Kapak
Dünyevileşme Gölgesinde
..        

Ortalama yetmiş yıl gibi az bir ömür sermayesiyle çıktığımız " namazsız ezanla, ezansız namaz arası “ kısa yolculuğumuzun kimimiz çocukluk, kimimiz gençlik, kimimiz de ihtiyarlık safhasındayız.

“En küçük dairede en büyük, en önemli ve daimî ” vazifelerimizin olduğu yolculuğun kabir tünelinden sonraki kısmı için ciddî bir hazırlığımız var mı?
“Büyük dairenin câzibedarlıği” bizi esir mi alıyor yoksa? Hâlbuki sürekli salâlar okunuyor, gazeteler ve televizyonlar hergün vefat haberleri veriyor.“Bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen, baki ve daimî bir tarla ve mülkü -iman mukabilinde- kazanmak veya kaybetmek davası- nın başımıza açıldığını”unuttuk mu?

“Fenadan bekaya giden yolun” henüz “fenâ” safhasındayız. Şair Eşref Rumioğlu bu safhasın- daki için şu tehlikeyi -dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine düşme tehlikesini- haber vermektedir:

“Bu dünya bir ejderhadır bilesin
Bu ejderhayı sen niçin seversin
Bu dünya ağulu bir yılandır
Cefası çok, sefası hep yalandır
Bunun ağusunu çeker sanırlar
Anın içün buna hep aldanırlar
Kime kim parmağıyla ağu verdi
Ana sonra tasıyla ağu verdi

Kimin kim yüzüne şu´le bıraktı
Anı sihrile sonra oda yaktı
Kime kim bir saat yoldaşlık etti
Anı gör kim sonra bir nice yuttu”

Günümüzde bu tehlike yani dünyevileşme tehlikesi - büyük bir yangına dönüştü. İns ve cinnin küresel şeytanları dünyayı manevî bir yangına verdiler. İçinde hepimiz yanıyoruz, evlâdımız yanıyor. Ebedî dünyada kalacak gibi afakî mâlâyaniyatla iştigal ettirerek, bütün ehl-i imanı O büyük dâvayı imanla kabre girebilmek davasını- kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.

Bu duruma asrımızın manevi tabibi Bediüzza- man hazretleri şu şekilde açıklık getiriyor:” İnsan mahiyet-i camiiyeti (mahiyetinin kuşatıcı niteliği) itibariyle mevcudatın hemen ekserisiyle alakadar- dır.Hem insanın mahiyeti camiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet derc edilmiş (yerleştirilmiş)- tir.Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedi Cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Hâlbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyor, gidiyor. Firaktan (ayrılık) daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevi azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur, ona aittir. Çünkü kalbindeki hadsiz istidat-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bakiye malik bir Zata tevcih etmek (yöneltmek) için verilmiş. O insan su-i istimal ederek o muhabbeti fani mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını firakın (ayrılığın) azabıyla çekiyor.”

Cenab-ı Hak Kur'an-ı Keriminde ne buyuruyordu: Lâ Uhibbül afilin” yani “Yok olmaya mahkûm olanlar, hakikî güzel olamaz:” Ama ne hâldeyiz? Tevehhüm-ü ebediyetle fenâda bekayı arıyoruz. Tul-i emel ile dünyada ebediyen kalacakmışız gibi bir his yanılgısı içindeyiz.

Şair Ruhsatî'nin gönlüne dediği gibi bir hâldeyiz:

”Mevlâ'm kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül”

Çünkü gönül, şu dünyadan ebede ve bekaya giden yolun ancak ve ancak fenâdan geçtiğini bilemiyor, göremiyor ve ona göre davranamıyor. Yani “Geçici olan suret-i fânîyeden ve kendinden geçemiyor. “Hâlbuki insan şu gelip geçici sanatlı varlıklar olan masnuat-ı fânîyenin özünü, içini bulabilirse; onu elde edebilirse, mânâsız olan kışrını, kabuğunu ve de suretini acımadan ve değer vermeden fenâ seyline ve akışına atabilirse Rabbini bulur; kalbinin ve rûhunun arzularına çare bulur.”

Koca Yunus asırlar ötesinden alaka-i kalbe değmeyen, ehl-i imanı dünyevîleştiren, meşru olmayan isteklerimizi gemlememiz için cümle ehl-i imana şu nasihati etmektedir:

“Kogıl bu dünya bezegin bu dünya yel durur hayal
Ne vefa kılısar bize çün pusuda durur zeval
İnanma fani ömre kim baki değildir sevgisi
Görür iken sultanları koyup giderler mülk ü mal ”

XV. yüzyıl şairi Şeyhî de dünyanın vefasız- lığını, hilekârlığını anlatır. Dünya zahiren ebedi gibi görünse de aslında fânidir:

“Yâ Rab dehr-i dûn nicesi bî-vefâyimiş
Mekkâr u hile-ger sitem ü pür-cefâyimiş
Bakma imaretine ki mahzâ harâbdır
Bakma bekasına ki beküllî fenâyimiş”

Helâket ve felâket asrının tabibi Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde dünya hayatının geçici olduğunu ve insanın bu dünyada başına açılmış o büyük davayı kazanabilmek için ciddi bir çaba harcaması gerektiğini şöyle dile getirmiştir:

“Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde ebedi hayatına lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.”

Yunus Emre ise ömrünü gaflet ile geçirenleri, zamanın kıymetini bilmeyenleri şu mısralarıyla uyarıyor:

“Anmaz mısın sen şol günü gözün nesne görmez ola
Düşe suretin toprağa dilin haber vermez ola
Çün Azrail'i ne duta assı kılmaz ana ata
Kimse döymez o heybete halkdan meded ermez ola
Gele sana can alıcı dahı cân alur kılıcı
Aklını başdan alıcı bir dem aman vermez ola…”

Bediüzzaman da dünyayı ahirete bilerek tercih etmenin ahir zamanın dehşetli bir musibeti olduğunu hatırlatarak aklımızı başımıza almamız gerektiğini ifade etmektedir: "Ahireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi baki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve akıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman safi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir” (Kastamonu Lahikası)

Hz.Bediüzzaman bu umumi musibetin sebep- lerini şöyle açıklamaktadır: “Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zaruret, maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, edna bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor.”

Her derdin bir devası olduğu gibi bu musibetin de bir çaresi vardır. O çareyi Cenab-ı Hak Kur'an-ı Keriminin şu ayetlerinde sarahaten beyan etmektedir:

“Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas - 28/77)

“...İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.

İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.” (Bakara 2/200202)

“Ahiret de dünya da Allah'ındır.” (Necm 53/25) “Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret hayatı daha hayırlı, daha devamlıdır.” (A'la 87/1617)
“Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar.” (İnsan 76/27)

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 29/64)

“...Bunlar, dünya hayatının geçici menfaat- leridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Al-i İmran 3/1415)

İşte bu mübarek ayetlerde açıkça beyan edilen kurtuluş devaları bizleri dünyevîleşme hastalığın- dan kurtarır.

Yeter ki can ü gönülden kurtulmak isteyelim. Sözlerimi Kur'andan bir dua ile bitiriyorum:

“Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!”


Bu Yazı 2929 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar