Kapak
Dünyaya Sığmayan Bir Eğitimci: Abdürreşid İbrahim Efendi
09.06.2016        

DÜNYAYA SIĞMAYAN BİR EĞİTİMCİ:

ABDÜRREŞİD İBRAHİM EFENDİ

(1857- 1944)

 

Muhammed ACIYAN  

 

19. yüzyıl Müslümanlar için bir parçalanma ve dağılma asrıdır. Bu dönemde sayıları az da olsa Müslümanların içine düştüğü bu durumdan ciddi rahatsız olan, geri kalmışlığın nedenlerini ve hal çarelerini araştıran, Müslümanları birlik ve beraberliğe çağıran yazar, düşünür, siyasetçi ve aksiyon adamı görülmüştür. Abdürreşid İbrahim de bunlardan biridir.

Abdürreşid İbrahim, Muhammed İkbal, Mehmet Akif, Eşref Edip, Bediüzzzaman Said Nursi gibi meşhur mütefekkirler ile aynı dönem İslam âlimlerindendir. İslam dünyasının perişan halini görerek neler yapılabileceğini düşünmüşlerdir. Hepsinin en büyük amacı: Cehaletle savaştır.

Bir asra yakın ömrünü İslam’ın ihyasına, İslam dünyasının kurtuluş ve uyanmasına, Müslümanların dert ve meselelerine feda eden Abdürreşid İbrahim, Sibirya bölgesinde yaşayan Rusya Türklerindendir. 23 Nisan 1857’de Rusya’nın Batı Sibirya Bölgesinde, Tobolsk ili Tara kasabasında doğmuştur. Aslı, dört asır önce Buhara’dan Sibirya’ya göç eden Özbek bir ailedendir. Babası Ömer Bey, annesi Başkurt Türklerinden Afife Hanım’dır. İkisi de değerlerine bağlı ve eğitimli insanlardır. Annesi Tara’daki kız medresesinde uzun yıllar muallimlik yapmıştır.

İlk dini eğitimini babasından alan Abdürreşid, yedi yaşındayken, Tara’ya 80 km uzaklıktaki Avvuş Köyü’nde yatılı olarak okula (medrese) başlar. Sekiz ay kadar bu köyde okuduktan sonra, Tara’ya döner. Ertesi yıl, annesinin gayretleri ile diğer yerlere göre eğitim düzeyi dahi iyi olan Orenburg ili Çelyabinsk (Çelebi) nahiyesinde bir Başkurt köyü olan Elmen’e gönderilir. Burası ailesine oldukça uzaktır. Küçük yaşta, güçlükleri göğüslemeye, gurbet hayatına alışmaya, daha önemlisi öğrenmenin tadını almaya başlamıştır. Elmenliler, Rus tahakkümü altında Müslüman Türk olarak her türlü olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmenin temel esprisini yakalamış, fakir ama fedakâr insanlardan meydana gelmektedir. “Gayet fakir” olmalarına rağmen, “beş yüz kadar talebe” okutmaktadırlar. Fedakârlıkları, âdeta destansıdır: “Evlerini talebelere vererek, kendileri kümes tabir olunacak barakalarda, bütün bir aile üst üste” yaşamaktadırlar. Okuttukları, dışarıdan gelen öğrencilere, “hiçbir karşılık beklemeden” yiyecek ekmeğini vermekte, üstelik çamaşırlarını yıkamaktadırlar. “Köyden birisi öldüğü zaman akrabaları, onun okuttuğu talebe sayısıyla” övünmektedirler. 

Abdurreşid İbrahim’in, ikinci ve uzun seyahatinin ilk durağı olan Ofa’ya giderken gemide karşılaştığı bir imam ile yaptıkları sohbet, o dönemin yapısı ve bazı problemleri ile ilgili ilginç ipuçları vermektedir. O imam, “Ulemaya itibar azaldı. Millet içinde ahlâksızlık çoğaldı.” şeklindeki sözler ile içinde bulunduğu durumlardan serzenişte bulununca, Abdürreşid İbrahim de buna karşılık ulema sınıfının toplumun nazarında değer görmemesini ulemanın üzerine düşen vazifeleri tam olarak yapmamasına bağlar. Zenginlerin talebe okutmak üzere kendilerine verdikleri zekât, öşür ve sadakayı ulemanın yerli yerinde harcamadığını ifade ederek sözlerine şöyle devam eder: “Ulemada makam sevgisi, baş olma arzusu dinî hizmetin önüne geçti. Ulema, elinde olan nimeti takdir edemedi. Gaflet içinde yuvarlandı. Cahil çocuklarını kendi yerlerine bırakmaya çalıştılar. Cahil çocuklar sarık cübbe ile âlim babalarının makamına vâris oldular. İlim ve marifetten habersiz adamlar imam oldular. İmamet, hitabet makamları miras oldu. Cahillere miras yoluyla geçti. Halkın haberi olmayarak fırsatlar elden gitti…” Bu sözleri dinleyen imam efendi de Abdürreşid İbrahim’e hak vererek kendisini irşad ettiğini ifade eder. Abdürreşid İbrahim’in bu sözleri bölgede bulunan pek çok ilim yuvasının kapanma sebeplerini ve ilim erbabının itibar kaybının nedenlerini açıkça ortaya koymaktadır. Öteden beri Orta Asya’da çokça medresenin varlığı bilinmekteydi. Medreselerin yozlaşması sonucunda da bölgenin giderek aslî değerlerinden uzaklaştığı da bilinmektedir.

İslam dünyasında fakirlik, imkansızlıklar, cehalet başını almış gitmektedir. O iyi bir eğitim aldığı halde bunun yeterli olmadığını biliyordu. Onun için sahada gezip, tahliller yapıp yerinde çözüm üretmesi gerekiyordu. Elinde demir asa, ayağında demir çarık ülkeler gezdi. Seyyah-ı şehir (meşhur seyyah) oldu. Bu yola girerken hiç kimsenin destek ve yardımını almadığını ifade eden seyyahımız: “Yeryüzünde seyahat edin!” (En’âm Sûresi, 6/11) ilâhi emrine uyarak uzun bir seyahate çıktım. Önümde bir giden, arkamda bir iten yok idi. Yalnız himmet kemerini bele bağlayarak tevekkül asâsını ele aldım. İ’lâ-yı Kelimetullah hâlis niyetiyle, Allah’ın ipine sarılma fikrini terviç ve takviye, mukaddes bir emel uğruna çoluk çocuğumu ve mini mini ciğerparelerim olan masumlarımı Allah’a emanet ederek terk ettim. ‘Ya Allah’ diye yola çıktım.”  sözleri ile sadece Allah rızasını umarak ve her şeyi göze alarak bu yola girdiğini ifade etmektedir.

İlden ile gönülden gönüle gezdi. Gönüller kazandı. Osmanlı payitahtı İstanbul’da milli şairimiz Mehmet Akif’le tanıştı. Gönül bir, yol bir olunca onu bağrına bastı. Safahatına aldı, “Süleymaniye Kürsüsü”nde  konuşturdu, ümmeti coşturdular. Hakikate ulaştırmaya çalıştılar. “Sırat-ı Müstakim”de birlikte yürüyüp, yazılarıyla alevden bir meşale oldular, halkı ve de ümmeti aydınlattılar. Hatta o, İslamın aşkıyla öyle kabardı ki İslam dünyasının sınırlarının dışına da taştı. Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Sırbistan, Bulgaristan, Batı Rusya, Kafkasya, Batı ve Doğu Türkistan, Kore, Çin, Singapur, Hindistan Yedisu Vilayeti ve Sibirya bölgelerinde dolaşıp çeşitli temaslarda bulunarak Tara’ya geldi. Böylece acınacak durumdaki Müslümanların durumunu ve diğer milletleri yakından inceleme fırsatını buldu. (1900).

Osmanlı’nın son dönemleri İslam dünyası adına bir çöküşün ve dağılmanın başlangıcıdır. Bu süreçte yıkılmaya yüz tutan sadece siyasi bir yapı olarak devlet olmamış, öte yandan eğitim sistemi, aydınlarının kendi öz değerlerine sırt çevirmeleri de İslam’ın sosyal hayattan kopmasına yol açmış ve Osmanlının çöküşü hız kazanmıştır. Abdurreşid İbrahim ve Mehmed Akif gibi bir avuç hamiyetperver insanın bu süreçte ortaya koymuş oldukları gayretler ve Müslümanları bilinçlendirme yolunda göstermiş oldukları çabalar takdire şayandır. Onlar ve benzeri aydınlar tarafından ortaya konan bu gayretlere rağmen bu kaçınılmaz süreç işlemiş, İslam dünyası çözülmüş; bir kısım aydınımız bu durumu sadece gözyaşları ile seyretmekle yetinmiştir.

Mehmed Akif, çağdaşı, dostu ve aynı duygu ve düşünceyi paylaştığı Abdurreşid İbrahim’den etkilenmiştir. Onun İslam Âleminin haline bakıp da “Gitme, ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım / Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım” sözlerine cevap veren ve onun ağlayışlarına ortak olanların başında Abdurreşid İbrahim’in geldiğini görüyoruz. Arnavut kökenli Mehmed Akif ile Tatar kökenli Abdurreşid İbrahim, İslam Birliği ideali için aynı duygu ve düşünceleri paylaşmış ve bu uğurda fikri mücadele sergilemişlerdir. Akif’in, birçok şiirinde, özellikle de “Süleymaniye Kürsüsü’nde” Abdürreşid İbrahim’in etkileri açıkça görülmektedir.

Abdürreşid İbrahim Türkiye’de Meşrutiyet’ten sonra, yani seyahat notlarının mecmualarda neşrinden sonra tanındı ve şöhreti yayıldı. Seyahat dönüşü İstanbul’a geldiğinde başta eğitim olmak üzere çeşitli mevzularda konferanslar verdi, camilerde vaaz etti. “Seyyah-ı şehîr / meşhur seyyah” olarak büyük şöhret kazandı. İstanbul’a geldikten sonra Sırat-ı Müstakim dergisi idarehanesinin düzenlediği konferanslara katıldı. Sultanahmet, Ayasofya, Şehzadebaşı Camilerinde vaaz tarzında yapılan bu konferanslara en az beş bin kişi iştirak etmiş, cemaat dışarılara taşmıştır. Konferanslarda Abdürreşid İbrahim halka, “Sibiryalı Meşhur Seyyah-ı Şehir”, “Hatib-i Şehir” diye takdim edilir. Bursa ve İstanbul’da düzenlenen konferansların konusu Alem-i İslam’ın durumudur. “Bembeyaz lihye-i pakiyle (temiz sakalı) beyaz destarı/O mehib (heybetli) alnı, o pek munis olan didarı (yüzü)” ile dinleyicileri üzerinde etkilidir.

İstanbul’da Sultanahmet civarında bir eve yerleşen “iri, babayiğit” Abdürreşid İbrahim, boş durmaz. Bir taraftan yakın dostu Mehmed Âkif’in başyazarı olduğu Sırat-ı Müstakîm/Sebilürreşad’da (yalnız Sebil’de 18 ayrı makale) yazıları yayınlanırken diğer taraftan, Tearüf-i Müslimin adıyla bir dergi çıkarır. Dergi, adının anlamı gibi Müslümanların birbirini tanımasını, dertlerini öğrenmesini ve kardeşliğin gelişmesini hedef almaktadır.

1907 sonlarında Batı Türkistan şehirlerini dolaşır, halkın durumuna yakından şahit olur. Doğu Türkistan’ı da kapsayan bu bir senelik seyahatinde, ileri gelenlerle görüşerek Rus hükümetine karşı ortak hareket edilmesi, medreselerin ıslahıyla usul-i cedit mekteplerinin kurulması için çalışır. Tara’ya döndükten kısa bir süre sonra, ailesini alarak Kazan şehrine yerleştirir. Kazan’da hemen siyasi faaliyetlere başlayarak Dördüncü Müslüman kongresinin toplanması için hazırlıklara girişir. Yine gizlice bir gemide gerçekleşen toplantıda, eğitimle alakalı bir komite oluşturularak öğretmenlik yaşına gelmiş Kazan bölgesindeki gençlerin İstanbul’a gönderilerek eğitim almaları kararlaştırılır. Bilinçli insan, en önemli güçtür. Kararlarını haber alan Rus hükümeti, önceleri engel olsa da 1908’den itibaren, aynı karar doğrultusunda birçok genç Türkiye’ye gelmiştir. Rus baskısı, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ali Hüseynizade, Alimcan İdrisi daha sonra A. Zeki Velidi (Togan), Mehmet Emin Resulzade, Sadri Maksudi, Zakir Kadiri (Ugan), Fuat Tuktar, Ayaz İshaki, Abdullah Battal (Taymas) gibi tanınmış şahsiyetlerin Türkiye’ye göçmesine neden olmuştur.

Türkiye’de, 1908’de Sibirya’dan hicretleri için çalıştığı, Konya’nın Cihanbeyli ilçesinin Böğrüdelik köyüne yerleşir. Onun için köy hayatı, bir çeşit gönüllü sürgün dönemidir (1925-1933). Fakat köyde boş durmaz. Öğrenciler yetiştirir, hayvancılıkla uğraşır. Konya Valiliği’nin, 24 Aralık 1928’de Cihanbeyli Müftüsü olarak tayin edilmesini teklif ettiği Abdürreşid Efendi, düşünce ve bilim alanında çalışmalarına ara vermez. Fırsat buldukça da İslam dünyasının problemlerini dile getiren eserler kaleme alır.

Bir milleti yozlaştırmanın ilk adımı eğitim sistemini yozlaştırmak ve halkını ahlaki zaafa düşürmekten geçtiğini ifade eden müellifimiz, bir milleti ihya etmenin ilk şartının da eğitim sitemini düzeltmek ve halkı ahlaki yönden güçlendirmekten geçtiğine inanmaktadır. Bu nedenle gittiği her Müslüman toplulukta ilk olarak gözlemlediği hususlar eğitim ve ahlak meselesi olmuştur.

O bir yerde durabilecek bir adam değildi. “Fıtratı müteheyyiç (yaratılısı heyecanlı) olan kimselerin rahatı cidaldedir (mücadelededir)” sözü ile ifade edilen yaratılışta, engin bir hamiyyet sahibi idi.

Abdurreşid İbrahim’in, ikinci ve uzun seyahatinin ilk durağı olan Ofa’ya giderken gemide karşılaştığı bir imam ile yaptıkları sohbet, o dönemin yapısı ve bazı problemleri ile ilgili ilginç bilgiler ihtiva etmektedir. O imam, “Ulemaya itibar azaldı. Millet içinde ahlâksızlık çoğaldı.” şeklindeki sözler ile içinde bulunduğu durumlardan serzenişte bulununca, Abdürreşid İbrahim de buna karşılık ulema sınıfının toplumun nazarında değer görmemesini ulemanın üzerine düşen vazifeleri tam olarak yapmamasına bağlar. Zenginlerin talebe okutmak üzere kendilerine verdikleri zekât, öşür ve sadakayı ulemanın yerli yerinde harcamadığını ifade ederek sözlerine şöyle devam eder: “Ulemada makam sevgisi, baş olma arzusu dinî hizmetin önüne geçti. Ulema, elinde olan nimeti takdir edemedi. Gaflet içinde yuvarlandı. Cahil çocuklarını kendi yerlerine bırakmaya çalıştılar. Cahil çocuklar sarık cübbe ile âlim babalarının makamına vâris oldular. İlim ve marifetten habersiz adamlar imam oldular. İmamet, hitabet makamları miras oldu. Cahillere miras yoluyla geçti. Halkın haberi olmayarak fırsatlar elden gitti…” 

 Abdürreşid İbrahim’in bu sözleri bölgede bulunan pek çok ilim yuvasının kapanma sebeplerini ve ilim erbabının itibar kaybının nedenlerini açıkça ortaya koymaktadır.

Japonya'ya gitmek üzere  bindiği gemiden itibaren hayretlerini gizleyemeyerek "Kütüphane mi vapur mu? " ifadesini kullanmış, Japonya'da hastane ve hapishaneleri dahi ziyaret etmiş olan Abdürreşid'in hapishaneler hakkında verdiği bilgiler ilgi çekicidir. En ağır cezanın 12 yıl olduğu Japonya'da hapishanelerde kütüphanelerinin bulunduğu, ahlak ve din kitaplarının okutulduğu, din adamlarının her hafta burada ahlak ve din eğitimi verdiği, hapishanelerdeki odaların gündüzleri bomboş olduğu ve herkesin Japon askerleri için kıyafetlerin hazırlandığı fabrikalarda ya da hapishanelerin ihtiyaçlarını karşılamak için ekilmiş olan tarlalarda çalıştırıldığı bilgileri yer almaktadır.

Kore'deki seyahati esnasında özellikle geleneklerinin Tatarlara benzeyişinden bahseden Abdürreşid İbrahim Efendi, Korelilerin evlerinde harem dairelerinin bulunduğu, kadınlarını hiçbir şekilde yabancı erkeklere görüştürmedikleri, Kadınların çoğunun (hristiyanlığı kabul edenler hariç) kapalı, kendi deyimi ile tesettürlü giyindiklerini ve hatta yüzlerini bile örttüklerini belirterek mülakat yaptığı bir din adamına bu örtünmenin sebebinin dinleri mi olduğu sorusunu yöneltmesi üzerine  bunun dinleri ile ilgili olmadığını  insan tabiatının bir gerekçesi olarak gördükleri cevabını almıştır. Yani “Din fıtrattır”

Abdürreşid İbrahim, İslam dünyasının dini ilimlerle birlikte fen ilimlerinde ve tüm alanlarda kendisini geliştirmesi gerektiğini düşünür. Çalışmalı ve koşturmalıdır.  Formal- informal, aktif-interaktif tüm yöntemleri kullanır. Bir taraftan vaiz olur kürsüde, bir bakarsınız medresede müderris, bir bakarsınız bir dergide bir kitapta yazar, bir bakarsınız halk içinde, bir de bakarsınız devlet başkanının yanında mübelliğ...  Yani o insanın olduğu her yerdedir... Eğitimin olduğu her yerde... İnsanları hidayete ulaştırmak, kurtarmak isteyen, insan sevgisiyle dolu bir gönüllü... Belki de onun için tüm yeryüzü, dünya bir okul, o da tüm dünyanın bir müderrisi, hocası... Dersi mi?.. İnsanlık... İnsanlık... İnsanlık...

Abdürreşid İbrahim, 17 Ağustos 1944’te Tokyo’da vefat eder. Vefatı, İslam dünyasında ve Japonya’da büyük üzüntü ile karşılanmıştır. Japon devlet radyosu ve diğer basın organları tarafından, elim haber her yere duyurulur. Cenazesine katılmak isteyenlerin çokluğu üzerine, üç gün bekletildikten sonra büyük bir törenle toprağa verilir. Kabri Tokyo’ya “üç saatlik mesafedeki” Müslüman mezarlığı ile Japon mezarlığı arasındadır.


Bu Yazı 812 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar