Ekonomik Kriz Bizi De Yutmasın
..        

İnsanlığın Ulaştığı
Hayranlık Verici Nokta

Yirmi birinci yüzyılda insanoğlunun terakki ederek geldiği nokta, hayret ve hayranlık oluşturacak düzeydedir. Çağımızda, insanın fıtri istidatları inkişaf ederek olgunlaşmış; insan beyni ve diğer kabiliyetleri en verimli ve en üretken seviyeye yükselmiştir. Harika icatlar ile bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, insanın gururunu, kendine olan güvenini artırmış, “benlik” duygularını kuvvetlendirmiştir. İnsanoğlu her geçen gün kendisini daha büyük, daha güçlü, daha ulaşılmaz ve daha yenilmez olarak görmeye başlamıştır. “Ben” merkezli hayat anlayışı her geçen gün daha fazla yayılmakta; kendi menfaatinden başka değer tanımayan ve kendisinden başka kimseyi sevmeyen insanların sayısı hızla çoğalmaktadır. Yeni icatlar ve buluşlar, insan yaşamını kolaylaştırmakla birlikte; aynı oranda hayatımızdaki sorunları da çoğaltmaktadır. İleri teknoloji ürünü vasıta ve cihazların hayatımıza girmesi, insanın kendi hayatına olan müdahalesini ve mücadelesini azaltmıştır. Ekonomik hayatta üretim ve tüketim sistemlerinin yapısal özellikleri, insanı her geçen gün daha fazla monotonlaş- tırmakta ve insanoğlunu hızla makineleş- tirmektedir. Bir taraftan üretim ve tüketim sürekli artarken; diğer taraftan bireyin sosyo-ekonomik hayatta tutunabilme, ayakta kalıp geçinebilme ve daha rahat bir hayat sürebilme şartları da ağırlaş- makta ve geçim sıkıntısı şiddetlenmektedir.

Seküler Mutluluk Reçetesi

Çağımız insanına mutluluk reçetesi olarak takdim edilen sekülerizm(dünyevileşme) akımı, insani değer yargılarını altüst ederek “çıkar ve menfaat sağlamaya endeksli” bir hayat anlayışını insanlığın başına bela etmiştir. Nazarını sadece dünyevi değerlere yönelten insanlar, hayatın asıl gayesini ve dünyaya gönderiliş nedenlerini unutarak; dünyanın maddi ve geçici yüzünde boğulmuşlardır. Dünya pastasından daha fazla pay alabilmek; dünya zevklerinden ve nimetlerinden daha fazla faydalanabilkmek; daha meşhur, şan-şöhret, makam-mevki sahibi olabilmek; daha rahat ve konforlu bir hayat yaşayabilmek vs. hayatın asıl gayesi olarak algılandı ve bütün dikkatler, meraklar, himmet ve gayretler bu anlayışla harcanır oldu.
Bugün artan maddi imkanlarla fiziki yaşam kolaylaştırılsa da; insani değerler aşınmakta, manevi bağlar çözülmekte ve artan nüfusa karşın; insanoğlu, hızla yalnızlaşmaktadır. İnanç ve ahlaki değerlerdeki aşınma, insan ruhunun manevi tatminsizliğini en üst düzeye çıkarmıştır. Günümüz insanının yaşadığı hayattan aldığı zevk ve lezzet azalmakta; sıkıntı, stres, bunalım, depresyon vs. her türlü psikolojik rahatsızlıklar hızla çoğalmaktadır. İnsanın maddi varlığını esas alıp, maneviyatını ve ruh dünyasını ihmal eden meteryalist hayat anlayışı, insanın sadece maddi varlığını yani cesedini nazara alıp; kalbin ve ruhun manevi ihtiyaçlarını görmezden geldiği için; insanı, tatminsizlik uçurumundan iterek ruhsal sorunlar bataklığına düşürmüştür.
Makro düzeyde ise; üretim ve tüketimdeki hızlı artış, ham madde, doğal kaynak, enerji vb. üretim girdilerine olan talebi çok büyük boyutlara ulaştırmış; hem de yeni pazarlar ve yeni tüketici kitleleri bulunmasını zorunlu kılmıştır. Bu iki faktör, kuvveti esas alan küresel güç odaklarının yaşadığımız dünyayı savaşlar, zulümler, zorbalık- lar, tecavüzler, ateş, kan ve gözyaşı alnına çevirme- lerine yol açmıştır.
Dünya üretim ve ticari devleri insanı insan olarak değil, insanı “tüketici olarak görmekte ve ilişkileri bu yaklaşımla şekillendirmekteler. Sürekli büyüyen, büyüdükçe azgınlaşan, azdıkça daha da hırslanan ekonomi devleri, doymak bilmeyen sürekli büyüme duygularını tatmin edebilmek için, tüketici (yem) haline getirdikleri insanoğlunu yutmakta.

Tüm modern iletişim araçları ve reklamın her türlüsü kullanılarak, insanlar sürekli tüketmeye yönlendirilmekte, yeni yeni ihtiyaçlar icat edilerek insan bir nevi tüketim kölesi haline getirilmekte ve insana “tükettikçe mutlu olacağı” ne kadar tüketirse o kadar mutlu olabileceği fikri aşılmak- tadır. Sürekli psikolojik baskı ve yönlendirmeye maruz kalan zavallı insan, sürüklendiği tüketim çılgınlığı sonucunda düştüğü borç /taksit bataklığında boğulmaktadır.

Tükettikçe mutlu olacağına inandırılan zavallı insan, “azalan marjinal fayda” konusu gereği bir süre sonra sahip olduğu tüketim seviyesinden haz almamaya başlıyor… Ve haz alabileceği yeni argümanlar bulmaya çalışıyor. Mutlu olmak için daha fazla zevk, daha fazla lezzet, heva ve hevesle hitap edecek yeni fanteziler… vs. derken nefis balığı yutmuştur zavallı insanı.

Hayat Yolculuğu

İnsanoğlu, dünya denizinin dev dalgaları arasında savrulan, batmakla çıkmak arasında çırpınıp duran çaresiz bir gemi gibidir. Geçim telaşı, çoluk–çocuk derdi, gelecek endişesi; mal-mülk, makam-mevki, şöhret hırsı; hastalıklar, musibetler, husumetler; karşılanamamış ihtiyaçlar, tatmin edilememiş arzu ve duygular; çözülememiş sorunlar, sıkıntı, stres, bunalım… meyhaneler, hapishaneler, hastaneler vs. derken rahata ve huzura eremeden; henüz işlerini bitiremeden, gözleri açık bir halde göçüp gidiyor dünya misafirhanesinden.
İnsanın telaştan kendini bile unutup; dünya meşguliyetleri arasında kaybolduğu bir anda bir sela veriliyor ve “falanca oğlu/kızı filanca hakkın rahmetine kavuşmuştur” deniyor. Ve bitirilmeyi bekleyen önemli pek çok işi yarım kalıyor. Uğrunda ömür sermayesi tüketilen dünya hayatı artık bitmiştir. Mal-mülk, makam-mevki, şan-şöhret, eş–dost, çoluk–çocuk kabir kapısında terk ediyor insanı. Ve insan birkaç metre kefen bezine bürünüp, tüm dünyevi değerlerinden arınıp giriyor mezara.
Kabir, son durak değil, sonsuzluğun (sonsuz hayatın) başlangıç noktasıdır. Fani dünya hayatının bittiği yerde, sonsuz ahiret hayatı başlamıştır. Artık görev ve hizmetler bitmiş, harman hasat ve ücret dönemi başlamıştır. İnsan dünyada iken ne ekmiş ise, burada şimdi onu biçecektir. Kurulan büyük bir mahkemede, muhakeme edilecek dünya hayatında ki kazanç veya kayıplarına göre hüküm giyecektir. Ya ebedi bir cennet saadetini kazanacak veya cehennem azabı ile tecziye edilecektir.

Zerre miktar iyiliğinde, zerre miktar kötülüğün de zayi olmadığı, boynuzlu koçtan boynuzsuz koçun hakkının sorulduğu bu çok hassas mahkeme de, mazhar olduğu nimet ve fırsatların hesabını verememekten bunalan insanoğlu, “keşke toprak olsaydım” da bu muhakemeye maruz kalmasay- dım diyecek. Keşke, keşke, keşke diye diye kaçırdı- ğı fırsatlara ağlayacak. Perişan haldeki insanın ümit ışığı ve tutunabileceği dal ise sadece Ezel–Ebed Sultanının sonsuz şefkat ve merhameti ile Sevgili Habibi’nin (Sav) ümmetine olan muhteşem şefkati ve şefaati olacaktır.

Günümüz İnsanı
Mutsuz ve Huzursuzdur

Çağımız insanı, tüm bunları unutmuş ve başına geleceklerden habersiz gibidir. Dünya denizinde her zamankinden daha büyük fırtınalara maruz ve daha büyük dalgalarla boğuşmak zorundadır. Yaratıcının en mükemmel eseri ve yeryüzündeki halifesi olan o muhteşem insan, hayvandan da aşağı mertebelere düşerek bir köpek balığına (nefis, heva ve heveslerine) yem olmuştur. Bugün insanoğlu mutsuzdur, huzursuzdur ve kendini güvende hissetmemektedir. Bütün mevcudiyeti ile dünyaya yöneldiği halde; dünya saadetinden mahrumdur. Dünya saadetini kazanabilmek uğruna feda ettiği ebedi ahiret saadetinden ise zaten vazgeçmişti. Artık insan, hem dünya saadetinden mahrum; hem de ebedi ahiret saadeti tehlikeye girmiş olan acınacak bir haldedir. Ayakta kalabilme endişesi ve hayatını sürdürebilme telaşı içerisindeki insan, tatminsizlik ve huzursuzluk bataklığından kurtula- bilmek için tutunacak bir dal ve bir çıkış yolu arayışı içerisindedir.

Acımasız dev dalgalar karşısında her an batma tehlikesi yaşayan ve sığınacak güvenli bir liman arayan zavallı bir gemiyi andıran insanoğlunun dünya denizinin fırtınalarından korunabilmesi, mutlu ve huzurlu olabilmesi, kainatın ve kendisinin yaratılışındaki sırları öğrenmesi, hayatın mahiyeti- ni doğru algılaması ve “ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim, beni bu aleme gönderen Zat benden ne istiyor, akıbetim ne olacak?” gibi sorulara doğru cevaplar bulmasına ve yaratılış ve bu dünyaya gönderiliş amacına uygun yaşamasına bağlıdır.

Dünyanın Üç Farklı Yüzü

Sosyo-ekonomik ve psikolojik sorunlar girda- bında boğulan çağımız insanının hastalıklarına Kuran’dan reçeteler sunan Bediüzzaman Said Nursi, dünyanın üç farklı yüzüne dikkat çeker ve dünyanın ve hayatın mahiyetinin doğru algılanma- sı ve yaratılış amacına uygun davranılması gerekti- ğini söyler:
“Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.
Birinci Yüzü: Esmâ-i İlâhiyeye bakar, onların âyineleridir. Bu yüze zeval ve firak ve adem giremez; belki tazelenmek ve teceddüd var.
İkinci Yüzü: Âhirete bakar, âlem-i bekaya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde bâki semereler ve meyveler yetiştirmek var; bekaya hizmet eder, fâni şeyleri bâki hükmüne getirir. Bu yüzde dahi mevt ve zeval değil, belki hayat ve beka cilveleri var.
Üçüncü Yüzü: Fânilere, yani bizlere bakar ki; fânilerin ve ehl-i hevesatın maşukası ve ehl-i şuurun ticaretgâhı ve vazifedarların meydan-ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fena ve zeval, mevt ve ademin acılarına ve yaralarına merhem için o üçüncü yüzün iç yüzündeki beka ve hayat cilveleri var.” (Yirmidördüncü Mektup)

İnsan, dünyanın Esma-i ilahiye’ye bakan birinci yüzü ve ahiretin tarlası olan ikinci yüzü ile ilgilenecektir. Maddi ve fani mahiyetteki üçüncü yüzüne ise kalben bağlanmayacak, esma-i ilahiye ve ahiret namına bakacaktır.
Maneviyata ve uhrevi işlere lakayt kalarak, ekonomi odaklı ve “ben” merkezli bir hayat yaşayan çağımız insanı, maalesef sırf bu dünya için yaratılmışcasına bütün dikkatini dünyanın maddi, fani, heva ve hevese hitap eden üçüncü yüzüne yöneltmekte ve tüm himmetini dünya işlerine sarfetmektedir.
Rabbini tanıması ve ebedi cennet saadetini kazanabilmesi için verilen harika duyu organları ve duygularını, maddi ve manevi teçhizatını, her an düşüp kırılabilecek cam parçası hükmünde olan fani dünya için kullanmaktadır. İşte insanın en büyük yanılgısı ve en önemli sınav ve dava konusu budur.
İnsan hayatı “mutfak-tuvalet-yatak odası üçgeninde” telef edilecek kadar ucuz, basit ve anlamsız değildir. Yüce Yaratıcı, “Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar ve bana ibadet etsinler diye yarattım” Buyuruyor. Bir başka ayette ise “Biz insanları en güzel bir biçimde (ahsen-i takvim üzere) yarattık.” Buyurmaktadır. Allah insanı en mükemmel şekilde yaratmıştır. İnsan, Allah’ın çok harika bir sanatı ve kudretinin nazik ve nazenin bir mucizesidir. Allah, insanı bütün esmasının cilvelerine mazhar, esmaül hüsnaya ayine, bu alemin küçük bir numunesi, kainatın fihristesi ve haritası mahiyetinde yaratmıştır. İnsan, mahiyeti itibariyle küçük bir alem gibidir.

İnsanın Yaratılış Gayesi

Allah, sınırsız cemal ve kemaldeki isim ve sıfatlarının cüz’i birer yansımasını, insan fıtratında da yaratmıştır. İnsan nefsi ve enaniyeti Esma-ül Hüsnanın bir ayinesi mahiyetindedir. Ta ki insan fıtratına yerleştirilen Esma-ül Hüsnanın cüz’i numuneleri ile alemlerin Rabbi olan Yaratıcısının sınırsız isim ve sıfatlarını algılayabilsin. Kendi cüz’i sıfat ve kabiliyetlerini kıyas yapıp, Allah’ın sınırsız isim ve sıfatlarını keşfederek Rabbini tanısın, onu sevsin, ona itaat ve ibadet etsin. Mesela insanda görme duyusu olmasaydı, Allah’ın “her şeyi gören” sıfatını anlayamazdı. İnsanda işitme duyusu olmasaydı, Allah’ın “her şeyi işiten” sıfatını bilemezdi. Eğer bize cüz’i bir kudret verilmeseydi, “Allahın sınırsız kudretini” algılayamazdık. Doğuştan kör olan bir insana menekşenin güzelliği- ni veya kırmızı rengi tanıtamayız. İnsanlar anlaşıl- ması zor hakikatleri misallerle, kıyaslamalarla, insan akıl ve fehmine yakınlaştırıp daha kolay anlayabilirler. İşte, insanın mahiyetindeki enenin asıl vazifesi de; kainatta Esma-ül Hüsnanın sırlarını keşfetmek, sonsuz cemal ve kemalat sahibi Allah’ın sınırsız ilim ve sıfatlarının cilvelerine ayinelik ve şahitlik etmektedir. Allah, insanı kainat kitabını okuyabilecek; Alemlerin Rabbini tanıyıp Onu sevecek; O’na itaat ve ibadet edecek; kainatı temaşa ederek esma-ül hüsnanın tecellilerini anlayabi- lecek; Allah’ın sonsuz keremi ile sunduğu nimetle- rinden istifade edip, şükredecek; mükemmel cihazlarla, harika duyu ve organlarla donatmıştır. Cenab-ı Hak, insana giydirdiği maddi ceset elbisesinin yanı sıra insanı, akıl, kalp, vicdan, hayal, hafıza, şefkat, muhabbet/sevgi, merak vb. pek çok manevi cihazlarla duygu, his ve latifeler ile donatmıştır. İnsan, Yaratıcısı tarafından kendisine verilen bu maddi ve manevi cihazları kullanış şekline göre yücelmekte ve ta alay-ı illine kadar çıkabilmekte; veya veriliş amacına aykırı kullana- rak emanete hıyanet edip, ta esfeli safiline (aşağıların aşağısına) kadar düşebilmektedir. İnsanın bu aleme gönderilmesinin asıl amacı, ilim ve dua vasıtasıyla kendisine verilmiş olan bu fıtri cihaz ve kabiliyetleri geliştirerek; Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini tanıması, Allah’ı sevmesi ve Allah’a kulluk görevini yapmasıdır.
Bu aleme gönderiliş amacına uygun davranan bir insan, hem kendisi hem çevresi hem de Yaratıcısı ile barışık olacaktır. İşte huzur ve mutluluğun sırrı buradadır. İnsanın Sanatkarı, mühendisi ve Yaratıcısı olan Allah, insanın fıtratına uygun olan huzur ve mutluluk tarifesini Kur’an vasıtasıyla insanoğluna vermiştir ki; mutluluğun reçetesi Allah’a iman ve Resulallah’ın Sünnet-i Seniyyesine uygun yaşamaktır.
Çağımız insanı dünyevileşme tufanıyla içine düştüğü nefsani arzular bataklığında, bu aleme niçin gönderildiğini unutmakta, dünyanın esma-i ilahiyenin aynası ve ahiretin tarlası olan yönleriyle ilgilenmeyerek sadece maddi, fani ve nefsani yönü ile ilgilenmekte, Yaratıcısından gafil bir halde, hem ebedi ahiret hayatını karartmakta, hem de dünya saadetinden mahrum kalmaktadır. Gerçekten de günümüz insanı, dünyevi heva ve hevesleri ile nefsinin arzularının esiri olmuş ve dünyanın maddi ve fani yüzünde boğulmuş gibidir. Nefis canavarı insanı yutmuş; dünya ve ahiret saadetini mahvetmiştir.

Kriz ve Kıtlık Dönemleri

İnsanın uhrevi(ahirete yönelik) işlere karşı ihmalleri, ubudiyette lakaytlığı, dini hizmetlerde fütur göstermesi, dünyevi mal ve kazançların sarsıntı geçirdiği ve geçim derdinin baş gösterdiği ekonomik kriz ve kıtlık dönemlerinde daha da artmaktadır. Kriz veya kıtlık karşısında fazla paniğe kapılmak, dünya işlerinin gereğinden fazla derdine düşmek, insanı dünya için ahiretini ihmal ve hatta feda etme uçurumuna düşürebilir.
2008’de ortaya çıkan küresel ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiği söylense de, halkın çok olumsuz etkilendiği de biliniyor. Krizin söylentisi bile, piyasaların daralması için yetti. Gelecek hakkında endişelenen insanlar, bir taraftan harcamalarını kısıp talebi minimum düzeye indirirken, diğer taraftan harcamalarını kısıp talebi minimum düzeye indirirken, diğer taraftan finans kurumlarının ve piyasaların krizden etkileneceğini düşünen mudiler bankalardan para çekmek piyasalar para arzını daralttılar. Paralar finans kurumlarından yastık altına doğru kaymaya başladı. Talep ve para arzındaki bu ani düşüş üretimi de etkiledi. İşletmeler kapasite kullanım oranlarını düşürdüler ve işçi çıkarmaya başladılar. Öte yandan döviz kurlarındaki hızlı yükseliş, ihracatın parlayan yıldızını söndürdü ve ihracatta hızla azalmaya başladı.
Ekonomik kriz Türkiye’yi belki gerçektende teğet geçecekken, bazı çevrelerin krizi hükümeti yıpratmak için bir koz olarak kullanmaya kalkışmaları krizin etkilerini daha da derinleştirdi.
2008 yılında 90 bine yakın işyeri kapandı. İşsizlik hızla arttı. Halkın satın alma gücü düştü. Borç ödeme kabiliyeti zayıfladı. Harcamayı kolaylaştırarak tüketimi teşvik eden kredi kartları, insanların olmayan paralarını veya gelecekteki ama henüz gelmemiş olan gelirlerini harcamalarına yol açtı. Kredi kartlarının aylık%4-5 oranındaki gecikme faizleri ise bankalar için çok tatlı ve kolay kazanç, kart sahipleri için ise acı birer kayıp oldu. Son ödeme tarihinde, geri ödemeler yapılamayınca ya asgari ödeme tutarı ödenerek kalan bakiye için yüksek oranlı ceza faizleri ödendi, ya da hiç ödenemeyen kart borçları katlanarak büyümeye devam etti. Bazen de biriken borcu kapatmak için yeni borçlanmalara gidildiği için borç bataklığına saplandıkça saplandılar. Sonuç ise tam bir sosyo–ekonomik felakete dönüştü. İntiharlar, boşanmalar, soygun ve hırsızlık olayları çoğalmaya başladı.
Ekonomik krizin yol açtığı yıkım mali konularla sınırlı kalmadı. Belki daha da önemlisi yol açtığı psikolojik etkilerdir. Ekonomik krizin meydana getirdiği ilk ve en önemli psikolojik etki, gelecek endişesinin yayılmasıdır. İnsanlar sahip olduğu ekonomik değerlerin bir kısmını kaybedeceği, ekonomik gücünün zayıflayacağı, hayat standardı- ının düşeceği ve geçim sıkıntısının artacağı vehmine kapılarak gelecekleri hakkında endişelen- meye başlarlar.
Ekonomik kriz sürecinin yol açtığı geleceğe yönelik endişeler nedeniyle, insanlar kendilerince hemen bir kısım tedbirler alma, bir şeylerden kısma, bir şeyleri ileriki kara günler için saklama gereği duyarlar. İnsanların doğabilecek sıkıntıları ve gelecek kara günleri öngörüp, bazı tedbirler almaları “kara günler için, ak akçeler” saklamaları, masrafları kısıp imkanların bir kısmını gelecek için saklamaları çok güzel ve takdir edilecek davranış- lardır. Gelecek endişesi insanoğlunun fıtratında vardır. Fakat Allah, “gelecek endişesi duygusunu” insana ebedi ahiret hayatını düşünüp cehennem- den kolay olması ve cenneti kazanabilmesi için vermiştir. Yoksa bu güzel duyguyu bütün himmeti- ni fani dünya hayatına sarfetmesi için vermemiştir. Ekonomik krizin en önemli psikolojik etkisi: Sonsuz ahiret hayatını kazanmak üzere insan fıtratına yerleştirilen “gelecek endişesi” duygusunu yanlış kullandırması ve dünyevi işlere yöneltmesidir.
İmanı zayıf insanların Cenab-ı Hakk’ın Rezzak ve Rahman isimlerine itimatları azalır, dünyanın ağır külfetini zayıf omuzlarına yüklenmeye çalışırlar. Kriz döneminde iktisat ve kanaat azalmakta, hırs ve israf artmaktadır. Krizin yıkıcı etkisinden korunmak içinde pek çok değer yargısından tavizler verilmektedir.

Ekonomik Kriz
Önemli Bir Fitne Kaynağıdır

Ekonomik sıkıntıların çağımız insanı için en büyük fitne ve tehlikelerden birisi olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman Said Nursi, talebelerine yazdığı bir mektupta konu hakkında şunları söylemektedir:
“Endişeli sual: Bu âhirzaman fitnesinde açlık, ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, biçare aç ehl-i imanı, derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor. Acaba, herşeyde hattâ kaht azâbında ehl-i iman ve mâsumlar için bir veçh-i rahmet ve kader-i İlâhî cihetinde adalet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl-i iman, hususan Risale-i Nur talebeleri bu musibete karşı iman ve âhiret hesabına ne cihetle istifade edip nasıl davranacaklar ve mukavemet edecekler?
Elcevap: Şu musibetin en ehemmiyetli sebebi, küfran-ı nimet ve şükürsüzlük ve nimet-i ilâhiyenin kıymetini takdir etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakîm, nimetinin, hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük nimet olan ekmeğin hakikî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve nimetiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakikî şükre sevk etmek hikmetiyle, Ramazan gibi riyazet-i diniyeye riayet etmeyen şükürsüz insanlara bu musibeti verip, aynı hikmet için adalet etmiş.
Ehl-i iman, ehl-i hakikat, hususan Risale-i Nur talebelerinin vazifesi, bu musibetli açlığı, Ramazan riyazet-i diniyesinin tarzındaki açlık, gibi vesile-i iltica ve nedamet ve teslimat yapmaya çalışmaktır. Ve zaruret bahanesiyle dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydan vermemektir. Ve aç fakirlere acımayan bir kısım zengin ve bazı ehl-i maaş dahi Risale-i Nur’u dinleyip, bu mecburî açlık, hissiyle açlara merhamete gelip, zekâtla yardımlarına koşmaktır. Ve nefsini güzel yemekler- ile şımartan, serkeş eden ve hevesat-ı rezile ve tuğyanlara sevk edip sarhoş eden gençler dahi, Risale-i Nur’un irşadıyla, bu hâdiseden merdane istifade ederek, fuhşiyat ve günahlardan ellerini bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyanlarını kırdığı vesilesiyle taate ve hayrata girip, o hâdiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp lehlerinde istimal etmektir.
Ve ehl-i ibadet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarzda gelmiş ve şüpheli mal hükmünde ve mânen müşterek olan erzak-ı umumiyeden helâl olmak için miktar-ı zaruret derecesine kanaat ediyorum diye bu mecburî belâya bir riyazet-i şer’iye nazarıyla bakmaktır. Kader-i İlâhiyeye karşı şekvayla değil, rızayla karşılamaktır.” (Kastamonu Lahikası-95.m)
Üstad Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası isimli eserinde yer alan başka mektuplarında da şöyle demektedir: “Derd-i maişet sersemliğiyle, ekser halk âhiret işlerine ikinci derecede bakmalarından, ehl-i dalâlet istifade edip onları avlıyorlar. Risale-i Nur şakirtleri kanaat ve iktisat düsturlarıyla bu manevî hastalığa da mukabele ederler inşaallah.” (Kastamonu Lahikası-108.m)
“Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht ve galâ ve açlık, ve zaruret, yaşamak damarını şiddetiyle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyat-ı ulviye-i diniyeyi bir derece susturmaya vesile olup, ehl-i dalâlete yardım ediyor. Herkes midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakikatten ziyade ekmeği düşünüp hayata, yaşamaya, yardıma koşup vazife-i hakikiyesini ikinci derecede bırakır. Buna karşı Risale-i Nur’un şakirtleri bir uzun Ramazan nazarıyla bakıp, keffaretü’z-zünûb ve bir riyazet-i şer’iyeye çevirebilirler. Alenen nakz-ı sıyamla Ramazan’ın hürmetini kıran bedbahtlara gelen o musibet, mâsumları da incitir. Fakat Risale-i Nur şakirtleri ve mâsumları, o musibeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyazete kalb ederler, kanaat ve iktisatla karşılarlar.” (Kastamonu Lahikası-119.m)
Yukarıdaki ifadelerinden de anlaşılacağı gibi, Bediüzzaman Hazretleri, geçim derdinin şiddetlen- diği kriz ve kıtlık dönemlerinde, insanların dünya işlerinin derdine ve geçim telaşına düşerek kulluk görevlerini unutup, uhrevi işlerini ihmal edebilecek lerinden; iman ve Kur’an hizmeti ile meşgul olan ehl-i hizmetin de hizmete dair işleri geri plana atarak, hizmette fütur gösterebile- ceklerinden endişe etmekte ve bu menhus tehlikeye karşı uyarmaktadır.

Kriz Bizi Yutmasın

Bizler bir nefis muhasebesi yaparsak, Bediüzza- man’ın dikkat çektiği tehlikenin farkına varır ve en- dişelerinde haklı olduğunu görürüz. Zira ekono- mik kriz ortaya çıkıp, gelirimiz biraz azalma- ya, satın alma gücümüz düşmeye, borçlarımız çoğalma ya başlayınca hemen alışık olduğumuz yaşam standardının düşmesinden çekinerek sahip olduğu muz dünyalıkları kaybetmekten korkup hemen dört elle dünyaya sarılıveriyoruz.
Krizin olumsuz etkisini en hafif şekilde atlatmak için elbette bir yerlerden kısıp, bir şeylerden feragat ve fedakarlık yapmak, bazı harcamalardan vazgeçmek gerekiyor. İşte o an hemen aklımıza “hizmet” geliyor. Sanki kısıntı yapılacak ilk yer arasıymış gibi hemen hizmete olan maddi ve manevi desteğimizi azaltıveriyoruz. Oysa kısıntı yapılabilecek pek çok masraf kalemleri ve vazgeçebilecek pek çok israflarımız varken, biz nefsimizden, keyfimizden, lüksümüzden değil hizmetimizden ve uhrevi işlerimizden kısıyoruz. Bu ise bizi Rezzak-ı hakikinin ve Rahman’ın tevfikinden, bereketinden mahrum bırakıyor ve ekonomik krizin yıkıcı etkilerini bizim hakkımızda daha da şiddetlendiriyor.

Dünya ve Ahirete Kıymetleri
Oranında Değer Vermeliyiz
Her şeye kendi değeri kadar kıymet verilmesini tavsiye eden Üstad Bediüzzaman, uhrevi işlerin baki elmaslar, dünyevi işlerin ise kırılacak cam parçaları gibi olduğunu belirterek, dünya için ahiretin unutulmaması ve ahiretin dünyaya feda edilmemesi ikazını yapmaktadır:
“Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki: Dünyayı bir misafirhane-i askerî telakki etsin ve öyle de iz'an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telakki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızayı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, daimî bir elmasın fiatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâkî umûr-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı taleb ve hâkeza şedid hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâkî elmas fiatlarını vermek demektir.” (Dokuzuncu Mektup)
“Dünya mâdem fânidir. Hem mâdem ömür kısadır. Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem mâdem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem mâdem dünya sahibsiz değil. Hem mâdem şu misafirhâne-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem mâdem “Le yükellifullahu nefsen illa vüs’ahe” sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhâne sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.”
(Onaltıncı Mektup)


Bu Yazı 2842 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar