Durdurun Dünyayı
30.07.2015        

DURDURUN DÜNYAYI

HÜSEYİN TUNÇ

 

 

 

İNSAN NÜFUSU her geçen gün çığ gibi artıyor. Artan bu nüfus içinde insanları etkileyen ve onları yönlendiren kişiler ve bu kişilerin ellerinde çok güçlü silahları var. Hem gerçek anlamda silah, hem de medya, politik güç, teknoloji gibi mecâzi anlamda silahlar. İnsanların bir bölümü –daha ziyade elinde güç ve imkân bulunanlar- denizlerdeki azgın dalgalar gibi bireysel veya kitlesel tavır ve mücadeleler ile karşılarına çıkan ne varsa ezip geçiyorlar. Bu azmış güruhu kim durduracak?

Aslında bizler birçok değişkene bağlı olarak yaşayan ve fiziki olarak, nefis olarak ve ruhen zayıf varlıklarız. Çaresizliğimizin en belirgin işareti de hep yarın ne olacağı endişesi taşımamızdır. Yarın da karnımızın doyacak olmasını garanti altına almak isteriz. Bunu garanti altına aldığımızda bu defa garantilemek istediğimiz başka şeyler buluruz. Bütün kurgularımız hep gelecek üzerinedir.

Beslenmek, yaşamak için en temel ihtiyaçlarımızdandır. Nüfusun arttığı ama buna karşın tarımsal becerilerin artmadığı, doğa koşullarının da uygun olmadığı dönemlerde insanlık çaresizlik ve açlık içinde kıvranmıştır. Bugün de bütün verimlilik ve üretim artışına rağmen açlık bir problem olmaya devam ediyor. Bir farkla ki; bugünkü problem kıtlıktan ziyade paylaşımla ilgili. İlim ve teknolojide ileri giden milletler her türlü gıdaya, yiyecek ve içeceğe istediği zamanda ve miktarda ulaşabiliyor. Fakat yeryüzünün geniş coğrafyalarında ise hâlâ açlıktan ölen çocuklar ve yetişkinler mevcut.

Açlığın sorun olmaktan çıktığını düşünelim. Bu defa sınırlar sorunu ile karşı karşıyayız. Dünyayı çizgilerle bölmüşüz. Bölmüşüz ama birçok devletin gözü başkalarının çizgileri arasında kalmış.

Bu ve buna benzer dengesizlikler, insanla ilgili çözülememiş temel bir sorunu kanıtlar gibi. Gerçekten de, bugün insanın en iyi bildiği şeylerden birisi ayrılık ve gayrılıktır. Ne kadar çok parçaya bölünüyoruz. Milliyet, din, cinsiyet, renk, ırk gibi birçok unsurdan yola çıkarak ayrılıyor da ayrılıyoruz.

Özellikle “medenî” olarak görülen ülkelerde insanların başka toplumlara karşı kayıtsızlığı, mevcut medeniyetin altında sunî birtakım oluşumların yattığını gösteriyor. Daha dün dünyanın her tarafında, her millette, köle olarak alınıp satılan insanlar vardı. Bu insanların, günler süren yolculuklarda zincirlere bağlanmış vaziyette, yarı aç ve yarı susuz bir şekilde hayvan sürüleri gibi kâh yaya, kâh gemilerin kuytu ve havasız bölümlerinde o kıtadan bu kıtaya sürüldükleri anlatılır kitaplarda. Çoğu da yollarda açlıktan, susuzluktan, havasızlıktan, hastalıktan ölüyormuş. Köleler, bir daha geri dönmemek üzere vatanlarından ayrıldıktan sonra, bu dünyada kime, ne için hizmet ettiklerini bilmeden, sabana koşulan hayvanlar gibi kullanıldılar. Doğdukları topraklardan, ailelerinden, eş ve çocuklarından koparılan bu insanlar, vatanlarını bir daha hiç göremeden kilometrelerce uzaklarda efendilerinin insaflarına terk edildiler. Her biri dayanılmaz özlemler, acılar ve üzüntüler içinde hayatlarını kaybedip gittiler.

Köleleri alıp satanlar bugün insan hakları ve çocuk hakları hatta hayvan hakları konularında en heyecanlı ve etkili söylevleri veren insanların dedeleriydi. Bütün o güzel söylemleri duyup sonra aynı derecede sürüp giden merhametsizlik ve haksızlıklara şahit olunca şaşırıp kalıyor insan. Ne yazık! Bugün yine merhametsizler ve daha benciller. Bugünkü zenginliğin ve refah artışının kendilerine de hayır getirdiğini söylemek zor aslında. Temelinde kölelerin, çocukların, masumların teri, hakkı ve kanı var. 1815 yılında, Yorkshire’daki bir yün işleme tesisini gezen bir Amerikalı, yaklaşık elli kız ve erkek çocuğun sabah altıdan akşam yediye kadar tesiste çalıştırıldığını kaydetmişti. Kış mevsiminde çocuklar karanlıkta işe geliyor, yine karanlıkta işten ayrılıyormuş. En büyük çocuk on yaşındaymış. Dostoyevski Suç ve Ceza romanında merhamet konusunda şöyle der: Merhamet gerçekten bir acıma duygusu mu, yoksa insanın başkalarının başına gelen felaketlerin kendi başına gelmemiş olmasından dolayı duyduğu gizli bir sevinç midir? Bu ifadeye katılmak mümkün değildir. Hatta herkesin kendi kendisine sorması ve samimi cevabını bulması gereken bir sorudur bu. Başkalarının sıkıntılarından gizli ya da açık haz almak, “merhamet” kavramıyla yakından uzaktan ilgili olamaz.

Onlar çile çekmeseydi bugün belki bu refah düzeyine ulaşılamazdı, deniliyor. Bu tartışılır ama doğru bile olsa, bugün refah içinde yaşayan azınlık bir grubun iki yüz yıl önce günde on beş saat çalışan altı yaşındaki çocuklara ne faydası var ve bu çocuklara olan borçlarını nasıl ödeyecekler? Hâlâ dünyanın diğer tarafındaki çocukları açlıktan veya savaş mermileri ile öldürerek mi? En gelişmiş teknolojileri icat eden insan, daha merhametli bir kalbe sahip olmayı neden başaramıyor? Neden en azından açları doyuramıyor?

Kudretli ve heybetli devlet ve siyaset adamları, bilim adamları, askerler, iş adamları, sanatçılar, güzel yazıp güzel konuşan medya kahramanları… Bütün bu kişiler sahip oldukları güçlerini adaletsizliği bâki kılan sistemleri korumak için mi kullanacaklar? Onlarca yıl ilerisine yönelik plan ve projelerle sanal devletlerinin sanal istikbalini hep haksızlık ve adaletsizlikler üzerine mi inşa edecekler? Açlıktan ölenler ile zayıflamak için diyetisyene gidenler aynı gezegende yaşamaya devam mı edecekler? Durdurun dünyayı, çünkü dönmesini istediğimiz dünya bu değil.


Bu Yazı 1744 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar