Eğitim Anlayışımız
..        

İçinde bulunduğumuz Eylül ayında ilk ve orta öğretim okulları derse başlayacak. Ülke genelinde ilköğretim haftası kutlanarak 2006-2007 Eğitim-Öğretim dönemine start verilecek.
Yine konuşmalar yapılacak, bol bol nutuklar atılacak. Eğitim-Öğretimin fert ve toplum hayatında taşıdığı önem anlatılacak
Ferdi ve toplumsal hayatta ekonomik refah düzeyinin yükselmesi, sanayileşmenin gerçekleşmesi, bilim ve teknolojide ilerlemenin sağlanması, huzur, mutluluk ve genel esenliğin tesisi bakımından eğitim çok çok önemli. Eğitimin önemini hiç kimse inkar etmiyor. En cahil insanlar bile eğitim önemsizdir, ne gerek var eğitime demiyor.
Eğitim, elbette çok önemli. Ancak çok daha önemli olan bir husus var. O da; “nasıl bir eğitim? Eğitim faaliyetleri ile nasıl bir insan yetiştirmeyi amaçlıyoruz? Eğitimden beklentilerimiz nedir? Eğitim faaliyetlerimizin meyvesi, neticesi ne olmaktadır, nasıl bir insan tipi ortaya çıkarmaktadır? Çalışmalarımız beklentilerimizi karşıladımı?...” vb. soruların cevabıdır.
Ülkemizde son 150 yıldır “Avrupa dinden uzaklaştı kalkındı. Din bizi geri bırakıyor, dinin fert ve toplum üzerindeki etkisini, baskısını kırarsak bizde kalkınırız. Kalkınmak için dini duygular yerine milliyetçilik(ırkçılık anlamında) duygularını ön plana çıkararak kalkınma hamlesini başlatabiliriz… onun için dini değerlerden arınmış seküler/ laik insan tipi yetiştirmeliyiz…” anlayışı hakim olmuştur.
Osmanlı Devletinin son dönemlerinde eğitim kurumları mektep ve medrese olarak ikili bir yapıya dönüşmüştü.
Mekteplerde fen ve diğer pozitif ilimler okutuluyor dini eğitime yer verilmiyordu. Medreselerde ise dini eğitim yapılıyor, ancak dünyevi pozitif ilimlere yer verilmiyordu. Her iki eğitim kurumunda da noksan eğitim yapılıyordu. Her iki kurumun mezun ettiği öğrencide eksik yetişiyordu. Çünkü mektepleri bitirenler dini ilimlerden, medreseleri bitirenlerde dünyevi pozitif ilimlerden habersiz yetişiyordu. Bunun neticesinde mektep mezunlarında dine ve manevi değerlere karşı lakaytlık; medrese mezunlarında ise taassup ve çağın gereklerinden habersiz kalma hastalıkları yayılıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra medreseler lağvedildi. Eğitim kurumları birleştirildi ve tek tip eğitim kurumu modeli uygulanmaya başlandı. İslami değerlere ve dini eğitime karşı soğuk yaklaşım Cumhuriyet döneminde artarak devam etti. Özellikle CHP'nin tek parti rejimi döneminde her türlü dini eğitim yasaklandı. Dini kitapların ve yayınların basılması, okunması, okutulması yasaklandı. Kur'an eğitimi suç sayıldı. Temel hak ve hürriyetlere önemli kısıtlamalar getirildi. Sanki Kur'an dan habersiz, İslam'dan uzak, dinsiz bir nesil yetiştirmek için her türlü tedbir alındı. Dindarlar üzerinde tam bir baskı ve zulüm politikası estirildi. Jandarma korkusundan insanlar kendi evlerinde bile Kur'an okuyamaz hale getirildi. Bırakın okullarda din eğitimi verilmesini; bütün dini kitapları toprak altına gömmek, saklamak zorunda kaldı millet.
Hesap şu idi: “Bizi geri bırakarak, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamızı, kalkınmamızı engelleyen İslam'dan uzaklaşarak; Batılılaşacağız, çağdaşlaşacağız ve ilerleyip çağdaş uygarlık düzeyine çıkacağız…”
Ancak 150 yıldır dilimizden hiç düşürmediğimiz “çağdaş uygarlık düzeyine” bir türlü ulaşamadık. İslam'dan uzaklaştık, Kur'an a yabancılaştık, dinin fert ve toplum hayatındaki tesirlerini zayıflattık ama bir türlü sınai, teknolojik ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremedik. Toplum hayatında huzur, güven ve genel esenliği tesis edemedik.
“Çağdaş uygarlık düzeyine” gidiyoruz diye girdiğimiz yol bakalım bizi nereye götürmüş:
Milli kültürümüz, sürekli bir yozlaşma ve dejenerasyon süreci yaşıyor. Dilimiz, güzel Türkçemiz kısırlaştırılıyor, unutturuluyor ve yok olma tehdidi altında bulunuyor. Şiir ve edebiyatımız can çekişiyor. Musikimiz, yabancı müziklerin etki ve istilası altında yozlaşarak kayboluyor. Milli ruhumuzu ve estetik zevkimizi eşyaya nakşeden güzel sanatlarımız hayatımızdan çıktı, sadece nostalji olarak müzelerde, sanat galerilerinde veya sergi salonlarında yaşıyor. Kendi mimari geleneğimize uygun binalar inşa edilmiyor. Mesaj yüklü halılar, kilimler, iğne oyaları ve nakışlar işlenmiyor. Çeyiz sandıkları hazırlanmıyor. Kitaba yabancılaştık, okumayı unuttuk, yüzbinlerce elyazması esere sahip kütüphaneler kuran ecdadın torunları artık ders kitabından başka kitap okumuyor. Kıraathaneleri kaldırıp, yerine kahvehaneler ve oyun salonları koyduk. Tembelhaneler tıklım tıklım yer bulnmazken; kütüphaneler ve ilmi sohbet meclisleri bom boş. Milli birlik ve bütünlüğümüzü tesis eden manevi bağlar gün geçtikçe zayıflıyor ve çözülüyor. Bölücüler sempatizan ve taraftar bulabiliyor. Sağlamlığı ile övündüğümüz aile kurumu çatırdıyor, tehlike sinyalleri veriyor.
Sosyal hayatta kargaşa, huzursuzluk, güvensizlik, şiddet ve bunalım her geçen gün artıyor.
Toplumu ayakta tutan ahlaki değerler sürekli erozyona uğruyor. Sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hürmet, hoşgörü, tolerans gibi güzel seciyelerimiz yok oluyor. Yardımlaşma ve dayanışma ahlakı kayboluyor, bencillik ve egoizm yayılıyor. Şahsi çıkar ve menfaat temini hayatın en önemli gayesi haline geliyor. Zayıfa zulmedilip, yetim malı ve kul hakkı yeniliyor. Doğruluk, dürüstlük, emanete riayet, akde ve ahde vefa kayboluyor. Yalan söz ve yanlış iş çoğalıyor. Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekarlık yayılıyor. Misafir severlik ve diğer gamlık gibi güzel hasetler yok oluyor. Aile içi ilişkiler ve akrabalık bağları zayıflıyor. İnsanlar gittikçe halden anlamaz, hatır saymaz, helal-haram tanımaz bir yöne doğru sürükleniyor.
Sigara, içki, kumar, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklar hızla yayılıyor. Evden kaçmalar, intiharlar, cinayetler, hırsızlık, gaspçılık, kapkaççılık, uyuşturucu ve beyaz kadın ticareti, fuhuş vb. sosyal felaketler kapımızı çalıyor.
Gençliğimiz, uyuşturucu tuzağına her geçen gün daha fazla düşmekte ve uyuşturucu bataklığında nice gonca güller heder olup gitmektedir.
Milli kültürümüzde ve ahlaki değerlerimizde yaşanan bu yozlaşma ve dejenerasyonun yanı sıra; hala içinde bulunduğumuz “Bilgi Çağı”nın bilgi ve bilgiye erişim düzeyine ulaşabilmiş ve insanlığın bilim ve teknikte geldiği seviyeyi yakalaya bilmiş değiliz.
Sanayimiz yeterince gelişmedi. Patent satın alma, teknoloji transferi veya montaj sanayi ile üretim yapıyoruz. AR-GE çalışmaları yetersiz. Yeni teknoloji üretemiyoruz. Üniversitelerimiz Avrupa Üniversiteler Birliğinin standartlarının çok altında bulunuyor ve yüksek ortaokul olarak nitelendiriliyor. İlimi hürriyet yok, bir ilim adamı profesör yazdığı eserden dolayı üniversiteden ihraç edilip, öğretim üyeliğine son verilebiliyor. İlim adamlarımız dünya çapında eser üretemiyor. Bu konuda da taklitçilik hat safhada. Akademik kariyer elde etmek bile torpil ve adam kayırmacılık sistemi işleyebiliyor.
Rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük ve kayırmacılık hayatımızın her safhasını kuşatmış durumda.
Hala ekonomik yönden gelişmiş ülkeler sıralamasında yer alamadık. Kişi başına düşen milli gelirimiz çok düşük düzeyde. Gelir dağılımdaki uçurum çok büyük. Mevcut gelirin çok büyük bölümü nüfusun %10'luk bir kısmının elinde toplanmış durumda
Türkiye Cumhuriyetinin okullarından mezun olan insanlar kendi Devletine, Vatanına ve Ba yrağına ihanet edebiliyor. Türk milletinin eğitim görmüş, okul bitirmiş evlatları vergi kaçırıyor, Devleti dolandırıyor, ihaleye fesat karıştırıyor, Milletin hakkını gasp ediyor, Devleti hortumluyor, çalıyor, çırpıyor ve bir vampir gibi kendi milletinin kanını emebiliyor.
Çalışmadan kazanmak, terlemeden rahat bir hayat yaşamak anlayışı tavır ve davranışları şekillendiriyor. Toplumda kendi menfaatinden ve şahsi çıkarından başka değer tanımayan kişilerin sayısı hızla çoğalıyor.
Son olarak okul çevrelerinde oluşan gençlik çeteleri, gençler arasında yayılan satanizm gibi sapık akımlar, ortaokul ve lise öğrencileri arasında hızla yayılan uyuşturucu madde bağımlılığı ve okullarda her geçen gün artan şiddet hareketleri Ülkemizin en önemli gündem maddesi haline geldi.
Bütün bu olumsuzluklar, yozlaşmalar, kokuşma ve bozulmalar ile; bunların sonucu olarak ortaya çıkan vahşet, dehşet, bunalım, gerilim, çöküntü ve kargaşa tabloları… bizim eğitim sistemimizde eğitip-öğretip okullarımızdan mezun ederek toplum bünyesine ve sosyal hayata dahil ettiğimiz bizim insanlarımızın, bizim çocuklarımızın ve gençliğimizin ürünü.
“Çağdaş uygarlık düzeyine” gidiyoruz diye girdiğimiz; daha doğrusu zorla sokulduğumuz ve cebren yürümek zorunda bırakıldığımız yol bizi nerelere götürdü ve ne hallere düşürdü.
Çünkü bir Müslüman iyi ve güzel sayılabilecek bütün hasletlerini İslam dininden aldığı için; İslam terbiyesinden mahrum kalan bir Müslüman bütün güzel seciyelerini yitirebilir ve daha, başka bir değer tanımaz hale gelir.
Son günlerde artan şiddet olaylarının herkesi tedirgin ettiğine; ancak toplumun gittikçe yaşanan olayları kanıksamaya başladığına dikkat çeken eğitimci yazar Prof. Dr. İbrahim Ortaş, ortalıkta bir şeyler olduğunu, bir şeylerin ters gittiğini, bir şeylerin bozulduğunu vurguluyor; “öğrencilerin mi psikolojisi bozuldu, yoksa bizlere bir şeyler mi oluyor. Çocuklarımız adam olsun, kızlarımız okuyup öğretmen olsun, hakim olsun diye gönderdiğimiz okullara bir şeyler oluyor. Bu topluma bir şeyler oluyor…” diyor sayın İbrahim Ortay.
Evet, bir şeyler olduğu, bir şeylerin planlandığı gibi gitmediği, hesapların ve tahminlerin tutmadığı, faaliyetler sonucu elde edilen ürünün (eğitilmiş insanın) iyi netice vermediği kesin.
Prof. Dr. Özcan Köknel'de, nüfusumuzun %60'ının psikolojik sorunlarının bulunduğuna dikkat çekerek toplumun ruh sağlığının bozuk olduğunu ifade ediyor.
İnanç temelinden yoksun, manevi değerlerden uzak, edep ve terbiye mefhumlarına yabancı, milletimizin ahlaki değerlerine duyarsız; maddeci, dünyevi, düşünme ve araştırmadan uzak, ezberci bir eğitim anlayışının neticesi maalesef bugün yaşamakta olduğumuz karamsar tablodur.
Devletin dini eğitime soğuk baktığını bu ülkede yaşayan herkes biliyor. Etkili ve yetkili bazı çevreler “aman laiklik elden gitmesin, irtica hortlamasın” vesvesesiyle ülkede dini eğitimi olabildiğince kısıtladılar. Kur'an’a yabancı, Din'den uzak, Peygamberden habersiz, manevi değer tanımayan “seküler insan” tipini meydana çıkarabilmek için bütün tedbirler alındı. Bunun için temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasında, baskı politikalarının uygulanmasında hiç tereddüt edilmedi. Hatta CHP'nin tek parti rejimi dönemindeki uygulamalar tam bir zulüme dönüştü. CHP'nin dinsizlik içeren eğitim politikalarını ve uygulamalarını uzun uzun saymak mümkün.
Sağlıklı ve gerçek bir eğitimden sözedebilmek için.Her insan aşağıda sayılan hususları öğrenmeli ve bilmelidir:
1-İnsanın mucidi, sanatkarı, yaratıcısı, Rabbi ve sahibi kimdir, esma ve sıfatları nelerdir.
2-İnsan kendini bilmeli ve tanımalıdır. Ben neyim, kimim, nereden geldim, niçin geldim, kim gönderdi beni bu dünyaya, nereye gideceği, akıbetim ne olacak, bu fani geçici dünya hayatını, ebedi, sonsuz başka daimi bir hayata dönüştürmenin çaresi varmı? Vb.
3-Beni yaratan ve bu dünyaya gönderen Yaratıcımın benden istekleri nelerdir? Nasıl bir hayat yaşamamı istiyor? Emir ve yasakları nelerdir? Bu dünya misafirhanesinde yaşamanın adabı ve kuralları nelerdir.
4-İnsanın içinde bulunduğu aile kurumu nedir ? Ailedeki bireyler arası ilişkiler ve etkileşim nasıl olmalıdır ? Aile hayatının kuralları nelerdir ? Ebeveyn ve çocukların karşılıklı hak ve sorumlulukları nelerdir ? Daha mutlu ve huzurlu bir aile hayatı yaşayabilmek için yapılması gereken şeyler nelerdir ?
5-Kişinin mensubu olduğu milletin ahlaki ve kültürel değerleri nelerdir ? Sosyal hayatta kişiler arası veya fert ile toplum arası ilişkiler nasıl olmalıdır ? Toplumun uyulması gerekli ortak değerleri nelerdir ? Toplumun uyum sahibi ahenkli bir bireyi olmak için nasıl davranmalı ve hangi tavır ve davranış şekilleri ile donanmalıdır ?
6-Kişinin vatandaşı olduğu devletinin yapısı , organları , hukuk kuralları ; sahip olduğu hak ve hürriyetleri ; devlete karşı görev ve sorumlulukları ; ülkesi ve bayrağı ile ilgili temel bilgiler ile temel vatandaşlık bilgilerinin öğrenmelidir.
7-İnsan yaşadığı coğrafyayı , doğal çevreyi , dünya ve kainatı tanımalı ; kainatta vâzedilen Adetullah Kanunları Esmâül Hüsnanın tecellileri ve yaratıcısı tarafından insana sunulan nimetleri ; kainattaki canlı-cansız her şey insanın istifadesine verildiğinden neyden nasıl faydalanabileceğini öğrenmelidir
8-İnsan fıtratında mevcut olan kabiliyetlerini geliştirecek , bir meslek ve zanaat sahibi olacak ; hem kendi hayatını idame ettirecek hem de diğer insanlara da faydalı olacak bilgileri edinmelidir .
9-İnsan kainat kitabını okuyabilmeyi , öğrenebilmeyi öğrenmelidir .
Bediüzzaman Said Nursi Hz. “ İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmet ve gayesi Hâlık-ı Kainatı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir . Ve insanın vazife-i fıtratı ve feraiz-i zimmeti marifetullah ve iman-ı billahtır …” ( Şualar ) demektedir.Yani insanın yaradılış gayesi Allah'ı bilip O'nu tanımak , Allah'a itaat ve ibadet ederek emirleri dairesinde yaşamaktır .
Bediüzzaman Hz. 23.Sözde de “ İnsanın vazife-i asliyesi iman ve duadır…İnsan bu aleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir “ demektedir . Buradan da anlaşılacağı gibi insan , yaradılışı gereği sürekli gelişmeye , ilerlemeye açık ve meyilli bir varlıktır . Ve yaratıcısı , insandan sürekli tekemmül etmesini yani gelişmesini ve ilerlemesini istemektedir .
Gelişmesinin , ilerlemesinin ise iki şartı vardır . Birincisi : ilim tahsil etmek , yani eğitim , sürekli öğrenmek . İkincisi ise duadır . Bediüzzaman Hz. duanında kavli ve fiili olarak iki kısımdan meydana geldiğini belirtir . Yani hem söz ile Allah'tan istemek hem de işin gereğini yapıp , bütün sebeplere müracaat etmek , işin olması için fiilen çalışarak bütün şartları yerine getirmek .
İlim adamları insanın hayat yolculuğunda öğrenmesi gereken bilgileri iki guruba ayırırlar .
1-Edeb
2-Dini ve fenni ilimler
Edeb ; insanın ferdi ve sosyal hayatında uyması gereken âdab-ı muaşeret kuralları ; sahip olması ve ruhunda taşıması gereken ulvi seciyeler ve güzel ahlaktır . Bediüzzaman'a göre edeb , Resulullah ( s.a.v.) in sünnet-i seniyyesidir.Yani Allah Resulünün yaşadığı gibi yaşamak , yaşantımızda , hal ve tavırlarımızda onu taklit etmek , O'na benzemeye çalışmak ve O'nun bize öğrettiği , tarif ettiği gibi yaşamak . Çünkü O'nun ahlakı en güzel , en mükemmel ahlaktır . Kur'ân ahlakıdır .
İnsan ahlakı güzelleştikçe güzelleşir , gerçek insan ve iyi insan olabilir . Kişinin iyi insan , toplumun iyi bir ferdi ve devletin iyi bir vatandaşı olabilmesi ; hem kendisine hem de diğer insanlara hayırlı bir şahıs olabilmesi güzel ahlak sahibi olmasına bağlıdır .
Güzel ahlak edeb nedir ?
Bediüzzaman Said Nursi Hz. , İşaretü'l İ'caz isimli eserinde ,
İnsan insanın fıtratında üç kuvvet ihlas edildiğini ve imtihan sırrıyla bu üç kuvvete şerian bir sınır çekilse de fıtraten herhangi bir sınır konulmadığını ve bu nedenle bu kuvvetlerden her birisinin tefrit ( normalden aşağı olma , tersine aşırılık ) , vasat ( orta yol , denge , ifidal , adalet ) ve ifrat ( aşırıcılık , ileri gitme , haddi aşma ) olmak üzere üç mertebeye ayrıldığını anlatır :
Birinci kuvvet : Menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye ( hayvani şehvet gücü ) dür . “ Kuvvet-i şeheviyenin tefrit mertebesi hamuddur ki , ne helâk nede harama şehveti ve iştihası yoktur . İfrat mertebesi fücurdur ki , namusları ve ırzları pâyimal etmek iştiyasında olur . Vasat mertebesi ise iffettir ( şehvet duygusunun haramdan uzak ve yalnız helali için kullanılması ) ki helaline şehveti var , harama yoktur …Kuvve-i şeheviyenin yemek , içmek , uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur . “
İkinci kuvvet : Zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye ( gazap ve öfke duygusu . ) “ kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi , cebanettir ( aşırı korkaklık ) ki korkulmayan şeylerden bile korkar . İfrat mertebesi tehevvürdür ( sonunu düşünmeden öfkeyle davranma ) ki ne maddi ne manevi hiçbir şeyden korkmaz . Bütün istibdatları , tahakkümler , zulümler bu mertebenin mahsulüdür . Vasat mertebesi ise şecaattir ( yiğitlik , cesaret ) ki , hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canın feda eder ; meşru olmayan şeylere karışmaz .
Üçüncü Kuvvet : Ne'f ( fayda ) ve zararı , iyi ve kötüyü birbirinden temyiz ( ayırmak ) için kuvve-i akliye-i melekiye ( akıl kabiliyeti ) dir . “ Kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabâvettir ( ahmaklık , anlayışsızlık ) ki , hiçbir şeyden haberi olmaz . İfrat mertebesi cerbezedir ( akıl ve zekayı doğruyu yanlış , yanlışı doğru gösterecek şekilde kullanma ) ki , hakkı batıl , batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur . Vasat mertebesi ise hikmet ( fayda ve maksada uygun olarak akıl duygusunun yerli yerinde kullanılması , hakkı hak bilip uymak , batılı batıl bilip kaçınmak ) ki , hakkı hak bilir imtisal eder ( emre uyar ) ; batılı batıl bilir içtinap eder ( sakınır ) .
İnsan fıtratındaki bu üç kuvvetin haiz olduğu dokuz mertebe içerisinde Allah Resulünün yolu , yani sünnet-i seniyyesi Kur'ân da “ Sırat-ı Müstakim “ ( dinin belirlediği dos doğru yol ; adalet ) olarak tabir edilen vasat mertebesi ; yani “ şecaat , iffet i hikmet mezcinden ( bütünleşmesinden ) ve hülasasından olan adl ve adalettir . “
Burada adalet kavramına da açıklık getirilmektedir . Demek ki adalet ; insan fıtratında bulunan kuvve-i şeheviye , kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye duygularının ifrat ve tefrit'e düşülmeksizin , Kur'ân da tarif edildiği üzere vasat mertebesinde muhafaza edilmesidir .
“ İtikatta da ta'til ( Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarını reddetme ) ifrattır ; teşbih ( Cenab-ı Hakkı yaratıklara benzetme , maddi olarak tasavvur etme ) tefrittir ; tevhid ( her şeyin bir olan Allah'a ait olduğunu bilme ve inanma ) vasattır .
Sonuç olarak , insan fıtratında mevut olan ve fıtri olarak sınırlanmayan bu üç kuvvetin vasat mertebesinde kullanılması “ edeb “ tir ki buda Allah Resulü ( s.a.v.) in Sünnet-i Seniyyesidir . Güzel ahlak ise edeb dir , sünnettir .
Ferdi ve toplumsal hayatta huzur , güven , emniyet ve esenliğin tesisi için “ edeb ” sarttır . Toplumda edeb'li insanların çoğalması , edebin yaygınlaşması şarttır .
İçinde bulunduğumuz karamsar tablo ve maruz kaldığımız sosyal sorunlar karşısında Prof Dr . İbrahim Ortaş “ bir şeyler oluyor , bir terslik var , nerde hata yaptık ? “ diyordu . Bize göre yaptığımız en büyük hata eğitim sistemimizde “ edeb “ e yer vermemiş olmamızdı .
İnanç ve ahlaki değerleri göz ardı etmemiz , inançsız yetişen bir nesilin başımıza hangi sıkıntıları açabileceğini görememiş olmamızdır . Türk Milleti bugün dini ilimlerden mahrum olarak yetiştirdiği çocuklarının ferdi ve toplumsal ızdırabını yaşıyor .
Sadi Şirazi “ az edeb , çok ilime müreccahtır ( tercih edilir ) “ derken herhalde yaşayacağımız sorunları görür gibiydi . Büyük İslam Alimi İmam Malik Hz . nin talebeleri hocalarının kendilerine % 80 edeb , % 20 ilim konularını anlattığını aktarmışlar . Demek ki edeb çok önemli . Hatta edeb olmadan tahsil olunan pozitif ilimler daha yakıcı bir hal alabilir . Edeb sahibi olmayan bir ekonomist devleti daha iyi dolandırır ve nasıl hortumlayacağını daha iyi bilir . Edeb sahibi olmayan elektronikçi bir terörist devletin güvenlik güçlerine daha tesirli mayın tuzağı hazırlayabilir…vs . Kısacası edeb olmadan sahip olunan bir ilim , yıkıcı , bozucu , karıştırıcı , mutsuzluk ve huzursuzluk kaynağı olabilir . Bu nedenle çocuklarımıza öncelikle edeb öğretmeliyiz .
Terbiye :
Doç Dr . Şadi Eren , insanın fıtratında çekirdek misal pek çok kabiliyetler taşıdığına , bu kabiliyetlerin müsbet yöne de , menfi ( olumsuz ) yöne de kanalize edilebi,leceğine dikkat çeker .
İnsan nefsi , fıtrattaki bu kabiliyetleri menfi yöne kanalize etmek istemektedir . Öyleri Hz . Yusuf (a.s.) bile “ nefsim her türlü kötülüğü ister , ancak merhamet sahibi Rabbim beni koruyor “ buyuruyor .
İnsandaki fıtri kabiliyetlerin müsbet / olumlu yöne kanalize edilmesi faaliyetine terbiye / eğitim diyoruz . En büyük terbiyeci ise Cenab-ı Haktır .
Eğitimin en büyük amacı insanların sahip oldukları kabiliyetleri açığa çıkarmak , geliştirmek ve müsbet yöne kanalize etmektir .
Sayın Şadi Eren insan nefsini bir tarlaya benzetmektedir . “ Münbit bir tarladan iyi mahsul almanın yolu , tarlanın iyi işlenmesinde geçer . Eğer tarlaya iyi bir bakım yapılmazsa , yabani otlar ve dikenler her tarafı istila eder . İşte insanın nefsi o münbit tarla gibidir . Eğer terbiye edilmezse , kötü kabiliyetler boy gösterir . Eğer iyi bir terbiyeden geçse , ondan çok istifade edilir . “
Din ve fen ilimleri birlikte okutulmalıdır :
Eğitim sisteminde , eğitim kurumlarında din ve fen ilimleri birlikte okutulmalıdır . Çünkü insan sadece akıl ve ceset'ten ibaret değildir . insanda ceset ve akılın yanı sıra ruh ve ruhun sahip olduğu pek çok duygu ve latifeler mevcuttur . Eğitim faaliyetleri ve bilgi edinmekle akıla ikna ve tatmin olmaya muhtaç olduğu gibi , ruhun , duyguların ve latifelerinde tatmin olmaya ihtiyacı vardır .
Bediüzzaman Said Nursi Hz . bütün insanlığa şu ikazı yapmaktadır :
“ Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir . Aklın nuru fünun-u medeniyedir .
İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. Bu iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri ( ayrıldıkları ) vakit , birincisinde taassub ,İkincisinde hile ve şüphe tevellüd eder . “ ( Münazarat )
Yani öğrenciye hem din ilimleri hem de fen ilimleri verilmelidir . Tek yönlü bilgilendirilen talebe gerçeğe ulaşamaz . Çünkü , vicdanı aydınlatan dini ilimlerdir . Aklı nurlandıran medeniyet fenleridir . Bu ikisinin birleşmesiyle gerçek ortaya çıkar . Bu iki kanat ile talebenin himmeti harekete geçer , uçar . Ayrıldıkları vakit birincisinden taassub , ikincisinden hile ve şüphe meydana gelir .


Bu Yazı 3536 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar