerçek erdemlilik [zannedildiği gibi] evlere arkalarından girmeniz değildir; ama gerçek erdem [ve iyilik]sahibi , Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyandır.O halde evlere kapılarından girin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki gerçek mutluluğa erişebilesiniz.”
Bu ayetin tefsiri ile ilgili olarak İmam Fahrud- din Razi (h.606)'nin Mefatihu'l-Gayb isimli eseri başta olmak üzere diğer temel tefsir kaynakları- mızda özetle şöyle bir hikaye anlatılır; Cahiliye Dönemi'nde bir kişi hac için ihrama girdiğinde evine normal kapısından girmez, evinin arka duvarından bir kapı açardı. Bu geleneğe ve kurala ibadet gibi bağlılık gösterir ve asla terk etmezdi. Aksi halde uğursuzluk geleceğine inanırdı. Bu kural ve adetin kim tarafından, ne amaçla ve hangi faydaya matuf olduğunun hiçbir önemi yoktu. Kural kuraldı ve yerine getirilmeliydi. Günümüzde de namaz kılan ama yalan söyleyen, hacca giden ama alışverişinde dürüstlükten eser olmayan, dindar olan ama mesai mefhumunu hiçe sayıp çok rahat devletin malına göz diken, elinde doksan dokuzlu tesbih ile sokakta yürüyüp çok rahat bir şekilde çevresine çöp atan, tesettürlü olup her türlü nahoş davranışı fütursuzca işleyen vs. insanların durumu öz olarak burada ki örneğe benzemiyor mu?
Bu durumda göze çarpan en önemli ve temel eksiklik “Allah'a karşı sorumluluk bilinci” diye de ifade edilebilecek takvadır. Ayrıca dinin İman ve İbadet boyutunun yanında İhsan boyutunun da göz ardı edilmemesi gerekir. Gerçek dindarlık ve erdemlilik sadece görünür/dış biçimlere, törenlere ve ritüellere sarılmaktan ya da ibadetleri ritüelleştir mekten ibaret değildir. Gerçek dindarlık Hz. Ömer (ra) Efendimiz'in ifadesi ile dikenli yolda yalın ayak ile yürürken nasıl titiz ve dikkatli davranılıyorsa, dini yaşarken de o kadar dikkatli ve titiz davran- makta yatar.

Bu Yazı 2033 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar