Dört Halife Döneminde Mal ve Can Güvenliği
..        
Çağımızda insan hakları konusu daima gündemde kalmakta ve gündemdeki yerini korumaktadır. Büyük ölçekte dünya gündeminde de bu konu üzerinde durulmaktadır. Bu noktadan kültür dünyamıza bir göz gezdirdik, bu konuda Asr-ı saadette ilginç olay ve örnekle karşılaştık. Sizi olayla baş başa bırakıyoruz: Hicretin 17/638. yılında Hz. Ömer; Mescid-i Haram'ın (Kâbeyi çevreleyen mescit) ve Medine Mescidi'nin genişletilmesine karar verdi. O halife olan bir devlet başkanıydı. Bu iki mescit ihtiyaca cevap vermiyor ve dar geliyordu. Çözüm her ikisini de genişletmekti.Hacılar ve iki şehrin nüfusu artmıştı. Zaten Mescid-i Nebevi Rasulullah döneminde küçük bir alana inşa edilmişti. Artık cemaatle kılınan namazlara bile dar geliyordu.
Hz. Ömer öncelikle Medine Mescidi'nin çevresindeki evleri istimlak etti, satın aldı. Peygamber Mescidi'nin bitişiğinde, kıble duvarının batı köşesinde, Hz. Abbas'ın da bir evi bulunuyordu. Hz. Ömer, ona da evini satma teklifinde bulundu. Genişletme için bu gerekliydi. Hz. Abbas'a sordu:
“Evini bana satmaz mısın?”
Evi istimlâk edip yerini Mescid-i Nebi'ye katacaktı. Abbas:
“Satmıyorum” diye karşılık verdi.
Evini satmaya gönlü yoktu. Mescidi genişletmek için de olsa evi satmak istemiyordu. Ev, mescidin kıble duvarına bitişikti, yeri ve mevkii güzeldi. Diğer yandan ev onundu. Onu satma kararını verecek kişi de kendisiydi. Ayrıca İslam; kendisine mal ve can güvenliği teminatı veriyordu. Bunlar iki önemli insan hakkıydı. Devlet de; Müslüman ve gayr-i Müslim ayrımına gitmeksizin vatandaşların mal ve can güvenliklerini korumaya mecburdu. Hz. Ömer; evi parayla alamayacağını anlayınca, ona bir başka teklif sunmayı düşündü Çünkü mülk sahibini satmaya zorlayamazdı:
“Eğer satmıyorsan, hibe et/bağışla.”
Hz. Ömer Ehl-i Beyt'i, Peygamber akrabalarını, çok sever ve sayardı. Hz. Abbas'ı da sevip sayıyordu. Bir başka açıdan; Hz. Ömer; bütün Arabistan'a, Irak'a, Suriye'ye, İran'a, Azerbaycan'a, Ermenistan'a, Anadolu'nun doğusu ve güney doğusundan bir kısmına ve Trablusgarb'a kadar tüm kuzey Afrika'ya hükmeden büyük bir devletin başkanıydı. Rasulullahın ikinci halefi, Emiru'l-Müminindi. Hz. Abbas'ın bir iki odalı küçücük evini Mescid-i Nebi'ye katmak istiyor, onu satmasını veya hibe etmesini bekliyor ve elinden başka birey gelmiyordu. İnsan/kul haklarına itina gösterilmeydi. Bu durum onun despot, baskıcı ve dayatmacı olmasını engelliyordu. Bu devlet; insanları, haklarını ve adaleti ayakta tutmak için vardı.
Hz. Ömer, insan haklarını, -Bunun içinde can ve mal güvenliği, din tutma ve tuttuğu dini serbestçe yaşama özgürlüğü de vardı.- adaleti, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan bir diktatör, bir baskıcı ve dayatmacı değildi. Böyle olsaydı; evi sahibinden zorla alabilirdi. Hem evi satmak, satmamak ve hibe etmek işi; İslam açısından bir “ibadet” niteliği taşıyordu. Halife bir başka yol önerdi:
“Öyleyse evini, kendi elinle yık ve mescide kat.”
Hz. Abbas'ın buna da gönlü yoktu. Gönlü yoksa, kimse ona evini yıktıramazdı. Yıktırmak isteyen bir halife bile olsa durum değişmezdi. Çünkü yeni yönetim anlayışında, Hz. Peygamberin temelini attığı düzen ve işleyişte; gerçekten can ve mal güvenliği vardı. İslam; kimsenin mülkiyetine başkasının tasarruf edemeyeceğini, gasp ve hırsızlık yoluyla ona sahip olamayacağını açıklamış ve kurallaştırmıştı. Bu ilke ve anlayış başından beri geçerliydi.. Fakat bu küçük arsa, Mescid-i Nebevi için gerekliydi. Hz. Ömer Sonunda:
“Bunlardan (bu tekliflerden) birini yapacaksın! Bu evi çaresiz senden alacağım” diye ona sert konuştu.
Hz. Abbas hakkını koruma konusunda geri adım atmadı. Halife de olsa kimsenin kendine baskı yapmaya hakkı olmadığını biliyordu. Hz. Ömer aynı zamanda bir hakim/yargıç hüviyetindeydi. Hz. Abbas bunu biliyordu ama onun kararına razı değildi. Konunun bir başka mahkemede çözülmesini istedi. Hz. Ömer'e:
“Aramızda hakemlik/hakimlik edecek birini bul” dedi ve ekledi:
“Übeyd b. Ka'b aramızda hakemlik/hakimlik yapsın.”
“Kabul ediyorum.”
Übey; Neccar Oğullarındandı. İkinci Akabe biatinde Müslüman olmuştu. İslam hukukuna vakıf, İslam'a girmeden, Tevrat ve İncil okumakla vakitlerini geçiren kültürlü biriydi. Hz. Peygamber'in sağlığında hâfız olmuş; ezberlediği sureleri ona dinletip kontrol ettirmişti. Rasulullah onun Kur'an okuyuşunu pek beğenirdi. Hz. Peygamber'den pek çok hadis de rivayet etmişti. O gerçekten kültürlü ve alim biriydi. Birlikte Übey'e gittiler. Derken Übey hakimliğinde mahkeme başladı. Hakim iki tarafı dinledi, sonra Halife Ömer'e döndü ve hükmünü açıkladı:
“Ben öyle biliyorum ki; bu adamı razı etmezsen evinden çıkaramazsın.”
Kişi gönül rızasıyla malını satabilir, onu karşılıksız bağış da yapabilirdi. Fakat bu konuda zorlama, baskı ve dayatma; zulüm ve haksızlık olurdu. Ayrıca baskıcı tutum, insan hakkı ihlali demekti. Mal/hak sahibinin elinden, zorla malı alınamazdı. Zulüm ise; adaletsizlik demekti ve hakları az veya çok kısıtlamaktı. Kısıtlama, hakların bir kısmını ve çoğunu sahibinden haksız yere almak değil miydi?. Oysa kul/insan hakkı önemliydi. Yüce Allah bile insan hakkını affetmeyeceğini açıklıyor; hak sahibi ile hak yiyenin helalleşmesi gerekiyordu. Hakkı yenen veya hakları elinden alınan insan; dünyada olmasa bile ahirette hakkını alacaktı.
“Razı etmezsen evinden çıkarmazsın” sözü üzerine Hz. Ömer sordu:
“Bunu Allah'ın Kitabı'ndan mı, Rasulullahın sünnetinden mi çıkarıyorsun?”
İslam Hukukunu bilen Halife; hükmün kaynağını araştırıyordu. İslam Hukukuna göre, hükümlerin ve kuralların iki ana kaynağı vardı. Öncelikle Allah'ın Kitabı. İkinci hüküm kaynağı da sünnetti. Sünnet yol, iz, kanun, yöntem demekti. Bu yol ve iz; Hz. Peygamber'in yolu, izi ve çığırıydı.
Übey hükmü bir âyetten mi, Rasulullahın bir sözü, uygulaması ve yönteminden mi çıkarıyordu? Kurân ve Sünnet/Peygamber yolu birbirinden ayrılmaz bir bütündü. Rasulullahın; Kurân'ın sınırları dışına taşacağı, ona aykırı icraat ve sünnet koyacağı düşünülemezdi. Bir peygamber olarak Kurân'ın kurallarını en iyi anlayan oydu. Önemli bir kuraldır: İyi anlamayan, iyi öğretemez. O takdirde Kurân yanlış anlaşılmış olmaz mıydı?. Anlaşılmayan bir kitap da yok hükmündedir. O Kurân'ı anlayıp, anlatıp, yorumlayıp uygulamazsa, sonra bunu kim daha güzel yapacaktı?
Hakim Hz. Ömer'e cevap verdi:
“Rasulullahın sünnetinden.”
“Nasıl?”
Übey konuştu:
“Ben Rasulullahın şöyle buyurduğunu işittim: 'Hz. Davut'un oğlu Süleyman Beytü'l-Makdis'i yaparken; duvarlarından hangisini yaptırıyorsa yıkılıyordu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak ona: 'Sen mülk sahibini razı etmedikçe, mescidi tamamlayamazsın' diye vahyetti.”
Konunun aslı şuydu: Yüce Allah, Hz. Süleyman'a başkenti Kudüs'te Mescid-i Aksâ'yı yapmasını emretmişti. Binanın yeri halktan birine aitti. Hz. Süleyman yeri adamdan satın aldı. Satış işlemleri bitince satan:
“Bana verdiğin para mı, aldığın arsamı daha değerlidir?” diye sordu. Bir devlet başkanı Hz. Süleyman:
“Senden aldığım arsa daha değerlidir” dedi.
Gerçek buydu. O da gerçeği dile getirmişti. Bir Peygamber olarak arsanın değeri konusunda gerçek dışı konuşamazdı. Adam:
“Öyleyse malımı vermiyorum” dedi ve satıştan caydı.
Hz. Süleyman fiyat arttırdı ve arsayı yeniden aldı. Fakat adam yine aynı soruyu sordu, aynı cevabı alınca; yine satıştan caydı. Üçüncü kez satış işlemi yapıldığında, arsa sahibi artık memnundu. Çünkü arsayı değerine sattığına inanıyordu.
Übey :
“Razı etmezsen, bu adamı (Abbas'ı) evinden çıkaramazsın” dedi.
Hüküm buydu. Adalet, hukukun üstünlüğü, kul/insan haklarına saygı, mal ve can güvenliğinin korunması Hz. Abbas'ı sevindirmişti.
İşte büyük bir devletin yöneticisi, halktan herhangi biri ile mahkemeleşiyor, hakim; halifeyi haksız çıkarabiliyordu. Halife ise, devlet gücünü kullanarak; baskı, dayatma, hakların kısıtlanması ve elden alınmasında; haksız güç kullanma yoluna gidemiyordu. Buna baş vurup zalimliği ve hukuksuzluğu tercih etmiyordu. Hz. Abbas Übey 'e dönerek:
“Madem böyle hükmettin, ben de evimi Allah yolunda, Müslümanlara bağışladım” dedi.
Bu olay, insan haklarına saygı ve hakların korunması, mal güvenliği açısından önemliydi.

Bu Yazı 3240 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar