Eğitimde Çocuk Sevgisi
..        
“Eğitim, çocuğu sevmekle başlar” der Seneca. Babasını hiç görmeyen, annesini bir gözü görüp diğeri görememiş olan, dost düşman, hatta cansız bilgisayarların dahi kendisini tasdik ettiği Gül Yüzlü Öğretmenim!
Çocukken aldığın sevginin kaynağı deden Abdülmuttalib'e senin namına “dede” der, hürmet ederiz...
Dedeler, “Torunlarım bir ayaklansa da bastonumuzdan tutsalar” diyerek torunlarının hemen büyümesini isterler. Siz de dedenizin göz bebeği, her şeyiydiniz. Güzel yüzünüze kem gözler bakmasın, güvercin kalbi gibi huşyar olan yüreciğinize kimse acı bırakmasın diye kol kanat geren bir dedenin torunuydunuz.
Dedeniz Abdülmuttalib'in kimseyi oturtmadığı mindere oturtulmuş, nazlı nazenin bir kuş gibi şefkatle korunuyordunuz. Bunları, torunlarınız Hz. Hasan'a ve Hz. Hüseyin'e (r.a.) gösterirken de hatırlıyoruz. Demek sevgi önce yaşanacak ve sevgi kaynağı olan büyükler (dede, nine, anne, baba, kardeş, abla, ağabey, hala, teyze, amca, dayı vs.) tarafından yaşatılacak ki eğitim ve terbiye tam olsun...
Hani deve kaybolmuştu da sevgili dedeniz, sizi, onu bulmanız için göndermişti... Siz gecikince de soluğu Kâbe'de alıp “Allah'ım, kıymetli Muhammed'imi bana geri lütfet!” diye dua etmişti.
Az sonra siz deveyle birlikte çıkagelmiştiniz. Dedeniz sizi sevinçle kucakladı ve:
“Biricik yavrum!” dedi, “Senin için o kadar üzüldüm, o kadar feryat ettim ki, artık bundan sonra seni yanımdan asla ayırmayacağım ve yalnız başına bir yere göndermeyeceğim…” demişti.
“Dede sevgisi” görmüştünüz ve amcalarınıza:
“Oğlumu serbest bırakın! Vallahi ileride onun namı ve şanı büyük olacaktır...” diyerek, size uygulanan yasakları kaldırmıştı.
Kıymetli Öğretmenim (s.a.v.)! Ağlayan bir çocuk görseniz oturur, onunla ağlardınız. İnleyen bir annenin ıstırabını vicdanınızda duyar, kendinizi helak ederdiniz.
1- Abdurrahman Camiî, Şevahidün'n-Nübüvve.
Efendim, genellikle sabah namazlarının farzlarını yüz ayet okuyarak ve uzun kıldırmanızı bilen Ashab-ı Güzin size:
“Bugün niçin namazı hızlı kıldırdınız?” demişlerdi. Siz de:
“Ağlayan bir çocuk sesi duydum. Anne ve babasının üzüleceğinden endişendim! Duyacağı endişe ve heyecanı bildiğimden namazı hızlıca kılıp bitiriyorum.” 2 demiştiniz.
Dillere destan sevgi, merhamet, hoşgörünüzü anlamamızı sağladınız... Siz bizim öğretmenimiz olduktan sonra “anlattığını yaşayan öğretmen” olmamız gerekmez mi bizim de Canım Öğretmenim
“Eğitim çocuğu sevmekle başlar da, düşman olan kişilerin, hatta canınıza susamış kişilerin çocuklarını sevmek de neyin nesi!” der gibiyiz size Biricik Öğretmenim… Evet, Canım Öğretmenim… Bir savaş sonrası öldürülmüş olarak gördüğünüz düşman çocuklarına o kadar acımanız, çocukların masum ve suçsuz olduklarını söylemeniz, herhâlde insan ve çocuk sevgisinin en doruk noktası olmalı! Sevgide sınır tanımayan Güzel Öğretmenim! İyi ki siz varsınız... Yoksa biz sevgiyi ve sevginin “doğru” kullanılmasını nereden bilecektik? Siz bizim yürüyen dizlerimiz, tutan ellerimiz, bakan gözlerimiz olmasaydınız hâlimiz nice olurdu!
Yine Sizin o güzelim hayatınızda bugün çoklukla ihmal ettiğimiz, “Mum, dibine ışık vermez.” diyerek arkasına sığındığımız, kalkan yaparak ailemizi çocuklarımızı ihmale kılıf olarak sunduğumuz şeylerin de kendimizi aldatmaca olduğunu görüyoruz. Çünkü siz efendim, “bütün insanların kurtuluşu ve İslam'ın dünyaya yayılması” gibi yüce bir gaye için zihninizi yorarken, bu arada binleri bulan ve Arabistan'ın her tarafına dal budak salan ümmetinizin ahvaliyle hallenir onların işlerini düşünürken, çevrenizde bulunan yoksul ve fakir Müslümanları hiçbir zaman unutmamış, kendi çoluk çocuğunuzu, onların eğitim ihtiyaçlarını da ihmal etmemiştiniz. İlkini büyük görürken diğerini de küçümsememiştiniz değil mi efendim (s.a.v.)?
Ne zaman çocuk sevginiz hatırıma gelse, bu zamandaki vârislerinizden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin zalim savcıya beddua edeceği sırada çocuğunu görüp vazgeçmesi, âlemimde hayallenir! Ve derim ki kendime: “Sen bunları yaşamamışken, kendin için dahi toplanmamış, devletin zorunlu tutması neticesinde karşında bulduğun masum olan bu çocukları sevmekten başka silahın olabilir mi? Hiddetlenip saygısızlık yaptığımızda alacağımız netice de “sevgisizlik” olmayacak mı?” İşte, eğitimde sevginin ehemmiyeti!
2- Rahman, Prof. Dr. Afzolur, Siret Ansiklopedisi, İnkılap Kitabevi, c. 1, s. 70.
Bir vakitler, iki gündür okula gelmeyen öğrencimin ciddi anlamda rahatsız olduğunu, yataklara düştüğünü, sınıftaki arkadaşlarından öğrenmiştim. O sınıfın sınıf öğretmeni değildim, ama “iş eğitimi” hocasıydım. Velisiyle aramızda pek hoş olmayan konuşmalar da geçmişti. Aslını sorarsanız, velisinin hakaretleriyle onurum kırılmıştı… Haftada iki ders saati de olsa, bazen o çocukla da içimden bir sese kulak verip intikam almak istediğim de olmuyor değildi hani! Sizin çocuk sevginizi biliyordum bilmesine de, size ihanet edip, sizi bildikleri hâlde size eziyet eden Yahudilerin davranışlarına karşı davanıza hissiyatınızı karıştırmadığınızı da dinlemiştim. Lakin bir Yahudi çocuğunun hastalığında onu bizzat evinde ziyaret edip ailesinin gönlünü almanız beni ağlattı Ey Muallimim! Ben de sınıfta gayriihtiyarî sormuştum. İçimden başka bir ses: “Onu ziyarete git.” diyordu! Diğer ses de malum… İçimdeki bu kopan fırtınalardan sınıftaki öğrencilerimin haberi olmuyordu. Sınıfta bir ileri iki geri yürürken, evine ziyarete gidip gitmediklerini sordum. “Hayır” cevabı beni yüreklendirdi. Sanki içimdekileri öğrenciler biliyormuşçasına “Öyleyse…” diye bağırıvermiştim sevinçle. Sınıf bağırmamı, sevincimi anladıysa bile, nedenini merak ettiklerinden, içlerinden “Ahmet” isimli öğrencim:
“Ne öyleyse hocam?” dedi.
“Ne'si şu: Onu ziyarete gidelim!”
Ahmet sanki sınıfta sadece ikimiz varmışçasına:
“O kim?” dedi. Çocuğun adını dahi ağzıma alamıyordum:
“Orhan!” dedim, “Siz gelecek misiniz?”
“Hoppala, neden gelmeyeyim! Hani annesiyle…”
“Biz annesine değil, öğrencimize gideceğiz.”
“Ya kabul etmezlerse?...”
Doğru ya, bu ihtimal de vardı! Bu soru canımı sıkmıştı:
“Durun, telefon eder öğreniriz!” dedim, “Siz de telefonu var mı?”
“Kimin, Orhan'ın mı, evlerinin mi?...”
“Bakın” dedim. Kendime güven gelmiş, içimdeki malum sesi bastırmış olma zaferiyle devam ettim:
“Her ne kadar Orhan için gideceksek de, büyüklerinden izin almamız gerekir. Ben hemen arıyorum” diyerek numarayı sınıfta cep telefonumdan tuşlamaya başladım.
Herkes şaşkındı. Garip garip yüzüme bakıyorlardı. Kendi aralarında “Annesi inatçıdır, kabul etmez. Cık cık, olmaz” diye başlarını iki yana sallayanlara bakınca ben de pek inanmıyordum! Belki de malum ses galip gelmek için beni yönlendirmek istiyordu... Çalıyordu, ama açan yoktu.
“Açmaz hocam! Sizin cep telefon numaranızı biliyordur, açmaz.” Ben:
“Bu üçüncü çalışı. Açmazsa biz de tekrar aramayız; n'apalım, nasip değilmiş. Siz arkadaşınıza anlatırsınız.” dedim. Daha cümlem bitti ki telefondan gelen “alo” sesiyle irkildim. Ellerim titremeye, diz bağım çözülmeye, tüylerim diken olmaya başlamıştı.
“Alo hocam, buyurun!” dedi telefondaki ses. Allah, Allah! Ne oluyordu bana? Kendimi toparlayarak:
“Orhan'ın annesi misiniz?” dedim
“Evet, buyurun hocam!” dedi. Sesinde kırıklık falan yoktu. Çok da kibardı doğrusu…
“Öncelikle çocuğunuzun rahatsızlığından ötürü 'geçmiş olsun' deriz. Şu anda dersteyiz. Belki derste aramamamız gerekirdi, ama Orhan'ın hastalığını öğrenir öğrenmez dayanamadım! Arkadaşlarıyla, aramanın doğru olduğunu düşündük. Rahatsız etmiyoruz ya!” dedim.
“Ne münasebet hocam, çok memnun oldum! Pek sizin aramanıza ihtimal vermezdim. Hatta telefon çalınca tereddüt ettim, 'Acaba hoca mı arıyor?' diye… Neyse, geçenki konuşmamızdan sonra…”
Sözünü kestim:
“Biz Orhan için evinize gelip 'geçmiş olsun' diyeceğiz, arkadaşları da gelmek istiyorlar. Ne dersiniz?” dedim. Kadın önce cevap vermedi. Kekeleyerek:
“Aa, anlamadım hocam, kusuruma bakmayın!” dedi. “Allah aşkına anlamıştınız.” diyemedim! Tekrar ettim:
“Sınıf arkadaşlarıyla bugün akşamüzeri okul çıkışında size gelip Orhan'ı ziyaret etmek istiyoruz. Uygun mu sizce de?” dedim
Telefondan ses gelmiyordu. Ama biraz sonra iç çekmelerinden de anlayabildiğim kadarıyla ağlıyordu:
“Çok memnun oluruz, lütfen şeref verirsiniz!” dedi.
Teşekkür ederek Orhan'a selam söyledik, konuşmamızı tamamladık. Sınıfta bağırmalar:
“Hocam büyüksün! Ver elinizi öpelim…” gibi laflar arasında, konser yöneten şef gibi bir el hareketimle sınıf bir anda sustu:
“Ne alacağımızı, nasıl gideceğimizi konuşalım!” dedim. Planladık. Gittik.
Orhan bizi kapıda, sırtında battaniyeyle karşıladı. Ana-oğul ağladıkları, gözlerinin kızartılarından belli oluyordu. Hediyelerimizi bıraktık. Tüm arkadaşları adına gelen beş temsilci, öğrenci arkadaşlarının ona yazdığı kısa iyi dilek kâğıtlarını verdiler. Anne ve oğlu birbirine bakıp ağlamaya başladılar. Annesine:
“Sizi üzen nedir?” diye sordum.
“Sizin yaptığınız bu davranış, bizi kendimize getirdi. Sizden her şey için özür dilerim!” dedi.
Ben, “benim de yanlışlarım olduğunu, çalışmasını getirmeyen öğrencilere biraz daha toleranslı davranmam gerektiğini, çünkü çalışma araç gereçlerinin parayla alındığını, ailelerin o anda paraları olamayacaklarını da hesaba katmam gerektiğini” söyledim. Helalleştik...
Canım Öğretmenim! Siz Yahudi çocuğuna gitmeseydiniz acaba, bunları bize anlatan meslektaşımız öğrencisine ziyarete gider miydi? Ne güzel yapmışsınız! Bakın bize, enaniyetimizi kırıp yeni gönüller fethine çıkmaya başladık inşallah... Sizin insanlara karşı şefkatli ve hoşgörülü olmanız daha nice gönüller fethetmiştir, ediyordur ve edecektir de, değil mi Biricik Öğretmenim?...
Hani bir bayram sabahı camiden dönüyordunuz... Sokakta bayramlıklarını giyinmiş, oynayan çocuklar görmüştünüz de, geride kirli ve eski elbiseler içinde diğerlerini seyreden bir çocuk hemen dikkatinizi çekmişti. Yüzünüzdeki sevinç hemen kaybolmuştu. Siz başkalarının derdini dert edinmeyi bize öğreten “En Güzel Öğretmenim iz”in kalbi nasıl hüzünle dolmazdı... O küçük meleğe:
“Oğlum, sen niçin arkadaşlarına katılmıyorsun?” diye sormuştunuz.
Küçük melek hüzünle:
“Ey Allah'ın Elçisi! Benim annem babam yok.” deyivermişti. Sizin üzüleceğinizi bilmeden... Bilse belki de söylemezdi… Ya da bağrınıza başını koyarak, hıçkırarak derdini gözyaşlarıyla içinize akıtırdı. Sizin için bu kadar yeterliydi çünkü…
Çocuğun elinden tutarak evinize götürmüştünüz. Temizlenip cici cici elbiseler giydirilmiş olmaz mıydı, cebine de bayram harçlığı konmaz mıydı tarafınızdan? Elbette konulmuştu...
O küçük meleğin yüzünü gül kokulu avuçlarınızın içine alarak, reddi mümkün olmayan ve bizi gıpta ettiren, “Ah keşke biz olsaydık!” dedirten, dünyanın içindekileri ve dışındakileri bize verseler ellerimizin tersiyle “hayır” demekten çekinmeyeceğimiz o muhteşem teklifi yapmıştınız:
“Bundan sonra babanın ben, annenin Ayşe, Hasan'la Hüseyin'in de kardeşlerin olmasını ister misin?”
“Evet, ey Allah'ın Elçisi, eveeet!” 3
Biz de istiyoruz öğretmenim, biz de... Sizinle olmak için dünyanın içindekileri değil, cenneti dahi reddederek biz de istiyoruz!
Sevinç içinde ok gibi fırlayan küçük melek, sokağa, oyun oynayan diğer meleklerin arasına karışmıştı.
“Az önce hüzünlü, kanatları kopmuş melektin; şimdi ayakların yerde değil, kanatların pır pır ediyor!” dercesine:
“Ne oldu sana böyle?” dediler. Küçük şanslı, mutlu melek:
“Allah'ın Elçisi babam, Ayşe annem, Hasanla Hüseyin de kardeşim oldu!” deyince, diğer melekler biz gibi kıskanmamışlar olabilir miydi hiç?...
Bir çocuk görünce gül yüzünüz neşe ve sevinçle dolar, onu tutup kollarınıza alır, okşar severdiniz. Onlara selam verir, hâl hatırlarını sorardınız...
Sınıfımızın beden eğitimi derslerinde öğrencilerimiz koşu yarışları yaparken seni taklit etmek adına onlarla yarışıyoruz. 4 Çünkü bir keresinde yarış yapan çocukların arasına katılmış, onların neşesine ortak olmuştunuz ya... Canımız yoluna feda, canpare öğretmenim! Biz de seni anmakla, mesleğini icra etmekle biraz huzur bulsak da seni arzuluyoruz. Bilhassa kendi çocuk ve torunlarınıza çok düşkün olmanız, “İstenirse, mum, dibine ışık verir.” dedirtiyor bize!
Çocuklara beden diliyle sevgi aktarmanız da bizi çok etkiledi Güzel Öğretmenim. Çocukların başını okşamanız, yüzünü avuçlarınızın içine almanız, hatta bir dizinize Hasan'ı diğer dizinize de Usame'yi alıp bağrınıza basarak: “Allah'ım, bunlara rahmet et!” diye dua etmeniz bize rehber olmaktadır.
3- Gerçeğe Doğru, c. 1, s. VII34.
4- Algül, Prof. Dr. Hüseyin, Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed, s. 89.
KAYNAK:Taktak, Nedim, “PEYGAMBERİM BİRİCİK ÖĞRETMENİM” Nesil Yayınları, İstanbul 2007.

Bu Yazı 2423 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar