Fakirliğe Çare: Zekat Fonu Projesi
03.05.2015        

FAKİRLİĞE ÇARE: ZEKAT FONU PROJESİ

 Mehmet Abidin Kartal

 

 

 

Zekat ve fitre uygulaması, toplumsal bir ibadettir. Bu yüzden fakirlerin ve diğer ihtiyaç sahiplerinin şahsiyetlerinin rencide edilmesini önlemek için toplumsal bir organize gereklidir. Bu toplumsal organizenin gerçekleşmesi için, Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde bir ‘Zekat Fonu’ kurulmasını teklif ediyorum.  İslâm hukukunda zekâtın toplanması işleminin ve dağıtılmasının devletin kontrolünde yapılması ifade edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) döneminden başlayarak kamu otoritesinin gözetim ve denetiminde olan zekât gelirleri zekât fonu kurma teklifimizin hayata geçirilmesi durumunda tekrar aslî niteliğini kazanacaktır. Bu sayede, zekâtın toplum hayatındaki fonksiyonu istenilen seviyeye ulaşacaktır. Zekât fonunun kurulması ile asr-ı saadetten başlayarak devam eden asırlarca kamu gözetiminde tahsil edilen zekâtın tekrar aslî hüviyetine kavuşması sağlanacaktır

İnsanlar ekonomik olarak eşit bir şekilde yaratılmamışlardır. Her toplumda zenginler de vardır, fakirler de... Aslında toplumun ahenkli işleyişi için bu farklılık bir bakıma da gerekmektedir. Çünkü sosyal bir varlık olarak yaratılan insanların birbirleriyle ilişki içinde olmaları, yardımlaşmaları ancak bu farklılıkla mümkündür. Diğer taraftan insanların bazısı zenginliği, kimisi de fakirliği ile sınanmaktadır. Öte yandan herkes helâl rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır. Allah kiminin rızkını genişletir, kiminkini de daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu kapatmak için de zenginlerin fakirlere “zekât” vermesini farz kılmış, faizle onları sömürmelerini de yasaklamıştır. Bu formül ile hem yoksullar onurlu bir hayat seviyesine ulaşabilir, hem de iki tabaka arasındaki çatışma potansiyeli, sevgi, şefkat, saygı ve kardeşliğe dönüşür. Kur’ân’ın bu çözümü dünyadaki yoksulluğu ortadan kaldıracak kadar etkili bir yoldur.

İslâm’da, dinî vecibeler içinde namazdan sonra en büyük önem ve kıymet, zekâta verilmiştir. Gerçekten de namaz, dinî hayatın direği, İslâmî hayatın teminatıdır. Zekât ise, sosyal hayatın dayanak noktasıdır. Namaz kılınmayan bir toplumda dinî yaşayış zayıflayıp sönmeye yüz tutacağı gibi, zekât emrinin tatbik edilmediği bir toplumda da sosyal huzur, sosyal adalet, birlik ve beraberlik kalmaz. Fakir ve zengin sınıflar arasında dayanışma ve yardımlaşma ortadan kalkar; sevgi ve saygı duyguları yok olur. Günümüz toplumlarının hâli buna açık bir delildir. Namaz ve zekât, biri kişinin iç dünyasını, diğeri de dış dünyasını düzenleyici iki ana direktir. Zekât, zenginlerin fakirlere yaptıkları basit bir yardım değildir. Zekât fakirin, zenginin malında olan bir hakkıdır. Allah, bu hakkı imtihan için zenginlerin malının içine koymuştur. Zekât, zengine emanet olarak bırakılmış fakire ait bir hediyedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şu şekilde belirtilmiştir: “Mü’minlerin mallarında dilencinin ve dilenmeyen fakirin bir hakkı vardır.” (Zâriyât, 19). Fakiri bulmak ve ona hakkını vermek görevi zengine aittir. Fakir, kapı kapı dolaşıp da zengin arayacak değildir. Zekâtı ödenmemiş bir mal, içinde “emanet” bulunduğu ve o an da “hıyanet” üzere bulunulduğu için temiz ve helâl olmaktan çıkar. Aslında zahiren “helâl” yolla kazanılmış olsa bile, emanet yerine ulaştırılmadığı için bu zenginlik gayri meşru bir varlık hâlini alır. Zekâtı ödendiğinde mal da temizlenmiş olur. Bu yüzden Efendiler Efendisi, (sav) “Malınızı zekâtla temizleyin.” buyurarak tüm Müslümanlara ilân etmişlerdir.

Mallar, gelirler zekatla temizlenmediğinde, bunun acı akıbetini dünyada bile görüyoruz. Kavgaların, savaşların, ekonomik ve sosyal krizlerin, huzursuzlukların kaynağının biri zekatın verilmeyişidir. Çünkü zekat verilmediğinde zengin ile fakir arasındaki uçurum genişlemektedir.

Bediüzzaman, toplumdaki kavgaların ve fesadın asıl kaynağı olarak aşağıdaki iki kelimeyi ifade ediyor.

Birinci kelime: “Ben tek olsam, başkası açlıktan ölse bana ne.”

İkinci kelime: “İstirahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim.”

Birinci kelime benmerkezciliği, ikinci kelime de çıkarcılığı sembolize eden düşünce ve davranış kalıplarıdır.

Bediüzzaman, birinci kelimeye karşı zekât kurumunu vurgulayarak zenginin fakiri düşünmesini önemsiyor. İkinci kelimeye karşı da üretmeden para kazanmayı sağlayan paranın satılmasını, yani faizi onaylamayarak reçetesini sunuyor.

Zekat zengini fakirin yanına, fakiri de zenginin yanına yaklaştıran en önemli ve en latif bir vesiledir. İslam “sen çalış ben yiyeyim” veya “ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne!” gibi bencil ve kendini düşünme anlayışlarını temelinden reddetmek suretiyle toplumun veya toplumların alt ve üst tabakası arasında doğabilecek olumsuzlukların önünü, daha işin başındayken almakta ve üst tabakanın şefkatli tavırlarına alt tabakadan saygı ve muhabbetle mukabelenin doğabileceği zemini göstermektedir.

İslâm toplumlarında görülen sosyal ve ekonomik bozukluklar ve çarpıklar ve bundan doğan yıkıcı fikir cereyanları ve her türlü sefaletin yayılmasında en büyük rolü zenginler oynamaktadır. İslâm toplumları zekât kurumunu gerçek manasıyla işler halde tutamadıkları için, bir çok sosyal ve ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu sebeple, İslâm toplumlarının her bakımdan istikrar ve huzuru temin eden yardımlaşma kurumları (zekât, sadaka v.b.) üzerinde önemle ve ısrarla durmaları gerekmektedir.

İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) 1987’de “Türkiye’deki zekât potansiyeli”ni araştıran bir toplantı düzenlemişti.. Toplantının amacı, eğer Türkiye’de “altın ve gümüş”, “petrol ve madencilik”, “ticaret”, “tarım ve hayvancılık” ile “sınaî mallar”dan öngörüldüğü miktarlarda zekât toplanacak olsa, bunun genel toplumsal refaha ve yoksulluğun giderilmesine ne gibi bir katkısının olacağını tespit etmekti. Çıkan sonuç çarpıcıydı: Hesaplanan potansiyeller üzerinden zekât verilecek olursa, elde edilecek kaynakla kamu harcamalarının önemli bir bölümü karşılanacağı gibi, yoksul ve muhtaç kesimlere transfer edilecek mal ve para ile yoksulluk da tamamen ortadan kalkacaktı. Bugün ülkemizdeki zekât potansiyeli hakkındaki bilgiler, konu ile ilgili belgeler araştırmacılar tarafından derlenmiş, halka açık ilmî toplantıda sonuçlar üzerinde tartışılmış, toplantı metinleri “Türkiye’de Zekât Potansiyeli” isimle kitap haline getirilerek yayınlanmıştır

Türkiye’de bugün yaklaşık 10 milyar doların üzerinde zekât potansiyeli olduğu tahmin edilmektedir. Bu potansiyelin verilmesi gereken yerlere verildiğini düşündüğünüzde, zenginle fakir arasındaki uçurum kapanır, toplum mutlu ve huzurlu olur. Bu yüzden bugün potansiyel zekatın aktif hale dönüşmemesi,  çoğu vermesi gerekenler tarafından verilmemesi bir bakıma insanların çoğunluğunun mutluluğuna, huzuruna karşı çıkma anlamı taşıyor. Halbuki zekâtın verildiği, faizin olmadığı, karz-ı hasenin ( Kur’ân muhtaç olan insanları iflâsa sürükleyen faiz yerine, “karz-ı hasen” denilen bir toplumsal kurumu önermektedir. Bu, ihtiyaç sahiplerine borç vermektir. Karşıdaki insan eğer borcunu ödeyemeyecek durumda ise, onun borcunun silinmesi bile tavsiye edilmektedir) yaygınlaştığı bir toplumda, kin ve düşmanlık yerine, sevgi, saygı, şefkat, huzur, mutluluk vardır.

İslâm’da, dinî vecibeler içinde namazdan sonra en büyük önem ve kıymet, zekâta verilmiştir. Geçmiş yıllarda ülkemizde ‘Namazda Diriliş Seferberliği ‘ başlatıldığını biliyoruz. Bu konuda faaliyetler devam ediyor. Bunun yanına,  toplumda gerçek huzur ve refahın sağlanması için  ‘Zekatla kaynaşma seferberliğinin’ başlatılmasını öneriyorum. Toplumlardaki yabancılaşmalar, bencillikler, yalnızlaşmalar, ekonomik ve sosyal bunalımlar insanların bir arada bulunamamalarından, paylaşma duygularının dejenere olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanlardaki paylaşma, başkalarına faydalı olma, diğergamlık duyguları toplumdaki kaynaşmayı, sonuçta huzuru, refahı sağlar. Bu duyguların müşahhas karşılığı Allah’ın emri olan zekatın uygulanması ile kendini gösterir. Zekât olmazsa olmazdır. Ancak zekâtın yanında sadaka da, infak da, karz-ı hasen de ibadettir. İbadetin şeklinden ziyade asıl olan ibadetlerdeki gayeyi ve anlamı idrak etmek olmalıdır. ‘Zekatla kaynaşma seferberliğinde, zekâtın hangi gaye ve maksada binaen İslam’ın emri olduğunu anlatılmalı ve bu yönüyle Müslümanların toplumsal sorumlulukları hatırlatılmalıdır.

Türkiye’de, İslâm âleminde, hatta bütün dünyada ‘Zekâtla kaynaşma seferberliği’ başlatılmalıdır. Bu seferberlik başlatılırken, toplumun her kesiminde zekat bilinci anlatılmalıdır. Camilerde, okullarda, kahvelerde, insanların toplu olarak bulundukları ortamlarda organizasyonlar yapılarak, işin ehli kişiler tarafından bilgilendirme ve bilinçlendirme toplantıları, konuşmaları yapılmalıdır. Basın ve yayın organları bu seferberliği manşetten vermeliler. Dünyanın her yerinde yoksulluk, açlık, güçlünün güçsüzü ezmesi, savaş, şiddet ve zulüm var… Bu problemlerin çözümü, faizsiz ekonomi, zekâtın ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmada uygulanma imkânı bulması, ekonomik hayatta ahlâkî ilkelerin, dürüstlüğün, haram, helâl anlayışının dikkate alınması ile çözülecektir. Bu çözüm yolları basın yayın organlarında, sosyal medyada bilinçli olarak gündeme getirilmelidir. Böylece toplumda bir kamuoyu meydana gelmesi sağlanmış olur.

Türkiye’de diğer İslam ülkelerinde, Müslümanların yaşadığı her toplumda önemli bir zekât ve fitre potansiyeli mevcut olmasına rağmen, bu potansiyel tam anlamı ile kullanılamamaktadır. Çünkü pek çok Müslüman, zekât ile mükellef olduğunun dahi farkında değildir. Bunun için de, zekâtını ödememektedir. Zekatla kaynaşma seferberliği ile zekat potansiyeli aktif hale gelmiş olacaktır.

Zekât ve fitreler çok büyük oranda ferdî bir görev olarak algılanmaktadır. Müslümanların çoğu bu zekât ve fitreleri kendi belirledikleri yoksullara vermeleri suretiyle değerlendirilmektedir. Her şeyden önce tek tek fertlerin ihtiyaç sahiplerini ve yerlerini tam olarak tespit etmesi mümkün değildir. Zekât ve fitrenin sadece ferdî bir ibadet olarak değerlendirilmesi sebebiyle ise, toplumsal yönü giderek gözden kaçtığı gibi zekât ile ilgili yükümlülüklerde kimi ihmalkârlıklar da olmuştur. Pek çok Müslüman, zekât ile mükellef olduğu hâlde, mükellef olmadığını sanmıştır. Böylece, toplumsal yönü göz ardı edilen zekâtlar ödenmemiş, bu önemli dinî sorumluluk fark edilmemiştir.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Türkiye’de yapılan zekat potansiyeli sonucu çarpıcıydı: Hesaplanan potansiyeller üzerinden zekât verilecek olursa, elde edilecek kaynakla kamu harcamalarının önemli bir bölümü karşılanacağı gibi, yoksul ve muhtaç kesimlere transfer edilecek mal ve para ile yoksulluk da tamamen ortadan kalkacaktı. Kalkmadığına göre zekat potansiyeli aktif hale gelmemektedir. Yani zekat verilmemekte veya doğru yerlere verilmemektedir.

Kur’an ve sünnete göre, zekâtın toplanması bir kamu görevidir. Tevbe suresinin 103. ayetinde bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den zekâtın toplanması istenmiştir; bu da toplumsal bir organizasyon ile bu işin yapılabileceğine işaret eder.

“O müminlerin mallarından zekât al ki; onunla kendilerini günahlarından arındırmış ve mallarını bereketlendirmiş olursun. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe suresi, 9:103)

 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabından Muaz bin Cebel (r.a.)’ı Yemen’e gönderirken, zekâtları toplamasını istemiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Muaz, zenginlerine, mallarından alınıp fakirlerine dağıtılmak üzere zekât ibadetinin farz kılındığını söyle. Bunu da kabul ederlerse, onların mallarının zekâtını alırken, içinden en iyilerini alma, en kötülerini de alma, orta olanından al.”(Buhârî, Zekât, 1)

Zekat ve fitre uygulaması, toplumsal bir ibadettir. Bu yüzden fakirlerin ve diğer ihtiyaç sahiplerinin şahsiyetlerinin rencide edilmesini önlemek için toplumsal bir organize gereklidir. Bu toplumsal organizenin gerçekleşmesi için, Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde bir ‘Zekat Fonu’ kurulmasını teklif ediyorum.  İslâm hukukunda zekâtın toplanması işleminin ve dağıtılmasının devletin kontrolünde yapılması ifade edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) döneminden başlayarak kamu otoritesinin gözetim ve denetiminde olan zekât gelirleri zekât fonu kurma teklifimizin hayata geçirilmesi durumunda tekrar aslî niteliğini kazanacaktır. Bu sayede, zekâtın toplum hayatındaki fonksiyonu istenilen seviyeye ulaşacaktır. Zekât fonunun kurulması ile asr-ı saadetten başlayarak devam eden asırlarca kamu gözetiminde tahsil edilen zekâtın tekrar aslî hüviyetine kavuşması sağlanacaktır.

Zekatın Kur’ân-ı Kerîm’de harcanacağı yerler sekiz ayrı başlıkta toplanmıştır. “Sadakalar (zekâtlar); Allah’tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, zekât işinde çalışanlara, kalpleri İslam’a ısındırılacaklara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalmışlara aittir.” (Tevbe suresi, 9:60)  

Onun için müstehak olanlar arasında adaletli bir dağıtımın yapılması gerekir.’Zekat Fonu’ uygulamasıyla, ihtiyaç önceliklerini dikkate alarak zekât ve fitrelerin ayette belirtilen yerlere göre dağılımının yapılması sağlanacaktır. Bu uygulamayla zekâtların toplanması ve dağıtılması, aynı zamanda Müslümanlar arasında yardımlaşmanın profesyonelleşmesi anlamına da gelmektedir.

Zekat fonu projesi uygulamaya geçtiğinde,  zenginler zekatlarını fona yatıracaklar, ihtiyaç sahipleri zekat almak için başvuruda bulunacaklar veya fon yetkilileri devletin ilgili kurularıyla koordineli çalışarak zekat almaya ihtiyacı olanları tespit edecektir. Fon da bu ihtiyaç sahiplerine zekatı dağıtacaktır. Ülkemizde mülteci olanlarda bu fondan faydalanarak sıkıntıya düşmeyecekler.  Diyanet İşleri Başkanlığı, her ilde ve ilçede, Zekat Fonu şubeleri açarak, zekat toplama ve dağıtımını hızlı ve organize şeklinde yerine getirecektir.  Zekat Fonu sayesinde, çok uzak ve farklı ülkelere ulaşılması sağlanarak, mazlum, mağdur ve ihtiyaç sahiplerine yalnız olmadıkları duygusu verilecektir. Bu da İslam ülkeleri ve diğer ülkeler arasında kardeşlik ve dayanışmayı artıracaktır.

‘Zekat Fonu’  İslam dünyasında da gündeme gelerek, uygulama zemini bulmalıdır. Böylece,  Zekat müessesesinin fakirliği ve yoksulluğu ortadan kaldırma ve azaltma amacı yerine getirilmiş olacaktır. Bütün İslam ülkelerinde ‘Zekat Fonu’ müessesesinin kurulduğunu, bu fonların işbirliği içinde olduğunu düşünün, sosyal barışın sağlandığını, ekonomik ve sosyal adaletsizliklerin ortadan kalktığını göreceksiniz. Türkiye bu hayırlı işe öncülük etmelidir. Yeni Türkiye’ye, öncü Türkiye’ye bu yakışır.

Bugün İslam dünyasında veya başka dünya ülkelerinde açlıktan ölenlerin sayısı istatistiki rakamlar içerisinde yer alıyorsa bu insanlık için utanç belgesidir. Eğer, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir”, hadis-i şerifini, aile ve toplum hayatında yaşasaydık, zekâtla mallarımızı temizleseydik, zekâtın yanında sadakanın, infakın, karz-ı hasenin de ibadet olduğunu unutmayıp yerine getirseydik dünyada açlık olur muydu? Savaşlar, ekonomik ve sosyal krizler yaşanır mıydı? 

“İşte kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu kitap, müttakîler (takva sahipleri) için doğru yolu gösteren kitaptır. O takva sahipleri ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (Bakara suresi, 2:2-3)

“Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.”(Hadis-i Şerif)


Bu Yazı 3167 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar