EVDEN KAÇIŞ
..        
Kuşların neşe içinde türkü söylediği, arıların çiçekten çiçeğe konup bal topladığı, çiçeklerin mis gibi koktuğu Tokat'ın şirin bir köyü Herkümbet. Sarp dağlar, yalçın kayalar arasından kendine yol bulup, uzak denizlere ulaşmak isteğiyle koşarcasına akan Kelkit Çayı köye ayrı bir güzellik katmaktaydı. Bir tarafı en verimli, canın bile bittiği bir ova, diğer tarafı çam ormanlarıyla kaplıydı.
Geçim kaynağı tarım olan bu köyde mutlu bir aile yaşıyordu. Ailenin reisi Mehmet, çalışkan, dürüst herkes tarafından sevilen, karıncayı bile incitmeye kıyamayan biriydi.
Eşi Seval Hanım da aynı özellikleri taşımaktaydı. Bu mutlu ailenin iki çocuğu vardı. Biri Ali, diğeri Ahmet.
Ahmet, çok iyi bir çocuktu. Ailesini üzmez, derslerine iyi çalışır, yemeklerini vaktinde yer.
Arkadaşlarıyla iyi geçinir, kimseye zara vermezdi. Ama Ali, tam Ahmet'in tersiydi. Geçimsiz, akranlarıyla dövüşen dersine çalışmayan, komşuların bağında bahçesinde bir şeyler koymayan, bir kişiliğe sahipti. Hem ailesi, hem de köylü Ali'den yaka silker hale gelmişti. Her akşam eve Ali'yi birileri şikâyete gelirdi.
O akşam komşusunun oğlu Kerim'in kafasını yarıp kaçmış, arkasından Kerim'in annesi eve gelmişti. Oğlun yaptığı yaramazlıkları duyan Mehmet utancından yanakları al al olmuş, gelen komşusuna, oğlunun dersini vereceğini söylerken, yerin dibine geçmişti.
- Bu son olsun, artık şikâyet istemiyorum! Senin yüzünden köylünün yüzüne bakamıyorum! Bu haylazlığa bir son ver artık! Bak koca adam oldun! Seneye ortaokula gideceksin! Bu hareketler sana ve ailemize yakışıyor mu? Diye çıkışan Mehmet, avlu kapısından çıkıp, köy kahvesine doğru yol aldı.
Azarı işiten Ali, bir koşuda hışımla tahta merdivenleri çıkıp evin balkonuna kendini zor attı. Balkondaki tahta masada abisi Ahmet ders çalışıyordu, ikisi de beşinci sınıfa gidiyordu. Babası okula beraber gelip gitsin diye Ali'yi bir yaş erken göndermişti. Ali'ye göre hiçte iyi etmemişti. O, ayrı sınıfta olmayı tercih ederdi. Okula erken başladığı için başaramıyor.8aşanlı olmayınca da hıncını çevreye zarar vererek çıkarıyordu. Ama onun dilinden kimse anlamıyordu.
Ali, başını iki eli arasına alıp, boncuk mavişi gözleriyle akşam kızıllığına, güneşin batışına kendini kaptırmıştı. Ta ki, annesi Seval hanım, onu bu derin hülyasından uyandırıncaya kadar. Ama o, hiç oralı bile olmadı. Derin düşlere dalıp gitti. Kafasına koymuştu. Okuldan, çevresinden, anne ve babasından kurtulmayı. Artık okula gitmeyecek, ders yapmayacaktı. Yaramazlık edince öğretmen kulağını çekemeyecekti. Özgür olacak, İstanbul'a gidince başına
buyruk yaşayacaktı. Orada bir iş bulup çalışacak, kimseye el avuç açmayacaktı.
Gece yatağına yatmış aynı senaryoları kafasında defalarca sahnelemişti. Planı hazırdı. Okula gidiyorum diye evden çıkacak ama okula gitmeyecekti. Parası da hazır sayılırdı. Kumbarada biriktirdiği paralar bilet almaya yetecek kadardı. İlk işi yatağından fırlayıp kumbarayı açmak oldu. Biraz zorlansa da açmayı başardı. Ama hepsi bozukluktu. Sabah ilk işi bozuk paraları tümlettirmek olacaktı. Elbiselerini bir poşete koydu. Yatağına yatıp derin bir uykuya daldı.
Sabah olunca planını uygulamaya başladı bozuk paraları tümletti. Elbiselerini okul çantasının içine yerleştirdi. Okula gidiyormuş gibi yola koyuldu. Şehre giden ilk otobüse binip, terminalin yolunu tuttu. Akşam sekiz buçuk arabası için bilet aldı. Bilet satan görevli sormadı bile. Sen yalnız başına nereye gidiyorsun? Diye. Artık gitmesi için hiçbir engel kalmamıştı. Yolda yerim düşüncesiyle susamı bol iki tane simit alıp, arabaya binerek, en son koltuktaki yerini aldı. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla İstanbul'a indi.
Elindeki poşetiyle, saatlerce terminalde dolaşıp durdu. Sonunda poşetini sırtına vurup, yorgun biçimde nereye gittiğini bilmeden adımlarının götürdüğü yere doğru yürüdü. Güneşten kavrulmuş yüzü, her yeri anlamak isteyen bir dikkatle bakan gözleriyle çevreyi süzüyordu. Geçen arabalar, çığlık çığlığa bağıra satıcılar, atların sırtında şakırdayan kamçılar, o gürültü, o kargaşa alıklaştırmıştı adeta O'nu. Korkuyla yürüyerek bu can sıkıcı yerlerden kurtulmaya çalışıyordu. Köyünde büyüyüp de fazla gürültü ve kalabalık görmeyen Ali için; zaman, insanlar, arabalar, tramvaylar sel gibi akıyordu Saatlerce, çantası sırtında yürümüş, güneşten kavrulan yüzü gerilmiş, ayaklarının altı şişmiş susuzluktan dili damağı kurumuş, bedeni kan ter içinde kalmış, artık adım atmaya güç kalmamıştı. Kendini Topkapı'daki surların dibine zor atatıverdi Yorgunluktan oracıkta uyuya kaldı.
Ali, Surların dibinde uyuya dursun. Zavallı anne ve babası köyde aramadıkları yer
kalmadı. Gidebileceği bütün yerleri arayıp taradılar. Ümitsizcesine eve döndüklerinde aynanın
karşısına sıkıştırılmış bir kâğıt parçası buldular. Babası Mehmet, mektubu okuyunca Seval Hanım ve kardeşi Ahmet 'in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.Hele mektubun sonun da ''Benden ümidinizi kesin" sözünü işiten ana yüreği hiç dayanır mı? Seval Hanım katıla katıla avazı çıkmağınca ağladı. Eşi Mehmet onu yatıştırmaya çalışsa da başaramadı. Onun göz pınarlarından yaşlar sessiz sesiz dökülmeye başladı.
Üzülme hanım onu sana bulup getireceğim. Sen hiç endişelenme.
Ama bey, on iki yaşında bir çocuk ne yapar gurbet ellerde. Ne yer, ne içer, nerede kalır? Ya kötü insanlarla karşılaşıp, kötü işlere bulaşırsa, ya hırsız, ya balici, ya tinerci olursa? Ya organ mafyasının eline düşüp, hayatının taze baharında ne yapar yavrucak? Kim bilir şimdi ne yapıyor, aç, susuz, deli tavuk gibi dolanıyordur ortalıkta.
Ben kaygılanmıyorum mu sanırsın? Benimde içim yanıyor. Yüreğim tutuşuyor. Kızgın
Alevler bağrımı kavuruyor. Bugünden tezi yok İstanbul'a gidip aramalıyım yavrumu. Kurda kuşa yem olmadan bulup gelmeliyim.
Yarından tezi yok gidiyorum hanım.
Beni de götür bey! Kurbanın olayım. O sarı saçlı, mavi gözlü yavrumu beraber arayalım.
İyide hanım. Ahmet burada ne yapar? Ahırda hayvanlar, ev bark. Sen burada kal. Ben en kısa sürede bulup getiririm oğlumu. Kavuşursun sende gül yüzlü yavruna.
Umarım bey. Bu en yakın gün ola kavuşturur Rabbim beni yavruma.
Ali, kalktığında ortalık kapkaranlık olmuştu. Şehirdeki gürültü, patırtı kesilmiş. Çevreyi bir
ışık demeti sarmıştı. Başının altına koyduğu çantayı aradı. Yerinde yeller esiyordu. Çoktan uçurmuşlardı. İçini bir titreme, korku aldı. Üşüdüğünü hissetti. Açlıktan karnı sırtına yapışmıştı. Ne yürüyecek, nede konuşacak hali kalmamıştı. Tekrar olduğu yere sızıp kaldı. Uzaklardan büyük bir gürültünün kendine doğru geldiğini hissetti. Adımlar yaklaşmış, konuşmalar kulaklarında zonklamaya başlamıştı. Hiç oralı olmadan uyumaya devam etti. Yaklaşan yedi sekiz kişi, bir oyana bir bu yana ellerinde birer poşet ile sendeleye sendeleye Ali'nin yanına geldiler, içlerinden biri:
Bak bu kuş yeni. Zavallı yeni uçmuş yuvadan. Eğer bizim durumumuzu bir öğrense, kaçar mıydı hiç yurdundan, evinden, barkından?
Hoop kalk bakalım cik cik! Diyerek Ali'yi tekmeyle kaldırdılar. Ali neye uğradığını şaşırdı. Küçücük yüreği bir kuş gibi pır pır etmeye başladı. Çevresinin bir anda yan sarhoş gençlerle sandığını görünce şaşırıp kaldı. Yediği tekmelerin acısıyla kıvranıp duruyor, eli poşetli gruba alık alık bakıyordu.
İçlerinden en irisi:
Ulan süt kuzusu seni hangi rüzgâr attı bu sahillere? Sen nereden düştün buralara.
Ali utana, sıkıla anlattı yaptıklarını.
Peki, kimin kimsen, kalacak yerin var mı?
Şey, yok. Olsa burada yatar mıydım?
Bak evlat! Yol yakınken çek git köyüne. Bak bize, ne durumdayız. Bende senin gibi
Anadolu'dan küçük yaşta geldim. Şimdi on dokuz yaşındayım. Çekmediğim çile, görmediğim bela kalmadı şu koca şehirde. Dövüldüm, sövüldüm, yaralandım, aç kaldım, hırsızlık yaptım, hapse girdim. Aygın baygın konuşuyor, hem de ara sıra kafasını elindeki poşetin içine sokup poşetin içindekini sigara dumanı gibi içine çekiyordu.
Ali titrek ve ürkek bir sesle:
Olsun, benim için köy öldü. Ben buraya aidim. Ben burada yaşayıp, ayaklarımın üstünde durmayı öğreneceğim.
Geç bu masalları, biz de senin gibi diyorduk, bak halimize. Anamızın babamızın sözünü tutmadık. Bazılarımızın aileleri problemli. Bu arkadaşların bazıları üvey anne ve babalan yüzünden kaçıp buralara geldiler. Ama seninkiler hem öz, hem de anladığım kadarıyla seni seviyorlar. Şimdi zavallı anne ve babacığın perişandır. Gel Ali! Senin biletini alıp gönderelim köyüne.
Asla dönmem köye. Dönsem beni okula gönderirler. Ben okumaktan nefret ediyorum. Nefret! Diğer biri söze karışıp:
Deme lan çaylak böyle? Okula gitseydik de adam olsaydık, bir iş güç sahibi olsak kötü mü olurdu? Bak halimize. Birer sokak serserisiyiz. İş yok, para yok, ev yok, anne yok, baba yok. Sıcak yatak, sıcak çorba yok. Birer suç makinesiyiz. Bulaşmadığımız pislik kalmadı. Kurtulalım diyoruz. Ama nafile.
Uzaklardan polis arabasının geldiğini görünce hepsi çil yavrusu gibi kalenin içine girdiler. Ali'yi de yanlarına aldılar. Polisler hiçbir şey bulamadan geri dönüp gitti. Ali'de onların kader arkadaşıydı bundan sonra. Günler, haftalar aylar birbirini kovalayıp durdu. Ali ve diğer baliciler gibi girmediği yer, yapmadığı kötü iş kalmadı. O da diğerleri gibi elinde bir poşet taşımaya başladı. Sokaklar, bankamatik kulübeleri, metrolar evleri oldu. Yazın sıcağından, kışın karın, yağmurun soğuğundan payına düşeni aldı. Saç baş, üst baş yırtık, pırtık, bedeni pislikler içinde kaldı. Annesi, babası, kardeşi Kemal köyü burunun uçunda tütüyordu. Geldiğine bin pişman olmuştu. Ama dönmeyi gururuna yediremiyordu. Acılar, yokluklar, kir pas ve ailesine özlem içinde kıvranıyordu.
Zavallı Mehmet Bey, haftalarca İstanbul'u gezmiş. Emniyete haber vermiş. Bir sonuç alamadan eli boş koyunun yolunu tutmuş. Annesi Seval Hanımında ağlamaktan göz pınarları kurumuştu. Abisi Ahmet ise, kolu kanadı kırık bir kuş gibiydi. Üzüntüsünden ortalıkta dolaşıp duruyordu. Bir yaz akşamı ailece haberleri dinlerken televizyonda balicilerin yakalanıp iyileştirme merkezine götürülüşünü izlediler. Bir anda Seval Hanım yerinden fırladı:
Bu Ali, bu benim Ali'm, benim yavrum!
Mehmet Bey de heyecanlanmış yerinde duramaz olmuştu. O akşam İstanbul'a giden otobüse üç tane bilet alıp sevinçle yola düştüler. Heyecandan, mutluluktan ayakları yere basmıyordu. Seval Hanım için yollar bitmek tükenmek bilmiyordu. Sonunda İstanbul'a ulaştılar. İlk durakları terminaldeki polis karakolu oldu. Adresi alır almaz, uçarcasına iyileştirme merkezine ulaştılar. Görevlilere durumu anlattılar. Bir görevli önlerine düşerek, yattığı odaya götürdü gelenleri. Kapıyı usulca annesi açtı. Ali yattığı yataktan zorlukla doğruldu. Gözleri doldu. Annesi Seval Hanım kollarını açarak rüzgâr gibi koşup yavrusunu sarmaladı. Sımsıkı bağrına bastı. Diğer taraftan Mehmet Bey, abisi Ahmet sarıp sarmaladılar Ali'lerini. İçerisini büyük bir ağıt sesi aldı. Koyunun kuzuya karışma anı gibi sesler yankılandı hastane odasında. Bu ağıt, gözyaşı üzüntü değil sevinç, mutluluk gözyaşlarıydı. Ali ailesini gördüğüne çok sevindi. Dünyalar onun oldu. Uzun uzun konuştular, koklaştılar, sarılıp, sarmalaştılar. Saatlerce özlem giderdiler. Ali, yaptıklarına bin pişman olmuş, aklı başına gelmişti.
Ali'nin tedavisi bir hafta içinde tamamlandı. Ailece köylerine dönüp, hayatlarını mutluluk içinde sürdürdüler.
Şu an Ahmet bir polis memuru. Ali'de bir öğretmen olarak görev yapmakta.

Bu Yazı 2710 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar