Farklılık Şuuru ve Üslup Bütünlüğü (Nevzat Köseoğlu)
27.01.2015        

FARKLILIK ŞUURU VE ÜSLÛP BÜTÜNLÜĞÜ

Nevzat Köseoğlu

 

 

 

Her kültür, diğerlerinden farklı görünmek temayülündedir. Farklılık şuuru olarak isimlendirebileceğimiz bu temayül, toplumun bütün hayat tezahürlerini başka kültürlerden ayrı olmaya, değişik bir üslûp kurmaya yöneltir. Millî kimlik yahut kişilik dediğimiz bu farklı oluş, düşünce biçiminden, kılık kıyafete, tavır ve davranış biçimlerinden, eğitime, eğlenceye kadar hayatın her saha ve safhasında görünür.

Millî kimlik veya kişiliği oluşturan bu farklılıklarda anlam birliği ve üslûp bütünlüğü vardır. Bu birlik ve bütünlük, aynı toplumun aynı imana bağlı kalarak – aynı mukaddesler sistemi içinde- aynı hayat şartları içinde bu farklılıkları gerçekleştirmesinden doğar. Olgun kültür, hayatın her sahasında üslûp birliğini kurabilmiş, başkalarından farklılığını gerçekleştirebilmiş olandır. Güçlü kültür, hayatın bütününde karşılaştığı sürekli değişiklikleri, yenilikleri kendi mukaddeslerine göre şekillendirebilen, kendi üslûbuna katabilendir.

Hayat üslûbundaki bütünlüğün bozulması kültürel yaratıcılığın kaybolmakta olduğunu gösterir ve kültürel zaafı artırıcı bir tesir yapar. Kültürel bütünlükte bir parçalanma varsa, kişiye ve topluma bir kimlik kazandırılamıyorsa yahut silikleşmişse, kültürün bütününe ait bir problem var demektir.

Bütünlüğü olan bir kültürün saygı, sevgi, korku, neşe, keder, coşkunluk gibi insani heyecanlarını ifade biçimi aynı üslûp içinde gelişir. Türk gibi saygı gösterip, Japon gibi ağlamak, İngiliz üslûbunda kederini açıklamak sağlıklı bir kültür ve kişiliğin işareti değildir. Ayrıca, hayatın bir bütünlüğü vardır ki, yani aynı üslûp içinde yaşanması gerekir ki saygınızı bir insana başka türlü, diğerine bir başka türlü ifade edemezsiniz. Ne yazık ki kültürümüzde bu tür çelişkileri çokça yaşamaktayız. Günümüzün görgü kuralları ile namaz üzerinde karşılaştırmalı kısa bir düşünce, bu bütünlüğün değerini kavramamıza yardımcı olabilir.

Namaz bir ibadettir; müslümanın iman tazelemesinin, Allah’tan olan korku ve saygısını bir kere daha idrak etmesi ve bu yolla nefis murakabesi yapabilmesinin yoludur. Bu ibadetin belli bir biçimi vardır. Kıyamda eller öne bağlı olarak durulur. Buna, bizim kültürümüzde, “el pençe divan durmak” denilir; büyük saygı ve korku duyulan şahsiyetlerin karşısında böyle durulur. Bir teslimiyet, emre amade oluş ifadesidir ki, huzurunda durulan hüküm sahibidir.

Halbuki günümüz muaşeretinde, emre amade oluş, saygılı duruş, eller yana yapışık vaziyetteki “hazırol” duruşudur. Günümüz insanları, el pençe divan durmayı kitaplardan öğrenilmiş bir deyim olarak bilirler, hayatlarında bu duruş yoktur. Bu yüzden, korku, saygı gibi duyguları uyandırmaz yahut ifade etmez. Çünkü bu duyguları temsil eden duruş biçimi okuldan askerliğe kadar hep hazırol duruşu olarak öğretilmiştir ve görülmüştür ve yaşanmıştır.

Bu noktada kültürün üslûbunda bir farklılaşma olmuştur. Hayatında birçok kereler saygı duruşunda bulunmuş olsa da, el pençe divan durmanın namazdaki anlamını, namaz kılana ayrıca anlatmak, telkin etmek gerekir ki, bu duygular kişide yoğunlaşabilsin.

Namazın diğer rükünlerinden olan, rûku ve secde de ileri derecede saygı ve korkunun kulluğun bir ifade biçimidir. İnsanlığın genel kültürel gelişmesi, insanın insan önünde eğilmesini ve secde etmesini insan onuru ile bağdaşmayan bir davranış olarak görmüş ve bazı ilkel toplumlar hariç, kaldırmıştır. Bir süreden beri bu toplumlarda rûku ve secde Tanrıya tahsis edilmiş bulunmaktadır. Ancak, bu hareketlerin ifade ettiği anlamı bilmek ve duyabilmek gerekir.

Eski kitaplarımız bu telkinleri yaparken, namazda en büyük padişah huzurundasın, diye ikaz ederler ve şöyle anlatırlar: Adam Muhiddin Arabî’ye gelmiş, her namazda bir hatim indiriyorum, demiş. Belli ki, adam namaz kılarken Allah’ın huzurunda olduğunu hissedememekte ve sadece ve süratle okumaktadır. Adama der ki; bir süre namaz kılarken karşında benim durduğumu düşün; benim huzurumda kıyam, secde ediyormuşsun gibi kabul et. Sonra bir sürede Peygamberimizin huzurundaymışsın gibi namaza devam et. Bir müddet sonra adam gelir: İlk safhada ancak yarıya kadar okuyabildim, ikinci safhada bir sureyi bitiremedim. Allahın huzurunda olduğumu düşündüğümde ise dilim tutuldu namazı tamamlayamadım.

 

KAYNAK:                                                                                                                                                         

Nevzat KÖSEOĞLU, Milli Kültür ve Kimlik, Ötüken Neşriyat A.Ş, İstanbul, 2003 (Syf:27-30)

 


Bu Yazı 2147 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar