Dini ve Toplumsal Açıdan Şehitlik Kavramı
05.11.2015        

DİNİ VE TOPLUMSAL AÇIDAN

ŞEHİTLİK KAVRAMI

 

 

 

Mevlüt BAYCU

 

 

 

Şehitliğin Tarifi ve Kur’an’da ve Hadislerde Şehitliğin Önemi

İnsan çalışarak pek çok rütbe ve unvanlar elde edebilir. Şehitlik ve gazilik rütbesi ise, hayat karşılığında elde edilmekte ve inanç sayesinde kazanılmaktadır. Bu bakımdan rütbelerin en üstünü hiç şüphe yok ki şehitlik ve gaziliktir. Şehitlik mertebesine yükseslmek hem Cenab-ı Hak katında, hem de halk yanında büyük bir şereftir.

Sözlükte “bir olaya şahit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak” gibi anlamlara gelen şehâdet (şühûd) masdarından türeyen şehîd (çoğulu şühedâ) dinî bir terim olarak Allah yolunda öldürülen müslümanı ifade eder. İslam alimleri şehit kelimesinin sözlük ve terim anlamlarında yola çıkarak,  canını Allah yolunda feda eden kimsenin hemen cennet nimetlerine erişmesine Allah ve melekler tarafından şahitlik edilmesinden dolayı veya Allah’ın vaad ettiği nimetleri hazır olarak görüp onlardan yararlandığı yahut kıyamet gününde kendisinden Hz. Peygamber’le birlikte geçmiş ümmetler hakkında şahitlik etmesi isteneceği için ona şehid dendiğini belirtirler.[1]

Allah yolunda yaralanıp gazi olmak ise yine şehitlik gibi yüce mertebelerden biridir. Din uğruna savaşan, mücahit anlamına gelen gazi, özellikle Türklerde savaşta başarı kazanan kumandanlara, hatta hükümdarlara şeref unvanı olarak kullanılmıştır.[2] Gazi de şehit olmak ve bu mertebeye yükselmek için savaştığından dolayı o da şehitler derecesinde kabul edilmiştir. Bu konuda Hz. Peygamber s.a.s. “Kim şehid olmayı içtenlikle dilerse, Allah onu şehidlerin menzilesine ulaştırır, bu kişi isterse yatağında ölmüş olsun”[3] buyurarak müslümanın iyi niyet ve samimi arzusunun bile Allah katında üstün bir değere sahip olduğunu belirtmiştir. Yine başka bir hadisi şerifte: “Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyamet gününde yarasından kan akarak Allah'ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi, koku ise misk kokusudur.”[4] buyurulmuştur.

Şehidlik Peygamber Efendimizin ümmetine tahsis edilmiş üstün bir pâye, büyük bir mertebedir. Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette şehitliğin önemine ve Allah katındaki değerine dikkat çekilmiştir. Meselâ, “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Zira onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz”[5]; “Sakın Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını sanma! Onlar diridir ve rableri katında rızıklara mazhar olmaktadır”[6]; “Allah yolunda öldürülenlere gelince Allah onların amellerini zayi etmez (…) Allah onları kendilerine tanıtmış olduğu cennete koyacaktır”[7] meâlindeki âyetlerde bu husus vurgulandığı gibi bazı âyetlerde şehidlerin Allah katındaki derecesinin peygamberler ve sıddîklardan sonra geldiği ifade edilmiştir.[8]

Peygamberimiz s.a.s. bir hadislerinde şehitlerin cennetlik olduğunu”[9] şehid olan kişinin acı çekmeden öleceğini, kanının ilk damlası yere düştüğü anda kul hakları dışında bütün günahlarının affedileceğini, şehidin kabir azabı çekmeyeceğini, cennetteki makamını göreceğini[10], akrabalarından yetmiş kişiye şefaat edebileceğini[11], cennete ilk girenlerden olacağını[12] ve Allah katında hayırlı bir mertebede iken ölmüş kullar içinden sadece şehidlerin dünyaya dönüp tekrar şehid oluncaya kadar Allah’ın dinini yüceltmek isteyeceğini[13] ifade etmiştir. Yine bizzat Peygamberimiz s.a.s., bir değil, birkaç defa şehit olmayı istemiş ve şöyle buyurmuştur: “Ruhumu kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmemi, sonra tekrar dirilip savaşarak tekrar öldürülmemi, yine dirilip savaşta öldürülmemi arzu ederim.”[14]

Şehitler Üç Kısımdır

“Şehit” denilince, Allah yolunda ve vatan uğrunda canını feda eden kimse akla gelir. Esasen şehit, genelde bu anlamda kullanılır. Bununla beraber başka şekillerde ölenlerden şehit olanlar da vardır. Ayrıca bazı şehitler vardır ki, onlara uygulanan hükümler diğer şehitlere uygulanmaz. Bunun için İslâm âlimleri Hz. Peygamber’in şehidlerle ilgili söz, fiil ve uygulamalarını değerlendirerek şehidleri genellikle hem dünya hem âhiret hükümleri bakımından şehid, sadece dünya hükümleri bakımından şehid ve sadece âhiret hükümleri bakımından şehid olmak üzere üç kısma ayırmışlardır.

a. Hem dünya hem âhiret hükümleri bakımından şehid sayılanlar:

Bunlar Allah yolunda savaşırken öldürülen kişilerdir. Kâmil mânada şehid bunlardır ve bunlara "hükmî şehid" denilir. Bu tür şehidler yıkanmaksızın, kanlı elbiseleriyle defnedilir, elbiseleri onların kefeni yerine geçer. Üzerindeki silâh ve başka ağırlıklar alındıktan sonra cenaze namazı kılınarak defnedilir.[15]

b. Sadece dünya hükümleri bakımından şehid sayılanlar:

Kalbinde nifak bulunmakla yani münâfık olmakla birlikte, dış görünüşü itibariyle müslüman olduğuna hükmedilen ve müslümanların saflarında bulunduğu sırada düşman tarafından öldürülen kişiler bu grupta yer alır. Bunlar dünyada yapılacak işler bakımından şehid muamelesi görürler.[16] Burada önemli olan iki hususa işaret etmekte yarar vardır.

Birincisi, yapılan işler kişinin niyetine bağlı olarak değerlendirilir. Nitekim Peygamberimiz Efendimiz s.a.s bu konuda şöyle buyurmuştur: “Ameller ancak niyetlere göre değerlenir. Herkese ancak niyet ettiği şey vardır…”[17]

İkincisi, hiç kimsenin iç dünyası bilinemeyeceği için bu şehidin durumu kendisiyle Allah arasında olan bir husustur. Çünkü bir kimsenin içinde neyi sakladığı ve ne amaçla savaştığını ancak Allah ile kendisi bilir. Bu itibarla, bir kimsenin bazı davranışlarına bakarak o kimse hakkında içinde sakladığı ile ilgili kesin bir şey söylemek doğru değildir. Aksi takdirde insan yanılır ve bu yüzden günaha girmiş olur.

c. Sadece âhiret hükümleri bakımından şehid sayılanlar:

Allah yolunda savaşırken aldığı bir yaradan dolayı o anda değil de, daha sonra ölen kişiler bu grupta yer alırlar. Ayrıca hadislerde şehid oldukları bildirilmekte olan, yanlışlıkla veya haksız yere öldürülen kişi, yangında, denizde veya göçük altında can veren kişiler; veba, kolera, sıtma gibi yaygın ve önlenmesi zor hastalıklar sebebiyle ölenler, ilim tahsili yolunda, helâl kazanç uğrunda, gerek kendisinin gerekse, -isterse gayri müslim olsun- başkalarının can, mal ve namusları uğrunda ölenler, loğusa iken ölen ve cuma gecesinde ölen kimseler de bu grupta yer alan şehidlerdir.[18]

Toplumumuzdaki Şehitlik Algısı

Kuran-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber'in hadislerinde şehitlik ve gaziliğin övülmesi sebebiyle bu iki makam tarihimize ve kültürümüze önemli ölçüde etki etmiştir. Bu iki makamı elde etmek için milletimiz zaferden zafere koşmuş, tarih sayfalarını kahramanlık destanlarıyla doldurmuştur. Yine Anadolu’muzun güzel insanları milli ve manevi değerlerimiz uğruna evlatlarını kınalayarak askere uğurlamış, ölümü şehitlik olarak bilmiş geride kalmayı gazilik olarak şeref saymıştır. Yine evladı, eşi veya babası şehit olanlar, toplum tarafından değerli kılınmış, sosyal hayatta da her zaman için onların bir önceliği olmuştur ve olacaktır da. Çünkü şehitlerimiz bizlerin haysiyet ve onuruna halel getirmemek için canlarını ortaya koydular. Mabetlerimize namahrem eli değdirtmediler. Şehadetleri dinimizin temeli olan ezanlarımızı susturmadılar. Fakirlik, yokluk ve imkânsızlıklar içerisinde çarpıştılar, fakat hiçbir zaman geri çekilmediler. İman dolu göğüslerini siper ettiler ve canlarını feda ettiler. İşte bu nedenle onların geride bıraktığı emanetler, bizim emanetlerimizdir ve her zaman başımızın üstünde yerleri vardır.

Bizim tarihimiz ecdadımızın yazdığı kahramanlık destanlarıyla doludur.  Milletimiz vatanı sevmenin imanın gereği olduğuna inanmış ve bu uğurda ya şehit ya da gazi olmayı şereflerin en büyüğü saymış bir millettir. İslam için büyük bir felaket olan haçlı ordularını bu ruh ve heyecanla durdurmuş, 1071’de Malazgirt Savaşından, 1453’de İstanbul’un fethine, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar Meydan Savaşından 1974’deki Kıbrıs Savaşı’na kadar Mehmetçiğimiz hep bu ruh ile savaşmıştır. Bu ruhun altında yatan başka bir anlayış daha vardır ki o da: “şehitlik olmadan vatan da olmaz” anlayışıdır. Evet, vatan bir toprak parçasıdır, ama her toprak parçası vatan değildir. Vatan, uğruna şehitlerin kan akıttıkları toprak parçasıdır. Bu anlamda ünlü şâir Mithat Cemal KUNTAY’ın “Toprak, eğer uğruna ölen varsa vatandır.” sözü, ne güzel bir sözdür. Vatan müdafaasından maksat, sadece sahip olunan toprakları korumak olmayıp, bunun arka planındaki esas gaye, o topraklar üzerinde yaşayan insanların dinini, canını, malını, ırz ve namusunu korumak ve milletin fertlerini hürriyet içinde yaşatmaktır. Vatan olmaksızın millet, millet olmaksızın da devlet olamaz.

İşte şehitlerimiz kanlarını akıtarak bu cennet vatanı bize emanet etmişlerdir. Bize düşen de onların uğruna canlarını verdikleri yüce değerlere sahip çıkmaktır. İhanet içinde olmamaktır. İstiklalimizi korumaktır. İstikbalimiz için çalışmaktır. Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış bu toprakları hayırlı hizmetlerle imar etmek, korumak ve bizden sonraki nesillere devretmektir. Bunu yapmadığımız takdirde hem vatanımıza ve hem de şehitlerimize karışı görevlerimizi yapmamış ve onların ruhlarını incitmiş oluruz.

Bu vesileyle Allah şehitlerimize rahmet eylesin, cennetiyle cemaliyle onları şereflendirsin, bizlere de onların yolundan yürümeyi nasip eylesin. Ülkemizi her türlü felâket ve musibetlerden muhafaza buyursun. Aziz milletimize kötü ve karanlık günler göstermesin. Kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi bozmak isteyenlere; aramıza fitne, fesat ve nifak tohumu ekmek isteyenlere Allah fırsat vermesin. Âmin.

 



[1] ATAR Fahrettin, “Şehid”, İslam Ansiklopedisi, C:38, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2011.

[2] Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yayınları, “Gazi” Md.

[3] Müslim, “İmâre”, 156-157; Nesaî, “Cihâd”, 36.

[4] Buhari, Cihad, 10.

[5] Bakara 2/154.

[6] Âl-i İmrân 3/169.

[7] Muhammed 47/4-6.

[8] Nisâ 4/ 69.

[9] Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 25.

[10] Tirmizî, “Feżâǿilü’l-cihâd”, 25, 26.

[11] Tirmizî, “Feżâǿilü’l-cihâd”, 25.

[12] Müslim, “İmâre”, 143; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 27.

[13] Buhârî, “Cihâd”, 6, 21; Müslim, “İmâre”, 109.

[14] Buhari,”Cihad”, 7.

[15] Komisyon, İlmihal, C.:I, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2014, s. 377.

[16] Komisyon, İlmihal, C.:I , Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2014, s. 378.

[17] Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 1,” Îmân”, 41, “Nikâh”, 5; Müslim, “İmâret”, 155.

[18] Komisyon, İlmihal, C.:I , Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2014, s. 378.


Bu Yazı 2092 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar