Felsefeyi niçin sevmiyoruz
..        
Cenab-ı Hak, hikmeti gereği, her varlıkta farklı esma türlerinin sonsuz ve farklı oranlardaki tecellileriyle yansımıştır. Bu farklı tecellilerden dolayı sayılamayacak kadar çok farklı türler ve farklı sınıflar varlık sahnesine çıkmıştır. Hatta öyle ki, aynı tür varlıkların bile içerisine “dereceler” serpiştirilmiştir. Bu derecelerdeki çeşitlilik de, aynen türler de olduğu gibi, sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü derecelendirenin bakış açısına göre değişebilecek birçok süper-esnek değer yargısı ve değerlendirme yöntemi vardır. Bunun yanı sıra her derecelendirme sisteminin içinde, en büyükler ve en küçükler diye tarif ettiğimiz iki ucun arasında sonsuz mertebeler halk edilmiştir. Yani her nesne ve her tür kendi içinde sonsuz sayıda basamaklar, mertebeler bulundurur… Bu haliyle âlem, sonsuzun içine sonsuzların sığdırıldığı, sayısızın içinde sayısızların sıralandığı korkutucu bir güzelliğe yani “celal”e sahiptir.
Durun, henüz işimiz bitmedi. Daha derinlere iniyoruz…
Aslında bu “derecelendirmeleri” de bir standarda oturtmak çok güçtür. Tam “Her taş yerini buldu, her şey yerli yerine oturdu” derken, bir farklı bakış, bir değişik algılayış bütün derecelendirmelerinizi altüst edebilir. Mesela, doğru noktayı yakaladığınızda en büyük, en küçük oluverir. Veyahut yanlış bir yerden bakınca en küçük, en büyüğe dönüşebilir. Sanat açısından bakıldığında bir sivrisinek kartalla yarışıp, onu geçebilir. Küçücük vücudunda kartalın kocaman vücudunda bulunmayan bir muhteşem sanat taşıyor olabilir. Ve gene bir avuç altın, sarraf gözlerin önünde bir çuval topraktan daha değerlidir. Toprağın ağırlığı önemli değildir. Ancak o da insan nazarındaki bu değerine rağmen, toprak gibi hayata menşe olamaz. Hayata menşe olmakta da toprak, altından ve hatta elmastan bile büyüktür.
Görüldüğü gibi gözümüz önündeki alemde her türlü küçüklük ve büyüklük nispidir. Bulunduğunuz konuma göre büyüklük ve küçüklüğün tarifi, tanımı değişebilir. Esasında doğru ve yanlış noktalar diye tarif ettiğimiz “akıl rasathanelerimiz” de en az halet-i ruhiyelerimiz kadar değişkendir… Bir kararda kalmaz, bir tavırda bağlanamazlar…
Bu ilginç hal, insanın mahiyetindeki bir garip sırdan da bize haber verir. Evet, insan çok değişken ve kararsızdır. Bu yüzden değer yargıları da çok kararsızdır. Zamanla, tecrübeyle, neticeyle, önyargıyla değişebilir. İyiden kötüye, kötüden iyiye geçebilir. Bu değişkenliğin, Ezelî ve Ebedî olan ve hiç değişmeyin bir Zat'ın (c.c.) vahyi ile sabit bir noktaya bağlanması gerekir. Eğer bağlanmazsa kaoslar kaçınılmaz olur…
Bu sebeple, Bediüzzaman'ın tarifiyle, “hikmet-i felsefe” dediğimiz kararsız düşünce sistemi, İslam dünyasında hep soğuk karşılanmıştır. Zira hikmet-i felsefe tâbileri ve onların önderleri bir türlü aynı noktalarda buluşamaz ve aynı kararlarda ittifak edemezler. Mutlaka çeliştikleri ve çakıştıkları noktalar vardır. Bunu şöyle bir misalle de örneklendirebilirim:
“Felsefenin amacı bizzat farklı olanı yakalamaktır.” Filozof, asla aynı noktayı yakalama kastıyla yola çıkmaz. Birisi diğerinden esinlenebilir, ama asla her konuda aynı fikirde olmaz. Aristo'ya göre başkadır, Sokrates'e göre başkadır, Kant'ın görüşü daha da başkadır. Aynı konuyu işlemelerine rağmen aralarında fikir birliği yoktur. Zira hepsinin bakış açıları farklıdır ve meseleyi farklı yönleriyle değerlendirmektedirler. Dolayısıyla değer yargıları da başkadır. Bu “bin bir başlılık” ve başkalık içerisinde aynılık bulmak neredeyse imkânsız gibidir…
Bu yüzden vahiyden kopuk hikmet, yani “hikmet-i felsefe” İslam ulemasınca merduttur, reddedilmiştir. Onun kararsızlığı, değişkenliği, “bana göre”ciliği bütün İslam âlimlerini korkutmuş ve bu belirsizlik içinde imanın muhafaza edilemeyeceği endişesi her zaman yüreklerde taşınmıştır. Hatta deha seviyede zekâya sahip olan İbn-i Sina bile bu vahiyden kopuk felsefeye temasından ötürü “küçük bir mümin” sınıfına ancak sokulabilmiştir. “Hatta İmam-ı Gazali gibi bir 'Hüccetü'l-İslâm' onlara bu dereceyi bile vermemiştir.”
Hâlbuki İslam sebat ister. İman devamlılık ister. Her peygamber, harfi harfine aynı sözcükleri söyler, aynı meseleyi dava edinir. Kur'an'daki kıssalara bu nazarla baktığımızda fark ederiz ki, her peygamber aynı cümleleri kullanıyor, aynı iddiayı, aynı yöntemlerle savunuyorlar. Filozofların aksine onlar “değişmeyen hakikatlerden” ve kanunlardan bahsetmektedirler. Düşünceleri bir günde değişmez. Hz. Nuh gibi dokuz yüz elli sene aynı davayı sebatla, samimiyetle savunabilirler. Onların dünyasında her şey nettir ve şüpheye yer yoktur.
İşte buna benzer bir şekilde “imanım var” diyebilmemiz için, sürekli o “iman etme” fiili içerisinde bulunmamız gerekmektedir. Bediüzzaman'ın tabiriyle her saniye yeni bir dünya ve her altı ayda yeni bir bedene sahip olan insan, etrafındaki bunca değişim ve dönüşümün içinde elbette sürekli imanını tecdit etmek zorunluluğundadır. İmanlı kalabilmesi için sürekli o fiili tekrar etmeli, adeta o fiilin içinde yaşamalıdır. Yani iman, bir kere edilince tamama eren bir olay değil, sürekli geliştirilmeye muhtaç bir olgudur.
Felsefeyse, yukarıda bahsettiğimiz gibi, içindeki yüksek orandaki değişkenlik ve kararsızlık nedeniyle bir çizgi üzerinde yürümeyi zorlaştırır, hatta imkansız hale getirir. Zira insanın bile bir anı, diğerini tutmaz. Ardı ardına ağzından çıkan iki cümlesi bile birbiriyle çelişebilir. Kaldı ki, böyle pamuk ipliğine bağlanmış davalar ve inançlar ayakta kalabilsin, devam edebilsin…
Felsefe ve din işte tam bu noktada birbirinden ayrılır. Felsefe değişkenliğin, din sebatın yanında kalır.
İşte bu yüzden Cenab-ı Hak bize vahyini lütfetmiştir. Evet, lütfetmiştir. Zira o vahyi ile bize “değişmez”leri göstermese, olayların ve nesnelerin iç yüzlerindeki hakikati bize öğretmese, biz kesinlikle o yolu bulamazdık. Pek çok mücadelelerle belki, Kur'an'ın bir harfte anlattığı bir gerçeği, biz bir ömür harcayarak ancak keşfedebilirdik.
Düşünsenize, geçen sene çıkan teknolojiye ait bir eser bu yıl hiçbir kıymet ifade etmiyor, çöpe atılıyor. Şarkılar, giysiler, modalar, trendler… Hepsi yok oluyor… Her şey değişiyor, değişenlere dayananlar da değişiyor ve eskiyor... Ancak o, o vahy-i ilahî, dayandığı Ezel ve Ebed Sultanından haber verircesine hep okunuyor, hep taze ve güzel kalıyor. Her elime alışınızda diyorsunuz: “Ne tuhaf, sanki ilk kez okuyormuşum gibi…”
İşte biz bu yüzden felsefeyi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Felsefe ne kadar zevkli ve renkli bir meslek olsa da, dinin sabit, sade ama güzel saadeti karşısında peş para kıymeti bulunmuyor… Bir Nil-i Mübarek gibi İslam, her dem hayat ve huzur bahşediyor… Ruhu ve aklı kaoslardan, çıkmazlardan, çaresiz arayışlardan kurtarıyor…
“Ey insanlar! Size Rabbinizden apaçık bir delil olan bir peygamber geldi ve size, dünyanızı ve ahiretinizi aydınlatıcı apaçık bir nur olan Kur'an'ı indirdik.” (Nisa Suresi, 4/174)
“Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp ayrılmayın…” (Al-i İmran, 3/103)
Evet, ayrılmak Kur'an tarafından yasaklanmıştır. Elbette ayrılışların menbaı olan felsefe de bu yasaktan payını alacaktır. Kur'an'dan ayrılmış felsefe, tam bir safsatadır…

Bu Yazı 2764 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar