Ebussuud Efendi
05.12.2013        

Süleymaniye Camii’nin temeline ilk taşı koyan ünlü Şeyhülislâm:
Ebussuud Efendi

 

 Can ALPGÜVENÇ

 

 

Ebussuud Efendi, Arap topraklarında büyümediği halde Arapçadaki seviyesi hayli yüksekti. Mekke müftüsü ile Medrese-i Erbaa müderrisi Kutbuddin en-Nehrevalî, İstanbul’a geldiğinde kendisiyle de görüşmüş, onun çok güzel ve fasih bir Arapça ile konuşmasına hayran kalmıştı. Ayrıca, Mekke şerifinin mektubunu saygı ile ayakta okuması da en-Nehrevalî’yi fevkalâde etkilemiş, Ebussuud Efendi hakkında bir kaside söylemesine sebep olmuştu.[1]

Batı dünyasının Grand Magnifique “Muhteşem” sıfatıyla vasıflandırdığı, kudretli Osmanlı hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın, bir Avrupa seferi sırasında kendisine gönderdiği mektupta, “Halde haldaşım, ahiret karındaşım, tarik- i Hak’ta yoldaşım” diyerek iltifat ettiği Ebussuud Efendi, bütün zamanların en büyük hukukçularından sayılmış, yazdığı Kur’an tefsiri, otoritelerce Keşşaf ve Kadı Beyzavî ile birlikte üç büyük tefsirden biri kabul edilmişti.

 

Bir İslâm hukukçusu idi!

Kanunî’nin, uğurlu olacağına inandığı için Süleymaniye Camii’nin temeline ilk taşı koydurduğu bu büyük âlim, 1490 yılında İskilip’te doğmuştu. Babası, II. Bayezid’e yakınlığı sebebiyle “Hünkâr Şeyhi” olarak tanınan Şeyh Yavsî’dir. Ünlü matematikçi Ali Kuşçu, Şeyh Yavsî’nin hocası ve kayınpederinin kardeşi, annesi ise Ali Kuşçu’nun kardeşinin kızı (yeğeni) dır. Karakteri, eserleri ve bir şeyhin oğlu olması Ebussuud Efendi’nin tasavvuf yönünün de bulunduğunu gösterir. Çünkü babası Şeyh Yavsî’den “Şeyhim ve Hocam” diye söz etmektedir.

Yaşadığı çağda Hanefî mezhebinin en büyük âlimi kabul edilmişti. Ünlü tarihçi Peçevî, kendisinin bütün mezheplerde müçtehit olduğunu söyler. Fakat O, her şeyden önce bir müfessir ve fakihti,[2] Osmanlı örfî hukukunun şer’i hukukla uyumlu bir kalıba dökülmesinde önemli bir rol almıştı. Fıkıh ve tefsir dışında da pek çok ilimde söz sahibi olmuş, edebiyat ve fesahat ile de ilgilenmişti. Arap edebiyatındaki yeri, Arap şâirleri tarafından dahi tasdik edilmiş, şiirleri birçok şâir tarafından tanzir ve şerh edilmişti. Üç dilde şiir yazan ve edebî zevk sahibi olan Ebussuud Efendi; Bâkî, Mecdî, Muhyî, Hoca Sadeddin Efendi gibi dönemin büyük şâirlerini de desteklemiş, bu konuda pek çok kimseye ihsanda bulunmuştu.

 

İnsan kabiliyetine güvenmeli!

Ebussuud Efendi, çevresindekilere nezaket ve samimiyetle davranır, ancak vakarından dolayı kimse huzurunda konuşamaz, sözlerini saygı ile dinlerdi. İzzet ve vakar sahibi olmakla beraber, yeri geldiğinde zarif nükteler yapardı. Tarihçiler, Kınalızâde Ali Çelebi ile aralarında geçen şu ilgi çekici hadiseyi ibretle aktarırlar:

Genç Kınalızâde,  Hocası Çivizâde’nin Ebussuud Efendi ile aralarının açık olması ve tayinlerin de bu yoldan geçmesi sebebiyle, uzun süre müderris olamamıştı. Bu durum Ali Çelebi’yi çok üzüyordu. Sonunda bir gün, yazdığı eserlerden bazılarını koltuğunun altına sıkıştırıp, Ebussuud Efendi’nin huzuruna çıkmaya karar verdi, buna muvaffak da oldu. Ebussuud Efendi kendisine, ziyaretinin sebebini sorduğunda, kitaplarını müftünün rahlesine koyarak, şöyle konuştu:

“Efendim, memuriyet ve müderrislik alanlar, devlet büyüklerinin kapılarını dolaşarak gayelerine ulaşıyorlar; biz ise müderrisliğimizi eserlerimizin sayfalarını çevirerek almak istiyoruz. Eğer başka bir takım yollara başvurmak lâzımsa, onu da bilelim!”

Ebussuud Efendi, Ali Çelebi’nin eserlerine hemen orada göz gezdirerek, kendisinin ilimdeki kudretini fark etmişti. Çelebi’yi tebessüm dolu nazarlarla süzdükten sonra:

“Sizi Edirne’deki Hüsameddin Medresesi’ne müderris tayin ediyorum, dedi. Sonra da odasında bulunanlara dönerek:

“İşte insan, böyle kendi kabiliyetini göstererek hakkını almalı. Gayesine erişmek için, şunun bunun sahip çıkması veya yol göstermesine başvurmamalı. Böyle davranmak insanî değildir!” diye ekledi.

 

Hacca gidememişti!

Meslek hayatına İnegöl’deki İshak Paşa Medresesi’nde başlayan Ebussuud Efendi, 1526’da Bursa Sultaniye pâyesine lâyık görülmüş, 1528’de Semaniye’deki Müftü Medresesi’ne müderris tayin edilmişti. 1533 yılı başlarında Bursa, altı ay sonra İstanbul kadılığına getirilen Ebussuud Efendi, 1537’de Rumeli Kazaskeri naspedilmiş, Karaboğdan, Budin ve Estergon seferlerinde padişahın yanında bulunmuştu. Sekiz yıl süren Rumeli kazaskerliğinin ardından Fenârizâde Muhyiddin Efendi’nin yerine şeyhülislâm olmuş (1545), bu görevi 28 yıl on bir ay sürdürmüş, bu makam kendisi ile gerçek sahibini bulmuştu.

Makam düşkünü değildi. Meselâ kendisine, -kazaskerler de dâhil olmak üzere- üst seviye kadı ve müderrislerin tayin yetkisi verilmek istenmiş, ancak o, bu görevi kabullenmemişti. Kazaskerlik ve şeyhülislâmlık gibi önemli görevlerde yıllarca bulunması hacca gitmesini engellemiş, Sultan Süleyman’dan hacca gitmek için izin istemiş, ancak bu müsaadeyi alamamış, çok arzu etmesine rağmen hac fârizasını ifa edememişti.

 

Ebedî azl ve kıyasıya dövme!

İlmin ve şeyhülislâmlık makamının izzetini koruma düşüncesi nadiren de olsa, kendisinin sert tavırlar içine girmesine yol açmıştı. Bunun en bariz örneği, devrin önemli âlimlerinden Arapzâde ile aralarında geçen bir hadisede açıkça görülür.

Semaniye medreselerinden birinde müderris olan Arapzâde Molla Muhyiddin, Ebussuud Efendi’den izin almadan bir mollayı muid (asistan) edinmişti. Hâlbuki o yıllarda ilmiye teşkilatının başında şeyhülislâm olarak Ebussuud Efendi bulunuyordu, müderrisleri teftiş yetkisine sahipti. Şeyhülislâmın, ilerleyen günlerde yanında vazife yapan âlimlerden Menteşeli Muhyiddin Efendi’yi müzakereci tayin etmesi, Arapzâde’yi öfkelendirmiş; onun, şeyhülislâm hakkında çirkin ve kötü sözler sarf etmesine yol açmıştı.

Ebussuud Efendi, müderrisin bu yakışıksız davranışına canı sıkılmıştı. Sadrazam Rüstem Paşa’ya müracaat etti ve: “Keder ve üzüntümü yalnız Allah’a şikâyet ediyorum” başlıklı bir şikâyet mektubu yazdı, bir de fetva gönderdi. Fetva şöyleydi:

“Şeyhülislâmı istihfaf edenin (hafife almanın) cezası nedir?” El -Cevap:

“Ebedî azl, kıyasıya dövme ve memleketten sürme!”

Bu hüküm üzerine divan toplandı ve hakkında şu kararı verdi:

Arapzâde ta’zir olunacak ve Bursa’ya sürülecekti. Öyle de yapıldı!

Zamanın Rumeli kazaskeri, aynı zamanda Arapzâde’nin da kayınpederi olan Bostan Çelebi, Anadolu kazaskeri Muhaşşi Sinan Efendi ile birlikte Ebussuud Efendi’ye gidip Arapzâde’nin affını rica ettiler. Fakat Ebussuud Efendi, bütün rica ve ısrara rağmen Arapzâde’yi affetmemişti.[3]

 

İslâm dünyasında ders kitabı!

Ebussuud Efendi, hukuk, tefsir, akâid, kelâm, edebiyat gibi pek çok alanda eser telif etmişti. Bunlar arasındaki “İrşadü’l Akli’s-Selim ve Mezâyi’l Kur’ani’l Kerîm”, Ebussuud Efendi’nin en meşhur eseriydi. Onun İslâm dünyasında tanınmasına sebep olan bu tefsir, şimdi dahi, birçok İslâm ülkesinin üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulur.

Ebussuud Efendi, kâinatın altı günde yaratıldığını ifade eden âyetleri tefsir ederken, konuya değişik açıdan bakmış, âyetlerde geçen “gün” kelimesinden çağımızdaki 24 saatlik zaman dilimini anlatmadığını, âyetlerde zikredilen “gün” den maksadın uzun bir zamandan (evkât) kinayeolabileceğini söyleme cesaret ve ileri görüşlülüğünü göstermişti.

Tefsirinde bu âyeti, “Ne yerin, ne de göklerin mevcut olmadığı, -yani yaratılışın devam etmekte olduğu- bir zamanda günden söz edilemez” şeklinde açıklamıştı.[4]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Ekrem Kâmil, “Mekkî Seyahatnamesi”, Tarih Semineri Dergisi, sayı. 1-2, s. 24.

[2] İslâm hukukçusu.

[3] Dr. Abdullah Demir, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, İstanbul, 2006, s.39-40.

[4] Doç. Dr. Abdullah Aydemir, Ebussuud Efendi, İstanbul, 1988, s. 36.


Bu Yazı 2897 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar