Duygularımızı Müslüman Edebilmeliyiz
07.05.2014        

DUYGULARIMIZI MÜSLÜMAN EDEBİLMELİYİZ

Ali Erkan Kavaklı

 

 

 

AKLI NASIL MÜSLÜMAN EDEBİLİRİZ?

Allah, hayatımızı sürdürebilmemiz ve hayat imtihanını kazanabilmemiz için bize harikulade kabiliyetli organlar vermiş. Dünya hayatı için aslında kedi aklı yeterli idi. Hayvanların basit akılları, hayatlarını sürdürebilmeleri için kâfi geliyor.

İnsan aklı çok kapasiteli. İnsan sadece açlık ve tokluğu düşünmez. Geçmiş günleri düşünür, yarını hayal eder. Bugünü yaşarken düne ait şeyleri hatırlar ve geleceği tasavvur eder.

Geçmişi ve geleceği düşünmek, bazen bugünü zehir eder. Geçmiş günlerin elemlerini hatırlamak, insanın bugün hayattan aldığı tadı bozar. Gelecek endişesi de insanın keyfini kaçırır.

Kediye göre daha kapasiteli bir beyne sahip olan insan, hayattan zevk alma noktasında kediden geriye düşüyor. Geleceği düşünmek ve geçmişin elemlerini hatırlamak, hayatın zevkini ve tadını kaçırıyor. Kedi karnı doyduğu zaman bir gölgeye çekilir ve uyur. Yarın ne yiyeceğim, gelecek günlerde ne yapacağım endişesiyle rahatını bozmaz.

İnsana verilen yüksek kapasiteli akıl, sadece dünya hayatını tanzim etmek ve dünyadaki işleri düzene koymak için değildir. Dünya hayatı için hayvanların sahip olduğu kapasitede bir akıl yeterli idi. İnsan aklı, geleceği düşündüğüne göre sadece yakın geleceği değil, uzak gelecek olan ahireti de düşünmeli. Yüksek kapasiteli bir aklın bize verilmesinin hikmeti sadece dünya mutluluğunu temin olamaz, bu akılla insan ahiret saadetini kazanmak zorunda.

Hem dünya fani, bugün varız, yarın yokuz.

Önemli olan ebedî saadet.

Cenab-ı Hak, merhamet ve rahmetini göstererek aklımıza rehberlik yapmaları için kitaplar ve peygamberler göndermiş. İnsan kutsal kitapları okumalı, peygamberleri dinlemeli ve ebedi saadeti kazanmanın yollarını aramalı.

Akıl, kâinattaki mükemmel düzene, muhteşem sisteme bakıp Allah’ı bulabilir. Eser, sahibini gösterir. Atomdan yıldızlara kadar mükemmel bir nizam ve düzen içinde yaratılan varlıkların yaratıcısı elbette var. İnsan aklı Allah’ı bulmaya yeterli fakat bu hayattan sonra bizi nelerin beklediğini bilemez. Bizi yoktan var eden ve harika organlarla donatan Rabb’imizin bizden ne istediğini tahmin edemeyiz. Cenneti nasıl kazanacağını ve cehennem azabından nasıl kurtulacağını akıl tek başına bilemez.

Kur’an’ı dikkatle okumalı ve ebedî saadeti kazandıracak düsturlara ve prensiplere uygun bir hayat sürmeli.

Haram ve helalleri bilen, Allah’ı tanıyıp onu kulluk eden akıl, vazifesini yerine getirebilir. Yaratılış gayesine uygun hareket etmiş olur.

Kumar oynayanlar, akıllı insanlar.

Banka soyanlar, hırsızlık yapanlar, başkalarını yalan-dolanla aldatanlar akıllarını kullanıyorlar.

Peki ama aklı bize veren Allah, aklın bu şekilde kullanılmasına memnun olur mu?

Kur’an’a bakarak bu soruyu cevaplarsak, hayır, demek zorundayız.

Öyle ise aklın en önemli vazifesi, Rabb’imizin bize gönderdiği ilahi mesajları okumak, anlamak ve bunlara uymaktır.

Kediler Kur’an okumaz, kedi aklı kitap okumaya müsait değildir.

Sadece insan aklı, kitabı okuyup ondan ders alma kapasitesine sahiptir.         

Harika beyni sayesinde insan, yeryüzünün en üstün varlığı olmuştur.

Kedi aklı yerine, insan aklına sahip olmayı biz seçmedik. Rabb’imiz bizi seçti ve bize ikramda bulundu.

Nimet şükür ister.

”Eğer şükrederseniz nimetlerimizi artırırız.” buyurur Cenab-ı Hak.   

Akıl nimeti şükretmeliyiz ve onu cenneti kazanmak için kullanmalıyız.

Kur’an’ı hayat kitabı kabul edersek akıl nimetinin şükrünü yerine getirmiş oluruz. Aksi halde insan, aklını kedi aklı seviyesinde kullanmış olur ki bu da nimete karşı nankörlüktür.

Bir baba, iki oğlundan birine bir lira verip git, dondurma al; ötekine bin lira verip git kendine bir bilgisayar al dese birinci çocuk gidip dondurma aldı diye ikinci çocuk da bin lira verip dondurma alırsa cezayı hak eder zira ahmakça hareket etmiş olur.

Allah bize muhteşem ve mükemmel bir akıl vermiş. Bu akılla sadece dünya menfaatlerini düzenlemek, Allah ve ahireti düşünmemek, bin liraya bir liralık dondurma almak gibi bir şeydir.

Akıl, kâinat kitabını okumalı, Rabb’ini tanımalı, onun emirlerini dinlemeli, onun cennete davetini bütün kalbiyle kabul etmeli, cenneti kazanabilmek için bütün maharetini göstermeli. Haram ve helal çizgisinde bir hayat sürmek, ebediyete akıp giden yolculukta kendisine lazım olacak erzak ve malzemeleri temin etmek, aklını verimli kullananların kârıdır.

Âkil odur ki dünyaya aldanmasın, fani dünya için ahiretini unutmasın ve ahiret saadetini temin edebilsin.

 

İNSAN KİME ÂŞIK OLUR, NEYE ÂŞIK OLMALI?

İnsan aklı güzelliklerin bütün çeşitlerini fark eder ve insan kalbi derecesine göre bütün güzellikleri sever ve onlara bağlanır. Güzelliğin gözümüzdeki derecesi arttıkça ona meylimiz artar, harika ve vazgeçilmez bulduğumuz güzele ve güzelliklere âşık oluruz.

Kâmil olan şeyleri beğeniriz.

Güzellik ve mükemmellik kimde varsa kalp onu sever.

Çiçeklerdeki, ağaç ve çimenlerdeki, yıldızlardaki güzelliği sever ve takdir ederiz.

İyilik yapmayı severiz, iyilik yapanları beğeniriz.

Çocuklardaki masumiyet, saflık ve güzelliğe bayılırız; çocukları ve hele kendi çocuklarımızı severiz.

Sevgilimizdeki güzelliğe meftun olur, ona bütün kalbimizle bağlanırız.

Aslında sevdiğimiz şey çiçek, ağaç, yıldız, çocuk ve sevgili değildir; bu varlıklardaki güzellik, saflık ve mükemmelliği severiz.

Çiçekler, ağaçlar, çocuklar, insanlar çirkinleşince sevmeyiz, sevemeyiz.

Âlemdeki varlıklar kendiliğinden güzel değildirler. Onları güzel yaratan ve onlara bu güzellikleri veren bir güzel var. Onlardaki güzelliğin kaynağı Allah’ın cemali, kemalidir. Çiçek, ağaç, çocuk ve insanda Allah’ın Cemil, Cemal ve Kemal isimleri tecelli etmektedir.    

Varlıklar birer aynadır. Aynada yansıyan güzellik Allah’ın güzelliği, kemali, sanatıdır.

Aslında aynayı değil, aynaya yansıyan güzelliği sevmemiz gerekir.  

Aynadaki güzellik, aynanın değildir. Şaşkın âşık, güzelliğin hakiki sahibine değil, aynadaki yansımasına tutulur.

Kâinattaki güzellik kusurludur çünkü gelip geçicidir. İnsan kalbi kusurlu olan şeyleri bütün varlığı ile sevmez. Kusurlu bir şeyi sevebilmek için ya o kusuru görmemek veya yok tasavvur etmek lazım.

İnsan kalbi güzelliğe ve kemale âşıktır, çirkinliğe ve kusurlara değil.

Sevdiğimiz hiç kimse mükemmel değildir. Sevgilinin güzelliği gelip geçidir. Zamanla insan ihtiyarlayacak ve ondaki güzellik, fizikî görünüş itibariyle kaybolacak hatta çirkinliğe dönüşecektir.

İnsan, çirkinliğe dönüşecek bir güzelliğe bütün kalbiyle bağlanabilir mi?

Fani güzelliklere bütün kalbiyle bağlanmak, insanın sevgi açlığını doyurabilir mi?

Kalp ancak kusursuz ve daimi güzelliğe âşık olur.

Kusursuz ve daimi güzellik sahibi ancak ve ancak Allah’tır. O bizzat güzeldir, ondaki güzellik, başka bir güzelliğin yansıması değildir. Çiçeklere, yıldızlara, kelebeğin kanadına, çocuğun yüzüne, sevgilimizin cemaline yansıyan onun güzelliğidir.

Asıl sevilmesi gereken güzellik, aynaya yansıyan değil, güzelliğin kendisidir. O da cemal ve kemal sahibi Allah’a aittir. İnsan bütün kalbi ile ancak onun kusursuz, harika, mükemmel ve daimi güzelliğini sevebilir ve ona âşık olabilir.

O takdirde kalp, kendisine verilen sonsuz sevme yeteneğini yerli yerinde kullanmış olur.

Ebedî ve mükemmel güzelliği sevmek için yaratılan kalp, fani ve geçici güzelliklere bağlanır ve sevme yeteneğini onlara harcarsa pişman olur.

“Sevgilim güvenme güzelliğine

Senin de saçların tar u mar olur.

Aldanma talihin pembe rengine

Hayatın uzun bir intizar olur.

Sevgilim, senin de geçer zamanın

Ne şöhretin kalır ne hüsnü anın

Böyledir kanunu kahpe dünyanın

Dört mevsim içinde bir bahar olur.”diyerek hayıflanır.

Yanlış yerde kullanılan sevgiler, sonunda yüreklerde pişmanlık, üzüntü ve hicran yarası bırakır.

Âşıkların, sevgililerine yazdıkları şiirleri süzsek hepsinden göz yaşı damlar.

Allah’ın cemalini sevmeden, fani güzelliklere âşık olmak, çocuğun emzikle karın doyurmaya çalışmasına benzer.

Akıl, kâinattaki mükemmel düzene bakıp Allah’ı bulmalı; kalbimiz eşya ve varlıklardaki güzelliği görüp sahibine âşık olmalıdır.

Necip Fazıl, kâinattaki güzelliği görüp onun sahibini buluşunu Çile’de şöyle dile getirir:

“Nizam köpürüyor med vakti deniz,

Nizam köpürüyor ta çenemde su.

Suda bir pırıltılı yol, bir pırıltılı iz;

Suda ezel fikri, ebet duygusu.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur…

İç içe mimarî, iç içe benlik

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur.”

Allah’ın kusursuz güzelliğini akıl gözüyle görüp kalp gözüyle sevdikten sonra o mükemmel güzelliğin yansımalarını da sevebiliriz. Allah’ın eseri olarak gördükten sonra eşimizi, çocukları, çiçekleri, hayatı ve kâinatı sevmek sevaptır, ibadettir. Bu sevgi, o varlıklara değil, onlarda akis bulan Allah’ın güzelliğinedir.

Allah’ın cemal ve kemalini sevmek ibadettir.

Onun cemal ve kemalinin sevgilimize yansımasını sevmek de sevaptır ve güzeldir.

Çocuktaki masumiyet, çiçeklerdeki güzellik, kâinat aynasına yansıyan güzellikler, Cenab-ı Hakk’ın eseri olduğu için sevilmeye layıktır.

Netice itibariyle bütün güzelliklerin kaynağı Allah’ın cemalidir.

Bin sene mesudane dünya hayatı, bir sene cennet hayatının vereceği saadete karşılık olamaz.

Cennet hayatının bin senesi, bir saat Cenab-ı Hakk’ın cemalini görmeye bedel olamaz.

Bu sebeple ezelî ve ebedî cemale sahip Allah’a âşık olan Yunus Emre, cenneti hayatın gayesi kabul etmez ve şöyle der:

Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç huri.

İsteyene ver anları

Bana seni gerek, seni.”        

Kalp, bütün varlığı ile kendisine sevme kabiliyetini veren kusursuz güzellik sahibi olan Allah’ı sevdikten sonra, onun hesabına öteki güzelleri de sevebilir.

Kusursuz cemal sahibi Allah’ı sevmeden, aynadaki yansımalarına âşık olmak, aldanmaktır.

Ne çok insan, bir fani sevgiliye âşık oluyor, ona bütün varlığı ile bağlanıyor ve sonra verdiği sevginin karşılığını bulamadığı için pişmanlık ateşinde yanıyor…

“Hayallerde kayboldu hep sevdiklerim,

Sonunda kayboldu bütün ümitlerim…

Yüreğim dağlandı, kalbim perişan…

Yalnız benim ateşlerde yanan…”

Şiir kitapları, fani sevgiliye yakılan ağıtlarla dolu.

Kâinattaki güzellikleri Allah hesabına sevmeliyiz. Allah hesabına sevmek demek, haramlardan kaçmak, helalleri yapmak demektir.

Bir erkek, bir kızı sevip onunla evlenebilir.

Bir kız da bir erkeği sevip ona sevgili ve eş olabilir.

Sevdiği ile nikâhlanıp evlenen sevap kazanır.

Nikâhsız sevgililer zina yapmayı tercih ederlerse sevgilerini Allah hesabına değil, nefis hesabına kullanmış olurlar zira Allah, evlenmeyi helal, zinayı haram kılmıştır.

Zina, sevginin suistimalidir.

Evlenme amacı taşımaksızın bir kızın peşinden koşmak, erkeğe haramdır.

Aynı şekilde bir kızın, evlenme kastı olmaksızın eğlence olsun diye bir erkekle arkadaşlık etmesi de kendisini günaha sokar.

 

AŞK VAKİTSİZ KAPIYI ÇALARSA

İnternette bana mesaj atan 16 yaşındaki bir delikanlı şöyle yazdı:

“Hocam sana bir şey soracağım, çok sevdiğim bir kız var.  Bana, beni sevdiğini ispatla, diyor. Ne yapabilirim.”

-O kızla evlenebilir misin?

-Henüz evet demedi.

-Evet dese evlenseniz ne ile geçineceksiniz? Ev kirası, mutfak masrafları, evin eşyaları… Sonra okul ne olacak? İkiniz de okul çağındasınız.

-Daha sonra belki…

-Belki de bugün beğendiğini ileriki yıllarda beğenmeyeceksin. Senin karşına ondan daha güzel biri çıkacak, onun karşısına senden daha yakışıklı biri de çıkabilir, ayrılabilirsiniz.

-Teşekkür ederim hocam.

-Nikâhsız kız-erkek arkadaşlıkları insanı günaha, günahlar da cehenneme sürükler. O kıza gönlünü kaptırırsan dersler yatar. İkiyi bölünürsün. Asıl şimdi yapacağın işleri yapamazsın. Ayrılınca ikinizde hüsrana uğrayabilirsiniz. İyisi mi evlilik çağına kadar bu düşünceyi zihninden sil. Evlenmek için bir kızın veya erkeğin peşinden koşmaya gerek yoktur. Evleneceğimiz kız veya erkek karşımızdan gelir. Evlenmek kaderdir, hiç kimse kaderinden kaçamaz.

-Hocam çok teşekkür ederim.

Delikanlı kızın hoşuna gidecek bir şey yapmak istiyor ama vakitsiz kapını çalan aşk duygusunun ne gibi sorunlar doğuracağını hesap edemiyor. 

Helal dairesi geniştir ve keyfe kâfidir, harama girmeye lüzum yoktur. Günaha giren, Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemiş olur.

Evlenmek helaldir ve sevaptır. Nikâhsız birliktelikler haramdır. Haram işleyen insan, sevapları işleyemez olur. Süreklilik kazanan ve tövbe ile temizlenmeyen günahlar kalbi karartır ve insanı sevaplardan uzaklaştırır. Dinin emirlerine uymayan insan, ebedî saadeti kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Güzellikleri yaratan ve bize bu güzellikleri sevmek için kalp veren Allah’a isyan etmemeliyiz. O bize sonsuz sevme yeteneğine sahip bir kalp vermiş ki kusursuz güzellik sahibini sevelim, sevgimizle sevap kazanalım ve cenneti hak edelim.

Sevme gücümüzü, haramları severek kullanırsak kalbimizi suistimal etmiş oluruz. Kalp kusursuz Cemal sahibi Allah’ı sevmek için verilmiştir, haramları sevmek bize günah kazandırır.

Hasbel kader nefsimize mağlup olur, helal dairesinden çıkarsak pişman olmalı ve Rabb’imizden af dilemeliyiz.

Pişmanlık, tevbedir.

Pişmanlık, kalbin nefse itirazı ve Allah’a yakarışıdır.

Pişmanlık, acizliğini, fakirliğini ve çaresizliğini itiraftır ki ümit ederiz Allah, günahlarımızı bağışlar.

Allah, günahına pişman olan ve tövbe edenleri sever.

Allah’ı sevmek için verilen sevme yeteneğini, fani sevgililere dağıtmak, sevgi israfıdır. Sevgisini yerinde kullanmayan insan, eninde sonunda pişmanlık kapılarını yumruklamak zorunda kalır.

Aklımızı ve kalbimizi doğru yolda kullanmalı, kıyamet günü bizi pişmanlık ateşinde yandıracak yanlışlara düşmemeli; nefis ve şeytanı sevindirmemeliyiz.

Allah kusursuz güzeldir, insan bütün kalbiyle ancak kusursuz güzeli sevebilir ve sevmeli; ebedî güzele âşık olabilir ve olmalı. Fani, ölümlü, çirkinliğe mahkûm güzellere âşık olmamalı. Bir gün yok olmaya mahkûm güzeller, sevmeye ne kadar layık olabilirler?

Aynalar bizzat sevmeye layık değildir. Nefis aynaya yansıyan güzelliklerin fani, ölümlü ve çirkinliğe mahkûm olduğunu kabul etmek istemez, sevgilinin faniliğini bize unutturur, onu ebedî imiş gibi tahayyül eder ve aldanır.

Nefis, fani sevgilileri makyajlayıp süsleyerek bize takdim eder.

Hâlbuki insan fani olanı sevmez; gelip geçici güzelliklere ve güzellere bel bağlamaz, bağlayamaz. Nefis ve şeytan bizi aldatıyor, kandırıyor, sevgimizi israf ettiriyor.

Şair ne güzel söylemiş:

“Hep biliriz dünya fani

Aldatıyor seni, beni

Âdem atamızdan beri

Kimler gelmiş, kimler gitmiş.”

Yunus Emre bizi uyarıyor:

“Yunus bunda gelen gülmez

Kişi muradına ermez.

Bu fanide kimse kalmaz

Derdim vardır, inilerim.”

Aşk duygumuzu fanilere verip israf edersek sonunda şöyle hayıflanmak zorunda kalırız:

“Eyvah aldandık! Şu hayatı dünyevîyeyi sabit ve bakî zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Şu güzaran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti, şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider…”

Pişmanlık duymamak için nefsimize her gün şöyle telkinde bulunmalıyız:

“Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, sevkiyat var.

Hazırlan, başka ve daimi bir memlekete gideceksin. Öyle bir memleket ki bu memleket ona nispeten bir zindan hükmündedir.

Ey insan, düşün. Sen, alaküllihal, öleceksin.

Kabrin arkası için çalış. Hakiki saadet ve lezzet ondadır.”

Ölüm, nefsin hayali firavunluğunu kırar, tevazuya sevk eder, onu ibadet ve kulluğa mecbur eder.

 

KİN, ÖFKE VE DÜŞMANLIK DUYGULARIMIZI MÜSLÜMAN ETMEK

İnsan mantıklı düşünür, çoğu zaman duygusal karar verir. Duyguları Müslüman etmek çok önemli. Nefisle mücadele, insanı kemalata sevk eder. Nefisle kavga büyük cihattır. 

Öfke duygusu, insana hayatı korumak için verilmiştir. Her insan; canını, malını, namusunu, vatanını ve dinini korumak ister. Bunun için kin, öfke ve düşmanlık duygusuna ihtiyacı vardır. Kin ve düşmanlık duygusu insanın savunma sistemini ayakta tutar.

Kin, öfke ve düşmanlık duygularımıza yaratılış itibariyle bir sınır konulmamıştır. Dinimiz, bu duyguları nerede kullanacağımız tayin etmektedir.

Kinini insan helal çizgide kullanmalıdır, böyle yaptığı takdirde sevap kazanır.

Kin ve öfkemizi başkasına saldırı, başkasının malını gasp gibi haram şeylerde kullanırsak Rabb’imizin tayin ettiği çizgiyi aştığımız içen günaha gireriz ve cezayı hak ederiz.

Kin ve öfkemizi hiç kullanmazsak, bu defa malımızı, canımızı, dinimizi, vatanımızı ve namusumuzu koruyamayız. Mukaddeslerini savunmamak da günahtır üstelik insanı zillet ve onursuzluğa düşürür.

Kur’an-ı Kerim’deki Fatiha suresi, bize doğru yolda gitmeyi emreder. Fatiha’yı okuyan insan Allah’tan doğru yoldan gitmeyi ister. Namaz kılan bir Müslüman günde beş defa ve namazın her rekâtında şöyle dua eder:

“Allah’ım, beni doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazabına uğramış ve sapmışların gittiği yola iletme!

Doğru yoldan maksat insanın öfkesini, aklını ve şehvetini helal işlerde kullanması, haramlardan kaçmasıdır.

İnsanın Müslüman kardeşine kin tutması ve düşmanlık beslemesi doğru değildir.

Onun için Yunus Emre, kin ve düşmanlığa rağbet etmez ve şöyle der:

“Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim.

Biz kimseye kin tutmayız

Cümle âlem birdir bize.”

Mevlânâ, o meşhur yedi öğüdünde şöyle der:

“Öfke ve asabiyette ölü gibi olur.”

İnsan kendini müdafaa etmeli fakat başkasının hak ve hukukuna tecavüz etmemelidir ki doğru yolda yürüsün.

Öfke ve kin duygusunun kullanılacağı yerler vardır. Kâfirler, din düşmanları, günahları açıktan işleyip bunların yayılması için çalışanlar çok. Milletimizin dinine, mukaddeslerine savaş açanlar var. Öfke ve asabiyet onlara karşı kullanılmak üzere verilmiştir.

Bu duyguları din kardeşlerimize ve masum insanlara karşı kullanmak insanı zâlimleştirir.

Sevgili Peygamberimiz (sav), Veda Hutbesi’nde şöyle buyurur:

“Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız!”

Öfke ve düşmanlık duygusunu yerli yerinde kullanmak insanı şahsiyet sahibi yapar; onurlu ve şerefli yaşamamızı temin eder; şerefsiz ve haysiyetsiz yaşama kahrından kurtarır.

Onurlu ve şerefli bir ömür sürme bahtiyarlığına erişen Mehmet Akif şöyle der:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Bir ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım.

-Boğamazsın ki…

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem de tapamam.

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum;

Kesilir fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim;

Onun dindirmek için çifte yerim, tekme yerim.

-Adam aldırma geç git diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar, kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlumu;

İrticanın şu sizin lehçedeki manası bu mu?

Öfke, kin ve düşmanlık duygumuzu, istikamette kullanırsak ömür boyu onur ve haysiyetimizle yaşarız.

Haksızlığa boyun eğmemeli, hak ve adaletin yerini bulması için çaba harcamalıyız.

Öfke, şehvet, akıl gibi duygularını helal dairesinde kullanan insan, bu gayretinin karşılığını görecek ve Cenab-ı Hak tarafından cennetle ödüllendirilecektir.

Cennet ve cehennem bir değildir. Cennetlikleri ebedî mutluluk, cehennemlikleri ebedî azap bekliyor. Şehvet, kin ve aklını nefsin emrinde kullananların düşeceği duruma Allah, Duhan suresinde şöyle tasvir eder:

Muhakkak ki zakkum ağacı günahkârların yiyeceğidir. Maden tortusu veya sıcak suyun kaynaması gibi karında fokurdar. Onu tutun ve cehennemin ortasına sürükleyin.

Sonra başının üstünden kaynar su azabı dökülür.

Tat bakalım, sen bahçe ve pınar başlarında yaşadın, aziz ve kerem sahibi idin. Muhakkak ki bu, sizin şüphe edip durduğunuz şeydir.

Yüce Allah, cennetliklerin durumunu da şöyle tasvir etmektedir:

Muhakkak ki Allah’tan korkanlar, bahçelerde ve pınar başlarında emin yerlerdedirler. Karşılıklı olarak kalın ve ince ipekten elbiseler giyerler. Böylece, iri gözlü güzelleri onlara eş yaptık. Orada emniyet içinde her türlü meyveden isterler, orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar, cehennem azabından korunmuşturlar. İşte Rabb’inizin ihsanı olarak en büyük saadet budur.” ( Duhan, 44-57)

 

 İSYANKÂR NEFSİN KENDİNE YAPTIĞI ZULÜM

Nefis ve şeytanın emrine girip günahlara dalmak Allah’a isyandır.

İsyanlar, nefsin kendi kuyusunu kazması ve kendi geleceğine pusu kurması; silahını kendi ayağına sıkması, kendi istikbalini yakmasıdır.

Akıllıca değil, aptalca bir harekettir.

Aciz, fakir, kusurlu, fani insana ne oluyor ki yerlerin ve göklerin Halık’ına isyan ediyor, karşı geliyor, emirlerine muhalefet ediyor.

Bir sineği yaratamayan, bir mikroba yenilip hastalanan insan, yerlerin ve göklerin yaratıcı Allah’ın emirlerine nasıl karşı gelebiliyor; kâinatın sahibine nasıl isyan bayrağını açabiliyor?

Yılandan, akrepten, mikroptan, alzheimerden, kanserden korkup titreyen insan; güneşlerin, yıldızların, makro ve mikro âlemlerin yaratıcısına nasıl rest çekebiliyor?

Küstahlığın, azgınlığın, haddi aşmanın bu kadarı kabul edilemez.

Yüce Allah; nefsin azgınlığını, isyanını, küfranını, nankörlüğünü asla cezasız bırakmaz.

Aziz, Kahhar, Müntakim, Muazzam Allah, insana meydan okuyor ve isyandan vazgeçmesi için onu tehdit istiyor.

Kur’an’ın ültimatomu insanın dizlerini ve kalbini titretir.

Üstat Bediüzzaman Kur’an’ın ürperten meydan okumalarını şöyle ifade eder:

“Ey acizliği ve küçüklüğü ile beraber mağrur ve inatçı; zayıflığına ve fakirliğine rağmen isyankâr ve inatçı cin ve insan, emirlerime itaat etmezseniz, haydi elinizden gelirse, mülkümün hudutlarından çıkınız!

Nasıl cesaret edebiliyorsunuz, öyle bir sultanın emirlerine karşı geliyorsunuz ki yıldızlar, aylar, güneşler emrini bekleyen askerler gibi ona itaat ederler.

Hem isyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelal’e karşı koyuyorsunuz ki öyle azametli ve itaatkâr askerleri var ki faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle taşlayabilirler.

Hem inkârınızla öyle bir Malik-i Zelcelal’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki ordularından öyleleri var, değil sizin gibi küçük, aciz mahluklar, belki farz-ı muhal olarak dağ ve dünya büyüklüğünde birer düşman kâfir olsaydınız dünya ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlardı.

Hem öyle bir kanuna karşı geliyorsunuz ki onunla öyleler bağlıdır ki eğer lüzum olsa dünyanızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi, küreler gibi yıldızları üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler.”(Sözler, Söz Basım Yayım, s.500)

Nefis kendini ne zannediyor?

Yerin ve göğün yaratıcısına hangi cesaretle isyan edebiliyor?

Atomları ve güneşleri, güneş sistemlerini yaratan, düzene koyan, onlara baş eğdiren, boyun kırdıran Allah’a isyan ve itaatsizlik, insanı mahveder.

Necip Fazıl, nefsin insanı sıkıştırması ve isyana kışkırtması karşısında duyduğu vicdan azabını şöyle dile getirir:

“Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik,

İşte yakalandık, kelepçelendik.

Çıktınız ummadık anda karşıma;

Başımın tokmağı indi başıma.

Nur topu günlerin kanına girdim,

Kutsal emaneti yedim, bitirdim.

Doğmadık günlere bağlandı vade,

Dişlerinde köpek nefsin irade.

Günah, günah… Hasat yerinde demet…

Merhamet, günahtan aşkın merhamet!..

Gelemem, aynada aynada vicdan.

Çıkamam, aynada aynada zindan.

Beni beklemeyin, o bir hevesti;

Gelemem, aynalar yolumu kesti.

İnsan günah ve siyan denizine daldığı zaman derhal pişmanlık duymalı, acizliğini ve fakirliğini itiraf etmeli ve af dilemeli, şöyle yalvarmalı:

“Ya Rab, kusurumuzu affet!

Bizi kendine kul kabul et!

Emaneti kabzetmek zamanına kadar emanette emin kıl! Amin!”

Yoksa nefis ve şeytanın oyuncağı olur, ebedîyyen cehennemin alevleri içinde yanmayı hak eder.

Unutmamalıyız ki şeytan bizim düşmanımızdır, nefis ise daima kötülüğü emreder.

İnsan, nefis ve şeytanla savaştığı sürece dünya imtihanını kazanacaktır.

Son nefesimize kadar savaşa devam etmeli ve asla pes etmemeliyiz.

 

DUYGULARIMIZI MÜSLÜMANCA KULLANMA SANATI VE ELDE EDECEĞİMİZ KAZANÇLAR

Nefsin haram olan isteklerine gem vurmak, Müslüman kardeşi karşısında öfkesini yutmak, akıl ve kalbini doğru yolda kullanmak, ömür boyu titizlik isteyen zor bir imtihan. Ancak azim, kararlılık, irade ve sabırla bu sınav kazanılabilir fakat sınavın karşılığı müthiş.

Yüce Allah’ın bize emanet olarak verdiği akıl, kalp, şehvet, göz, kulak, dil gibi duygu ve organları helal dairesinde kullanan insan beş çeşit kâr elde eder; haram rüzgârlarında savrulup giden insan ise beş çeşit zarara uğrar.

Cennet ve Cemalullah gibi nimetlere kavuşmak isteyen, cehennem ve azaplardan kurtulmak dileyen insan, bize emanet olarak verilen organları helal çizgisinde kullanmaya çalışmalı, haramlardan yılan ve akrepten çekindiğimiz gibi çekinmelidir.

Önce kazanabileceğimiz şeylere bakalım.

1. Kâr: Organları ve nefsi, Allah’ın emirleri doğrultusunda kullanmak cenneti kazandırır.

2. Kâr: Fani ve gelip geçici hayat,  ebedîleşir.

3. Kâr: İnsan zayıftır, hayat yükünü omuzlarında taşıyamaz. Hayat yükünü, Allah’a emanet eder, emaneti sahibine teslim eder ve omzunda taşımaktan kurtulur.

4. Kâr: En muhtaç olduğu kıyamet gününde sevaplar karşısına çıkar ve onu cehennem azabından kurtarır.

5. Kâr: Her organın değeri birden bine çıkar. Akıl, kalp, göz, kulak, dil gibi organlar zayi olup gidecek iken sevaplar kazandırdıkları için ebedîleşirler.

Mesela akıl, insana geçmiş acıları ve gelecek tehlikeleri hatırlatan bir azap âleti olmaktan kurtulur; kâinat kitabının sayfalarında görünen Yüce Allah’ın güzelliklerini seyreden, bir tefekkür âleti olur. Allah’ın eserlerindeki mükemmelliği görür, o güzelliklere hayran olur ve sevap kazandırır.

Göz, nefis hesabına çalıştırılırsa bazı güzel manzaraları seyreder, nefsin hoşuna gidecek ve şehvetini tatmin edecek şeylere bakan adi bir âlet olur. Eğer gözü yaratıcı hesabına kullanırsak kâinattaki harika ve mucize eserleri görür, kâinat kitabının güzelliklerini okur ve bu eserleri yaratıp yeryüzünde sergileyen sanatkâra hayranlık duyar ve nimetlerine şükrederiz.

Dil, nefis hesabına çalıştırılırsa mideye gidecek yiyeceklerin tadına bakan bir kapıcı ve kontrol memuru olur; eğer Cenab-ı Hak hesabına kullanılırsa nimetleri veren Rezzak ve Kerim olan Allah’ın nimetlerindeki tada bakar, bin bir çeşit lezzeti tadar ve bunca lezzetli nimeti bize verene şükreder.

Vücuttaki her aza, her organ, nefis hesabına kullanılırsa kıymetini yitirir; Cenab-ı Allah hesabına kullanılırsa bize cenneti kazandıracak harika âletlere dönüşür.

 

HARİKA ORGANLARI NEFSİN EMRİNE VERMEK NELER KAYBETTİRİR?

Eğer organlarımızı Allah hesabına kullanmaz, nefsin emrine verirsek uğrayacağımız zararlar saymakla bitmez. Burada beş büyük kaybı saymak istiyoruz.

1. Zarar: Çok sevdiğimiz gençlik gibi sahip olduğumuz akıl, kalp, göz, dil gibi organlar er veya geç elimizden çıkacak.

2. Zarar: Bu harika ve mucize organlar bize emanet olduğundan ve emaneti yerli yerinde kullanmadığımız için emanete hıyanet cezasına çarpılacağız.

3. Zarar: Harika organlarımız fani dünya ile birlikte fena bulacak ve zayi olacak.

4. Zarar: Hayat yükünü sırtında taşıyan insan yorulur, emanet olduğunu unuttuğu için zahmet çeker, sıkıntıya düşer.

5. Zarar: Akıl, kalp, dil, göz, kulak gibi organlar, helal çizgisinde kalarak cenneti kazanmak yerine nefsin emrinde kullanıldığı için sahibine cehennemi kazandırırlar. (Sözler, Söz Basım Yayım, s.52-56)   

Akıllı insan dünyanın fani olduğunu görür, kendisine emanet olarak verilen harika organlarını sevap işlemekte kullanır, günahlardan kaçar. Nefsine yenilip günaha düştüğü zaman sonsuz mağfiret sahibi Yüce Allah’ın huzuruna çıkar, günahlarına tövbe eder, tövbe suyu ile günah kirlerini yıkar ve cenneti kazanmak için çalışır. Akılsız adam, fani dünya hayatının zevklerini, ebedî cennete tercih edebilir.

Dünya malı, mülkü, zevkleri geçici olduğundan cam şişesi hükmündedir. Ahirete ait sevaplar elmas gibidir. Akıllı insan cam şişelerini, elmasa bilerek ve isteyerek tercih etmez fakat akıbeti görmeyen kör hissiyat, acele olanı, ebedî olana tercih ettirebilir. İnsan aceleci davranmamalı, hissiyatıyla hareket etmemeli, sağduyulu ve basiretli davranarak Allah rızasına talip olmalıdır.

 


Bu Yazı 5415 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Ismet Yazıcı 09.08.2014 10:37:39
    Gazanız mübârek olsun Ey kalemşör mücahid.