EVRİM GÖRÜŞÜ BİLİMSELMİDİR?
..        
Bilimsel bir problemin çözümünde takip edilmesi gereken bir metot vardır. Bunu tüm bilim adamları kabul eder. Çözülmek istenen bir problem bu metot takip edilerek çözülür. Bu iş kısaca şu şekilde yapılır;
Bilimsel problem ortaya konur. Problemle ilgili veriler toplanır. Bunlara gerçekler de denir. Bu veriler ışığında problemin geçici çözüm yolu üretilir yani hipotez kurulur. Hipoteze dayalı tahminler yapılır. Kontrollü deney ve gözlemler yapılarak hipoteze dayalı tahminlerin doğruluğu ya da yanlışlığı araştırılır. Deney ve gözlemlerimiz hipotezi desteklerse hipotezimiz ispatlanmış ve TEORİ haline gelmiş olur. Teori evrensel bir nitelik kazınırsa KANUN olur. Ancak hipotezimiz deney ve gözlemlerle desteklenmiyorsa hipotez terk edilir, yeni bir hipotez geliştirilir.
“İnsanın nasıl meydana geldi?” sorusu bilimsel bir problemdir. Bu problemi çözmek için bilim adamları çeşitli görüşler ortaya atmıştır. Evrim görüşü bunlardan biridir. Evrim görüşüne göre insan, başka bir canlıdan çok yavaş bir şekilde değişerek meydana gelmiştir. Yine bu görüş diğer canlıların da başka canlılardan evrimleşerek meydana geldiğini ileri sürer.
Evrim; problemle ilgili veri toplamak adına, canlıların ortak olan özelliklerini görmüş ve şu şekilde bir hipotez geliştirmiştir: “insan başka bir canlının uzun zaman içinde yavaş yavaş değişmesi sonucu meydana gelmiş olmalıdır”. Bu hipotezin kontrollü deney ve gözlemlerle desteklenme şansı yoktur. O halde dış görünüş olarak birbirine benzer canlılar gösterilmiş ve bunlar birbirlerinden türemiştir, denmek suretiyle hipotez ispatlanmaya çalışılmıştır. İşin içine doğal seleksiyon sokularak, güçlü bireylerin yaşamını devem ettirdiğini zayıfların ise elenerek nesillerinin tükendiği anlatılmıştır. Ayrıca kullanılan organların geliştiği ve kullanılmayanların ise köreldiği fikri söylenmiş, ispatlamak için de sürüngen örneği verilmiştir. Yani sürüngenler sinek avlarken ellerini kullanmışlar ve eller gelişerek kanatlara dönüşmüş ve sürüngen zamanla kuş olmuştur, denmiştir.
Evrim görüşü problemimizin çözümüne yönelik ne kadar bilimsel bir yaklaşımdır? tartışılır. Bilimsel midir? Bu bile tartışılır. Öyle ise tartışalım; Öncelikle teori nedir? bunu açıklayalım. Bilimsel bir problemin çözümünde takip edilen bir yol haritası vardır. Teori bu yolun sonlarında yer alan bilimsel bir sonuçtur. Nasıl mı? Özetle şöyle olmaktadır;
Problemimiz insanın meydana geliş şekli olduğundan bu konuyu evrim açısından irdelemeye çalışalım. İnsan başka bir canlıdan evrimleşmişse, evrimleştiği canlı nasıl meydana gelmiştir? sorusuna evrim görüşü, o da başka bir canlıdan evrimleşmiştir, diyerek yanıtlamaktadır. Buradan bir silsile doğduğu açıktır. Öyle ise ilk canlı nasıl meydana gelmiştir? sorusu kaçınılmaz olur. Evrim bu soruyu ise bilimsel niteliği olmayan protein üretimiyle açıklamaktadır. İlkel atmosfer şartlarını oluşturarak suni protein oluşturmak suretiyle hipotezine dayanak yapılmak istemiştir. Canlılık olayının meydana gelişini ise gök gürültüsü, şimşek, rüzgar, kimyasal gazların rast gele (tesadüfi) hareketlerine bağlamıştır.
Ayrıca evrim görüşü, doğal seleksiyon terimini çok sık kullanır. Çevre şarlarına uyum gösterenlerin yaşamını devam ettirip, zayıfların ise elenmesi doğal seleksiyon (elenme) olarak adlandırılıyor. Tanım doğru olmakla birlikte evrimsel gelişimle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Son zamanlarda evrim görüşünü savunanlar çaresizlik içinde artık işi zamana bırakmayıp, değişimin birden bire olduğunu iddia etmektedirler. Bu görüşe ise Neodarwinizim adı vermişlerdir. Yani “değişim birden bire olmuştur” demeye başlamışlardır. Örneğin gün gelmiş sürüngenlerin yumurtasından kuş çıkıvermiş diyerek bu görüşlerini ortaya koymuşlar. Bunu ise mutasyon ve modifikasyon tanımlarıyla izah etmeye çalışmaktadırlar. Çevre şartlarına göre meydana gelen ve kalıtsal olmadan yapısal değişikliğe modifikasyon, kalıtsal olana da mutasyon denmektedir. Modifikasyon bir sonraki dölde görülmediği için evrim görüşüne uymamaktadır, mutasyon ise bozmaya yönelik olduğu için evrim görüşünü desteklemekten uzaktır. Çünkü genlerde meydan gelen mutasyonlar, bozar, çirkinleştirir, kırar, döker, parçalar. Yani yapmaz, güzelleştirmez, onarmaz, toplamaz. Öyle ise ilkel ve basit canlılardan kompleks ve yüksek yapılı canlı meydana gelmez. Gelir dersek, zincirleme kazalar sonucu taksilerden kamyonlar, kamyonlardan otobüsler, otobüslerden trenler meydana gelir fikrini de kabul etmemiz gerekir. Bu ise tam bir safsata olur.
Buraya kadar anlatılanlarda ilk bakışta dört açmaz göze çarpmaktadır. Birincisi ilkel atmosfer şartları oluşturulabilse bile, bu protein ya da proteinler nasıl bir araya geldi ve nasıl organize oldu? açmazıdır. İkincisi, evrimleşen canlı türüne ait diğer canlılar neden evrimleşmedi de günümüze kadar nesilleri devam ede geldi? Üçüncüsü başka canlıdan meydana gelirken ara form oluşmadı mı? Dördüncüsü ve en önemlisi genetik (kalıtım) ilmi nasıl ihmal edilebilir?
Yani neresinden bakılırsa bakılsın evrim insanın ya da canlının meydana gelişini bilimsel veriler kullanarak açıklayamamakta ve ispat edememektedir. Sonuç itibariyle evrim bir hipotezdir, ispatlanamamış ve ispatlanamamaktadır. Öyle ise bilimsel problemin çözümünde takip ettiğimiz yola göre hipotez terk edilmeli ve yeni bir hipotez kurulmalıdır. Bu özelliğinden dolayı evrim görüşü yanlış bir hipotezdir. Hiçbir zaman Teori olamamıştır.
Evrim görüşünü ileri süren Darwin “türlerin menşei” adlı eserinde şöyle demektedir; “eğer gözle göremediğimiz bir mekanizma var da canlıya (türe) özgü kalıtsal karakterler bununla yeni nesillere aktarılıyorsa, bu benim evrim görüşümün sonu demektir”. Görüldüğü gibi evrim görüşünü ortaya atan Darwin ve onun zamanında yaşayan diğer bilim adamları hücre ve hücrenin içindekilerden habersiz idiler. Canlının kalıtsal karakterlerinin, hücre çekirdeğinde bulunan KROMOZAMLAR sayesinde yeni nesle aktarıldığının, kromozomların genlerin bir araya gelmiş şekli olduğunun farkında değillerdi. Kısa bir süre sonra Mendel'in Genetik yani Kalıtım bilimi gelişecek, Gen ve DNA kavramları ortaya atılacak ve BİR CANLININ BAŞKA BİR CANLIDAN MEYDANA GELMESİNİN İMKANSIZ OLDUĞU anlaşılacaktı.
Genetiği görmezlikken gelsek bile her canlının başka bir canlıdan türemediğini anlamak zor değildir. Örneğin bir sürüngenden kuş meydana geliyor ve bu süreç uzun bir zaman içinde oluyorsa, her iki canlının arasında bulunması gereken başka ara canlılar olmalıdır. Yüzdelik hesabına göre her canlı diğer bir canlıya her derecede yavaş yavaş benzemelidir. Yani % 100 oranındaki A canlısı, % 0 oranındaki B canlısına dönüşürken, önce % 99, sonra 98, sonra 97 ... oranında kendi özelliğini kaybederken, diğer taraftan B canlısı ise % 1, 2, 3 ... oranında kendi özelliğini kazanacaktır. Dolayısı ile her iki canlı arasında milyonlarca “ARA FORM” örneğinin olması gerekir. Ayrıca belli bir süre sonra A canlısı tamamen ortadan kalkmalıdır. Eğer insan maymundan ya da başka bir canlıdan evrimleşmiş ise günümüzdeki maymunlar neden evrimleşmemiştir? Ayrıca insan-maymun karışımı canlılar neden yoktur? Yapılan bilimsel araştırmalar tarla faresi kanın bile maymun kanından daha fazla insan kanına benzerlik gösterdiğini ortaya koymuştur.
Eğer evrimin ya da evrimcilerin dediği gibi insan maymundan ya da tarla faresinden evrimleşerek meydana gelmiş olsaydı, milyonlarca ara form olması gerekirdi. Ne günümüzde ne de fosil kalıntılarında bir tane bile örneği yoktur. Arkeopteriks, Pittavn, Java adamı örnekleri tamamen bir skandal olmaktan kendilerini kurtaramamıştır.
Evrim görüşünün kontrollü deneylerle ispatlanamaması şöyle dursun, Genetik biliminin doğması evrim görüşünü tamamen ortadan kaldırmıştır.
“Her canlı müstakil olarak yaratılmıştır” fikrini savunan yaratılış görüşünü destekleyen milyonlarca örnek vardır. Yapılan kazılarda jeolojik katmanlarda birden bire ortaya çıkan canlı kalıntılarına rastlanmaktadır. Yine jeolojik katmanlarda birden bire nesli tükenen fosillere rastlanmaktadır. Demek ki; canlılar müstakil olarak ayrı ayrı yaratılmıştır ve yaşam alanları ortadan kalkınca da başka canlıya dönüşmeden nesilleri tükenmiştir. Yaradılış konusu daha önce işlendiğinden çok kısa geçerek şu kadarını deriz ki;
Bir bakteri sürekli olarak bölünerek çoğalmaktadır. Ve sahip olduğu DNA'daki kalıtsal karakterleri, onun hep bakteri olarak kalmasını sağlamaktadır. Demek ki; hangi tür bakteriyi inceliyorsak bu bakteri, ilk yaratılan bakteriden başkası değildir. DNA'sı sayesinde değişmesi imkansızdır.
Eritrositlerimizin 120 gün yaşayıp ölmesinin yanında hiçbir zaman kansız kalmayışımız, 6 ay süre içerisinde hemen hemen tüm hücrelerimizin ölerek yenilerinin yaratılması ve bu sayede yılda iki kere ceset değiştirmemiz, bilimsel gerçeklerdendir. Sadece bu gerçeklere kalsa bile bir Yaratıcının, bir İdare edicinin, bir Yerine Getiricinin varlığı lüzumludur. Çünkü bedenimizde olan bu olaylardan hiç haberimiz olmadığı gibi, meydana geldiklerinden şüphemiz dahi yoktur. Öyle ise tüm bu işleri kim yapıyor? Ustasını görmediğimiz halde bir iğnenin ustasız olamayacağını, kendisini görmesek de bir köyün muhtarsız olamayacağını iyi bilmemize rağmen sadece bedenimizde cereyan eden bunca olayın failsiz ya da kendi kendine olacağını nasıl kabul edebiliriz?
Her şeyde bir nizam ve intizam olduğunu görüyoruz. Gözle gördüğümüz şu alemin varlığından nasıl şüphe etmiyorsak, bunların bir sahibinin, ustasının, idarecisinin olduğundan da şüphe edemeyiz. Kalıtsal karakterlerin yeni nesillere aktarılmasını sadece DNA'ya bağlamak da doğru olmaz, zira DNA'ya bakıyoruz; her biri fosfat-şeker-baz grubundan oluşan nükleotit zincirinden meydana gelmiştir. Ama bir araya gelen bu nükleotit zincirleri bir şifreye anahtarlık etmekte ve bir tanesinin bile yeri değişse telafisi imkansız sonuçlar doğurmaktadır. Öyle ise nasıl oluyor da her seferinde canlı türüne özgü bu şifre hiç değişmiyor, demek ki bu şifreyi takip eden, gözeten bir kudret var!
DNA da bir araçtır, gerçek iş gören büyük Yaratıcımızdır. Evet Allah'ın Hikmeti, İzzeti ve Azameti ister ki sebep olan aracılar, örneğin DNA Allah'ın kudret elinin bir perdesi olsun, ama Allah'ın varlığı ve birliği ister ki sebepler ve aracılar işin hakikatinden ellerini çeksinler.
İnsan elbette özgürdür, istediği her şeyi yapabilir, her şeye inanabilir, ancak bir özelliği var ki hiçbir güç bunu değiştiremez: İnsan her zaman bir Abdullah'tır. Ve Allah'ın çizdiği hududun dışına çıkamaz. Böyle bir şey elinden gelmez. Bir an için evrim görüşü kabul edilse bile insanın bir Yaratıcıyla ilişiği kesilemez. Her şeye gücü yeten bir kudret aciz değil ki canlıları birbirinden türetsin! Hazinesi geniş, gücü ve kudreti sonsuzdur. Öyle ise canlı türlerini ayrı ayrı yaratmaya gücü yetmez mi? Darwin bir tanrı değildir ve onun peygamberleri de yoktur. Ayrıca Darwin'in böyle bir iddiası da yoktur. Ama maalesef durumdan vazife çıkarıp onu bir tanrı kendini de onun bir elçisi gibi görenler vardır. Maksatları ise dünyevi bir takım kazanımlar edinmektir. İman ve küfür iki ayrı yoldur. Bu iki yolun da yolcuları vardır. Evrimcilerin insanı hiçten getirip yine hiçe göndermeleri bilimsel gerçeklere yani işin hakikatine bir zarar vermez. Ayrıca bir düşünür “Alemin küfre göre hem başı hem sonu hiç, iki hiç arasında varlık olur mu ki hiç!” diyerek, evrim görüşünün düşünce sahasında da yeri olmadığını ifade etmiştir.

Bu Yazı 4441 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar