Entelektüel Sermaye
..        
Entellektüel sermaye, potansiyel olarak mev- cut olan, ancak atıl olarak pasif hale getirilen bilgile rin kinetiğe dönüştürülmesidir. Var olup ancak görünmeyen bilgi potansiyeli olarak da tanımlana- bilir entellektüel sermaye.
Entelektüel sermayede mevcut bilgi, hammad- dedir. Eğer bu hammadde işlenip ürün haline geti- rilmezse ki, buna bilgi ürünü diyebiliriz, o zaman bu mevcut bilginin hiçbir değeri yoktur. Tüm örgüt lerdeki çalışanların içinde oldukça değerli bilgilere sahip bireyler bulunmaktadır. Ancak bu bilgilere sahip olan örgütün üyelerini tanıyıp keşfetmek “insan kaynakları yönetimi” nin görevi olmalıdır.
Klasik anlamda personel yönetimi devri çoktan sona ermiştir. Zira küresel anlamda sürekli gelişme ve değişime açık olan bir rekabet dünyasında yaşamaktayız. Her alanda bu rekabet sürecine direnç gösterecek insan kaynaklarına ve onların müktesebatı olan entellektüel sermayeye oldukça fazla ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yüzden, kurum ve örgütlerdeki insan sermayesini stratejik bir yöne- tim anlayışıyla deşifre ederek onlarda var olan mevcut bilgileri bilgi ürünü haline getirmeliyiz. Bunun için modern anlamda stratejik yönetimin doneleri devreye sokulmalı ve objektif kriterlerle adama göre iş değil işe göre adam anlayışıyla liyakatlı elemanlar tespit edilmeli ve onların bilgi dağarcığından faydalanılmalıdır.
Bugün ülkemizde yukarıda belirtilen prensip uygulanmadığı için mevcut potansiyelimiz atıl kalmış ve daha da vahimi kendilerine bu ülkedeki kadrolarda yer bulamadıkları için “beyin göçü” olgusuyla başka ülkelerin önemli kademelerindeki layık oldukları yerlere göçmüşlerdir. Bunlardan bir tanesini örnek olarak vermek istiyorum. Birkaç ay önce üniversiteyi temsilen Avrupa Birliği sürecin- de başlatılan Erasmus Programı çerçevesinde konferans ve seminer vermek için Almanya-Nurnberg yakınlarındaki Erlangen Üniversitesi'ne gitmiştim. Bağlantı kurduğumuz üniversitenin ilgili bölümündeki kürsü başkanı bir Türk profesördü. Oldukça onur duymuştum. İki doktorası olan ve oldukça etkin ve yetkili bir kişi konumunda olan bu profesör, daha önce Türkiye- deki bir üniversiteye başvurmuş ancak ideolojik nedenlerle kabul görmemiş. Adam Türkiye'de yer bulamayınca Almanya'ya gitmiş ve liyakatlı olduğundan kürsü başkanlığına kadar ulaşmış. Hiçbir ideolojik saplantısı olmayan ve gerçek anlamda bilim adamı sıfatını taşıyan bu değerli profesör, şimdi bu üniversitede önemli görevleri yürütmekte ve hatta tüm dünyadaki bilim adamlarını ilgilendiren “DAAD Bursları”nın tespitinde jüri üyeliği yapmaktadır. Şimdi bizim üniversitelerimizin neden dünyadaki ilk 500 üniversiteye girmediğinin sebebini anlayabiliyor muyuz?
İdeolojinin ve nepotizmin hakim olduğu eleman seçiminde tüm ülkenin olumsuz bir şekilde etkilendiği unutulmamalıdır. Seçilen elemanların liyakatlı olmaları ve üstlendiği görev ve sorumlulukları hakkıyla yerine getirmelerine fırsat verilmeli ve onların ham bilgilerini bilgi ürünü haline getirecek zemin hazırlanmalıdır. İdeolojik kriterlerin arka plana atılması ve meziyetlerin ön planda tutulmasıyla gerçek anlamda iş yapacak elemanların yetiştirilmesine ön ayak olunması gerekmektedir. Bunun için topyekün bir eşgüdüm halinde çalışılmalı; “ben merkezli” değil; “biz merkezli” bir yönetim anlayışıyla bilgi paylaşımı ve bu bilgilerin potansiyelden kinetiğe çevrilmesi esas olarak benimsenmelidir.
Entelektüel sermaye veya kapital aslında çok zeki olan ülkemiz insanında uzak olan bir sermaye değildir. Var olan bu bilgi sermayesinin fırsat tanınarak gün yüzüne çıkarılması ve bilgi ürünü haline getirilmesi ameliyesine ihtiyaç bulunmak- tadır.
Bu Yazı 2352 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar