Dört Yanlış Bir Gençliği Uçuruma Götürür
..        
Gençlik, gücü ve zindeliği çağrıştıran bir kavramdır. Bu zaman dilimi, ömrün en güzel dönemidir. Türkiye, genç nüfus bakımından Avrupa’da başı çekmektedir. Bu aslında ülkemiz için büyük bir avantajdır. Zira Avrupa nüfusu her geçen gün yaşlanarak hareket kabiliyetini kaybediyor. Türk nüfusu ise her geçen gün daha da gençleşerek adeta göz kamaştırıyor.
Gençlik, hiç şüphesiz ki ülkelerin en dinamik gücüdür. Ülkeler bu güce dayanarak aydınlık yarınlara yol alırlar. Ülkeler genç nüfuslarını çağın gerektirdiği bilgi ve teknolojiyle donatmadıkça bu kesimden beklenen faydayı elde edemezler. Zira başarının yolu genç nüfusun iyi ve doğru eğitilmesinden geçiyor. Bunu sağladığınız ölçüde yarınlar güzelleşir.

Türkiye’nin 15 yaş altındaki nüfusu toplam nüfusun yüzde 30’u, 60 yaş üstündeki nüfusu ise toplam nüfusun yüzde 5’idir. Fazla söze ne hacet, rakamların dili her şeyi ortaya koyuyor. Bu rakamları AB ülkeleriyle karşılaştırdığımızda Türkiye’nin demografik avantajının ne seviyede olduğu rahatlıkla ortaya çıkabilir. Fakat bu genç nüfusun çağın gereklerine göre eğitilmesi hayatî bir öneme sahiptir. Aksi halde avantaj, dezavantaja dönüşebilir. Gençliği dünyayla rekabet edebilecek donanımda hazır kıta olarak yetiştirmeliyiz.
Gençler öncelikle ve özellikle meslekî bilgi ve beceri sahibi olmalıdır. Bununla beraber gençler çoğulcu, katılımcı, özgür düşünceden hakkıyla nasiplenmelidir. Şiddetin karşısında iri ve diri durmak için gençler hoşgörüyle, sevgi ve saygıyla mücehhez olmalıdır. Bu da okulda ve ailede titizlikle verilecek olan ahlak ve terbiye eğitimiyle mümkün olabilir.

Türk nüfusu özelde Avrupa’nın, genelde dünyanın en genç nüfusu olarak dikkat çekiyor. Avrupa Birliği ülkeleri genç nüfusumuza gıptayla, biraz da kıskançlıkla bakıyor. Çünkü onlar bu nimetten mahrumlar. Onların nüfusu geçen zamanla birlikte iyice yaşlanıyor. “Derya içredir deryayı bilmezler” deriz ya, bizim durumumuz da öyle… Nüfusumuz genç; ama bunu ülkenin geleceği için avantaja dönüştürebilme becerisinden mahrumuz. Türkiye ne yazık ki genç nüfus imkânını layıkıyla kullanamıyor. Genç nüfusumuzdan istenilen düzeyde yararlanamıyoruz. Onları çağın gereklerine uygun yetiştiremiyoruz. Onlara aydınlık bir gelecek bırakamıyoruz. Onları sokakların (olmayan) insafına terk ediyoruz.

Ülkemizde her alanda planlama eksikliği hat safhadadır. Yarınları bugünden planlayamıyoruz. Günübirlik yaşamayı tercih ediyoruz. Yine bu bağlamda Türkiye’de genç işgücü, üretime yönlendirilemiyor. Türkiye’deki işsizlik herkes gibi gençlerin de belini büküyor. İşi ve aşı olmayan gençler, yaşları ilerlemesine rağmen yuvalarını da kuramıyorlar. Yarınlara dair umutları her geçen gün yok olan gençler, ister istemez hayal kırklığına uğruyor. Böyle olunca uyuşturucu, sigara ve popüler kültür gençlerimizi zehirli kıskacına alıyor.
Her işin başı eğitimdir. Gençliğin çağın gereklerine uygun olarak, dünyayla rekabet edebilecek düzeyde eğitilememesi bugünkü acılı tablonun oluşmasında birinci etkendir.

İlköğretimden başlayıp üniversiteye kadar devam eden eğitim sürecinde ciddi eksiklikler göze çarpıyor. Ülkemizdeki genç nüfus uzun yıllardan beri merkezî sınavların kıskacında kıvranıp durmaktadır. Gençliğinin baharında olan bu insanların hayatı sınava endekslenmiştir. Sabahtan okula giden bu kişiler, okul çıkışında dershanelerden takviye eğitim almaktadır. Hatta bu öğrencilerin hafta sonu tatilleri de dershanelerde geçmektedir. Neticede sistemin eliminasyonu sonucu bu kişilerin çoğu yükseköğre- nim şemsiyesinin dışında kalmaktadır.

Türkiye’de lise eğitimini tamamlamak kişiye ciddi bir şey sağlamamaktadır. Yükseköğrenim sisteminin dışında kalan gençler, dershane kapılarında yıllarca üniversite hayaliyle gecesini gündüzüne katmakta, yine de birçoğunun hayali hayal olmaktan öteye gidememektedir. Böylece gençler ruhî travmalar geçirerek hayata küsmekte, gençliklerinin henüz baharındayken umutlarını yitirmektedirler. Böyle kişilerden topluma faydalı olması, insanları sevmesi, umutlarını diri tutması ve devlete güven duyması beklenebilir mi?
Eğitim genel anlamda insanı hayata hazırlayan uzun bir süreçtir. Bunun içinde kişiyi hayata hazır kılacak birçok mühim unsur bulunur. Fakat günümüz eğitim sisteminde ne yazık ki her şey sınavlara endekslenmiştir. Gençler kendini hayata değil, sınavlara hazırlıyor. Varsa yoksa sınav… Gençler hayatta kendilerine hiç de lazım olmayacak yüzlerce gereksiz bilgiyi ezberlemek zorunda kalıyorlar. Bu bilgiler kullanılmadığı için kısa zamanda unutuluyor. Çekilen zahmetler boşa gidiyor; vakit heba ediliyor. Neticede hiçbir şey elde edilemiyor.

Bugünkü eğitim müfredatlarına baktığımızda birçok gereksiz konunun kitaplarda yer aldığını görürüz. Fen alanını seçen öğrenciler, doğal olarak fen alanında işine yaramayacak, kendisine puan katkısı sağlamayacak sosyal dersleri dinleme gereği duymamaktadır. Bu TM ve TS öğrencileri için de geçerli bir durumdur. Onlar da fen ve matematik grubu derslere ilgi duymamaktadırlar. Onları bu konuda eleştirmek de yersizdir; her şeyin çıkarlara endekslendiği günümüzde böyle bir tavır ve davranışı yadırgamak da haliyle doğru değildir.

Günümüzde bilgi öğrenciyi hayata değil, sınava hazırlıyor. Durum böyle olunca öğrenciler sınavlarda kendisine faydası olmayacak, katkı sağlamayacak dersleri dinleme gereği duymamaktadır. İlköğretim kategorisinde geçerli sınav olan SBS’de Türkçe, İngilizce, Matematik, Sosyal Bilgiler ve Fen Bilimleri dışındaki dersler öğrenciler tarafından fazla dikkate alınmamaktadır. Çünkü SBS’de bu beş alanın dışında soru sorulmamaktadır. Bu da diğer derslerin işleyişini güçleştirmektedir. Zira özellikle son sınıfta okuyan öğrenciler öğretmenlerinden haklı olarak sınavlarda işlerine yarayacak konular işlemelerini talep etmektedir. Sınava katkısı olmayan derslerde de ders dinlemeyi değil, test çözmeyi yeğlemektedirler. Zaten sınav moduna girmiş bir öğrenciye sınav dışında ders anlatmak da pek mümkün değildir. Durum bu iken sınav dönemecindeki öğrencilerden bu beş ders dışındaki branşlarda verim alınıp alınmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Daha doğrusu verim beklemek aşırı iyi niyetliliktir. O zaman hepimiz “–mış” gibi yapıp kendimizi kandırıyoruz.

Yarınlarımızın teminatı olan günümüz gençliği, ne yeterince eğitilebiliyor ne de yeterinde beslenebiliyor. Tabir caizse milenyum gençliği tost yiyip test çözüyor. Böyle bir gençlikten geleceğe dair yüksek beklentili ve umutlu olmak gerçeklerle ne ölçüde bağdaşır?

Günümüz eğitim sisteminde yaygın olarak uygulanmakta olan test sistemi, gençlerin zihnini bilgi bankasına, biraz daha ileri gidersek bilgi çöplüğüne dönüştürmüştür. Gençler hem abur cubur besleniyor, hem de abur cubur öğreniyor. Gençlerin bilgiyi muhakeme ve tasnif edebilme becerisi yok denecek düzeydedir. Oysa günümüzde bilginin depolanması fazla bir şey ifade etmemektedir. Zira günümüzde teknolojik gelişmelerin getirdiği imkânlarla bilgiye ulaşmak çok kolaylaşmış, tabir caizse çocuk oyuncağı haline gelmiştir. Bilgi artık çok yakınımızdadır. Öyle ki bir tuşa basınca önümüze milyonlarca sayfalık bilgi gelebilmektedir. Durum bu iken zihinleri bilgi çöplüğüne döndürmek, hiç kullanmayacağımız çok şeyi bilmek üstünlük sayılmamalıdır. Bilgiyi yoğurma ve muhakeme edebilme gücü, asıl övünülecek meziyettir. Bu da günümüz gençlerinin en zayıf halkası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye’de geçmişten bugüne intikal eden geleneksel eğitim anlayışı bize “Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete” sözünü hatırlatmaktadır. Çünkü klasik eğitim anlayışımız bu önemli sahayı yapboz tahtasına döndürmüştür. Avrupa’nın eğitim alanında vazgeçtiği anlayışlara bizler can simidi gibi sarılmışız. Fakat çok şükür ki son yıllarda bu yanlıştan da dönme işaretleri verilmektedir. Gelişmiş ülkelerin baş tacı ettiği meslekî eğitime ülkemizde de yöneliş bunu göstermektedir. Düz liselerden vazgeçiş, eğitimde köklü değişimin habercisidir.

Genelde dünyaya ve özelde Avrupa’ya baktığı- mızda son yıllarda meslekî ve teknik eğitime yönelişlerin ağırlıkta olduğu görülmektedir. Türkiye’de de yeteneğe dayalı meslekî ve teknik eğitime yönelişler hızlandırılmalıdır. Bunun gerçekleştirilmesi için güçlü bir altyapı oluşturulma- lıdır. Okullar bir fabrika gibi çalışmalıdır. Meslekî ve teknik eğitimi tercih edenler, ekonomik ve sosyal yönden desteklenerek teşvik edilmelidir. Genel, meslekî ve teknik ortaöğretim kurumlarından mezun olan öğrencilerin öğrenim gördükleri alanın devamı niteliğindeki yükseköğretim programlarına geçişle- rinde ek puan almaları sağlanmalıdır.

Türkiye’nin eğitimdeki en büyük kamburlarından biri de yıllardan beri süregelen merkezî sınav sistemi ve test tekniğinin varlığıdır. Böyle bir sistemden geçen öğrencilerin fabrikasyon insan tipinde, birbirine benzer ve tek tip olması kaçınılmazdır. Onlar tıpkı makine gibi yönlendirilmeyi ve komut almayı beklerler, inisiyatiflerini kullanma beceri ve cesaretin- den de mahrumdurlar. Onlardan meziyetlerini ortaya koymasını da bekleyemezsiniz. Değerlendirmede test tekniği; öğrencinin zihnini uyuşturan, düşünme ve hareket kabiliyetini körelten afyon gibidir. Ona tabi olanlardan verim beklemek çok iyi niyetli olmayı gerektirir. Türkiye’de uzun yıllardan beri uygulanan bu sistem, eğitime yenilikler getirmekten, öğrencilerin üretken olmasını sağlamaktan uzaktır. Bu sistem, değişime kapılarını kapamıştır. Bu sitemde dört yanlış bir doğruyu götürmekle kalmaz, koskoca bir gençliği uçuruma götürür.

Ülkemizde uzun yıllardan beri ısrarla uygulan- makta olan test tekniği, sorgulamayı ve düşünmeyi ortadan kaldırıyor. Düşünmede ve düşündüğünü ifade etmede zorlanan bugünkü gençlik, test tekniğinin düşüğüdür. Bu teknik, kalıplaşmış ezberci anlayışa hizmet ediyor.

Yıllardır devam eden üniversiteye giriş sistemi gençleri dershane kapılarına mahkûm ediyor. Bundan da birileri nemalanıyor. Bu sistem bilgi bakımından donanım sahibi fertler yetiştirme yerine, sınav taktiklerini öğrenip işini yoluna koymayı öğretiyor. Bu sistemde yetişen gençler sorun çözmeyi değil, sorunları daha da çözümsüz hale getirmeyi öğreniyor.
Bugünkü test tekniği gençliğin hayatını kuşatmış durumdadır. İlköğretimin ilk yıllarında çocukların hayatlarına girmeye başlayan test kitapları, gençler evlenme yaşına gelinceye kadar onların peşini bırakmıyor. Değişik dönemlerde adları değişse de; “SBS, OKS, ÖSS, ÖYS, YGS, LYS, KPSS, KPDS, LES, ALES, ÜDS, TUS” kısaltılmış adlarıyla karşımıza çıkan test tekniğine dayalı sınavlar hayatı daracık bir cendereye sokuyor. Bir yandan ÖSYM, bir yandan da MEB test fabrikasına dönmüş, gece gün demeden soru üretiyor.

Türkiye’de eğitim yayınlarına baktığımızda çoğunun teste yönelik olduğu görülür. Hemen her yayınevinin SBS, YGS, LYS, KPSS test kitapları mevcuttur. Yayıncılar eğitimin temel dinamiği olan kültürel yayıncılığı bırakıp test yayıncılığına dönmüş durumdadır. Bu, zamanın en kârlı kazanç kapısıdır. Her evde bu kitaplar rafları dolduruyor. Bu kaynakların yanında şiir, hikâye, roman, araştırma-inceleme ve fikir kitabı okuyan yok. Çünkü gençler önlerinde onca merkezî sistem sınavlar varken bu tarz kültür kitapları okumayı zaman kaybı olarak görüyor. Sınav kitaplarının içerikleri ve soruları her yıl değişmekte, elde kalan kitaplar çöpe gitmektedir. Bu da millî servetimiz olan ağaçlarımızın heba edilmesi anlamına geliyor.

Eskiden ulusal gazeteler okuyucularına promos- yon olarak ansiklopedi ve bir kısım kültür kitapları verirlerdi. Fakat günümüzde gazeteler de modaya uyarak okurlarına ansiklopedi ve kültür kitapları vermek yerine, test kitapları ve deneme sınavları vermektedir.
Eğitimde esas olan çağdaşlık ve evrenselliktir. Fakat eğitimin yerel unsurları da göz ardı edilmemelidir. Her ülkenin kendi gerçekleri vardır. Türkiye’nin de eğitimde kendi gerçeklerini dikkate alması ve ona göre bir eğitim politikası gütmesi gerekir. Öğrencilerin ta anaokulundan başlanarak ilk ve ortaöğretim sürecinde de gözlenmesi gerekir. Her öğrenci hakkında gözlem raporları düzenlenmelidir. Öğrenciler bu raporlara göre eğitime yönlendirilme- lidir. Okul çeşitliliği azaltılmalıdır. Mesleki eğitime ağırlık verilmelidir. İlköğretimden sonra öğrenciler ilgi ve becerileri doğrultusunda meslek okullarına yönlendirilmelidir. Fakat bundan evvel meslek okullarına şöyle bir çekidüzen verilmelidir. Bu okullardaki eğitim, çağdaş standartlarda olmalıdır. Teknik altyapı eksiksiz olmalıdır.

Herkesin üniversite okuması gerekmez. Meslek okullarından mezun olanlar dolgun ücretlerle sanayi kollarında istihdam edilirse kimse üniversite kapılarında kuyruğa girmez. Üniversiteye rağbet azalınca üniversite sınavlarına ve dershanelere de gerek kalmaz.
Meslekî eğitime ağırlık vererek üniversitelere olan ilgi ve rağbeti azaltınca mevcut yığılmalar olmaz. Hem lise seviyesinde eğitim veren bir üniversiteden mezun olsanız neye yarar ki? Sırf üniversite diploması almak için yıllarını dört duvar arasında geçirmek gençlere bir şey kazandırmaz. Gençliği ve gençliğin eğitimini dershanelere bağımlı kılmaktan kurtarmalıyız.
Bu Yazı 2352 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar