Feth-i Mübin
..        

Fetih, Fatih, Fetih Ruhu ve Fatihin Torunları

H.z. Muhammed (s.a.v.), nübüvvetine delil ve mucize olarak, zaman zaman insanlara ileride meydana gelecek olaylar hakkında bilgi veriyordu. O nun haber verdiği her şey, haber verdiği gibi çıkmış ve O nun peygamberliğini tasdik eden birer mucize hükmüne geçmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v) in mucizelerinden biriside, ashabına İstanbul'un (Konstantiniyye) fetholunacağı müjdesini veren Hadis-i Şerifi dir:
“ İstanbul (Konstantiniyye) mutlaka fethedilecektir. Onu fethedecek kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel bir ordudur.”
Hz. Peygamber'in (a.s.m) bu kutlu müjdesi ile İstanbul'un fethi, Müslüman komutanlar ve İslam mücahitleri için bir yön haritası, bir pusula, hayalleri süsleyen ve ulaşılması gereken bir hedef ve bir “ Sevda” mahiyeti kazandı . Rıza-i ilahiyi arayan peygamber aşığı gönüllerde, Peygamber müjdesine mahzar olmak, övülen komutan ve asker olabilmek yürekleri kavuran bir sevda haline geldi… İstanbul (Konstantiniyye) ise, hasreti çekilen, elde edilmesi ve kavuşulması gereken bir sevgili…

İstanbul, jeopolitik konumu itibariyle dünyanın kalbi gibiydi. Asya ile Avrupa'nın birleştiği, Doğu ve Batı kültürlerinin kesiştiği, Hıristiyanlık dünyasının kadim temsilcilerinden ve dünyanın en büyük güçlerinden birisi olan Doğu Roma imparatorluğunun merkezi, Hıristiyanların en önemli dini merkezlerinden birisi, dünya ticaretinin merkezi ve beyni konumundaydı. İstanbul'a hakim olan güç, uluslar arası arena da mutlak bir stratejik üstünlüğe sahiptir.

Müslümanlar için İstanbul, Batı dünyasına açılan kapı, Allah'ın isminin yeryüzüne yayılmasında en önemli atlama taşı, İslam aleminin Hıristiyanlık dünyasına mutlak galibiyeti ve Müslümanların askeri, ticari ve stratejik üstünlüğü ele geçirmesi anlamını taşıyordu.
İstanbul'un fethi hareketi Sahabe-i kiram döneminde başlamıştır. İlk defa Hz Osman'ın hilafeti döneminde, Suriye Valisi Muaviye, İstanbul'un fethini amaçlayan bir deniz seferi düzenlemiş; bunu daha sonra değişik devletlerin muhtelif tarihlerde düzenledikleri seferler ve kuşatmalar takip etmiştir. 29 Mayıs 1453' de İstanbul fethedilmeden önce 28 defa sefer ve kuşatma yapılmıştır. Ancak İstanbulu fethetmek Padişah II. Mehmet Han komutasındaki Osmanlı ordusuna nasip olmuştur.

Fatih ve Askerleri

İstanbul'un fethedilebilmesi için, çok iyi eğitim almış, üstün bilgi, kültür ve strateji donanımına sahip fatih olabilecek vasıfları taşıyan bur komutan; iyi eğitilmiş, düşmana göre daha üstün silah, teçhizat ve lojistik destek ile donatılmış, güçlü disiplinli ve fetih aşkıyla dolu bir ordu; çok üstün stratejik taktikler ile hazırlanmış harekat planları; “Ya ben İstanbulu alırım, yada İstanbul beni alır.” Diyebilecek bir irade ve kararlılık; fethin mutlaka müyesser olacağına dair sarsılmaz bir iman; bir taraftan maddi ve fiziki olarak her türlü hazırlık yapılarak hiçbir ayrıntı ihmal edilmezken, diğer yandan devrin manevi sultanları ve kutupları olan evliya ve ariflerin tüm derviş ve talebelerini de alarak dua ve himmetleriyle fetih ordusuna tam bir manevi destek sunmaları gerekiyordu.

29 Mayıs 1453 ' e kadar bütün bu şartların tahakkuk ettirildiğini görüyoruz. Şehzade Mehmed' i “Övülen Komutan Fatih” yapan süreç doğduğu evde ve doğumundan itibaren başlar.
Şehzade Mehmed'in doğduğu ev; içinde Kur'an okunan, sünnet-i seniyyeye uygun bir hayat yaşanan, devrin en büyük alimlerinin toplanarak dini ilimlerden, edebiyat, matematik ve astronomiye kadar her konuda ilim meclisleri kurdukları, hane halkının hayır-hasenat ve iyilik yapmakta birbirleri ile yarıştıkları ve hiçbir ferdinin tek bir vakit sabah namazını bile kazaya bırakmadığı bir evdir.
Şehzade Mehmed'in annesi Hüma Hatun, hamile kaldığı andan itibaren abdestsiz ve besmelesiz bebeğini emzirmemiş, çocuğuna güzel ahlak ve sünnet-i seniyye terbiyesi vermiş, evladının en iyi şekilde yetişmesi için her türlü gayreti göstermiş ve daha bebekliğinden itibaren ona fetih aşkı kazandırmaya çalışmıştır. Şehzade Mehmed'in babası Sultan II. Murat Han, devrin maneviyat sultanlarından, manevi alemin kutuplarından, Evliyaullahdan küçük Şehzade'nin ileride 'Fatih ve Peygamber övgüsüne mahzar komutan' olacağı müjdesini alır. Küçük şehzadenin fethi gerçekleştirecek fatih komutan olarak yetişmesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz. Oğlunu daha çok küçük yaşlarından itibaren ilim meclislerine sokmuş, O nun hem Kamil bir mü'min hem iyi bir insan, hem iyi bir asker ve iyi bir devlet adamı olarak yetişmesi için her türlü tedbiri almıştır.

Şehzade Mehmed' e devrin en büyük İslam alimleri, en yetenekli devlet adamları, en iyi ilim erbabı ve hatta İtalyan ve Bizanslı öğretmenler hocalık yapmıştır. Şehzade Mehmed hem dini ilimlerde, hem dünyevi pozitif ilimlerde, hemde yabancı dilde çok iyi eğitim aldı ve çok iyi yetiştirildi. Ve daha bebekliğinden itibaren fetih sevdası ile donatıldı.
Padişah II. Mehmed komutasındaki Osmanlı ordusuda, “fetih ordusu” olacak vasıflarla donatılmıştır.Üstün karakter, güzel ahlak ve güzel seciyelerle donanmış; iyi eğitilmiş ve disiplinli; dönemin en gelişmiş silahlarına sahip; fetih sevdası ile motive olmuş; Allah Resulü' nün müjdelediği “ övülen asker” olabilme arzusu ile kavrulmuş; Şehitliğide- gaziliğide en üstün makam telakki eden, yüksek moral gücüne sahip yiğit erlerden meydana gelen bir ordudur Fatih'in Ordusu…
Ordu sefere çok iyi hazırlanmış ve zamanın en üstün silah ve techizatı ile donatılmıştır.Stratejik hareket planları çok iyi hazırlanmış, her türlü lojistik destek seferber edilmiştir. Anadolu Hisarının karşısına birde Rumeli Hisarı inşa edilmiş, muhkem konstantiniyye surlarını parçalayabilecek vasıflarda dev Şahi topları geliştirilmiştir. Haliç'in dev zincirlerle kapatılarak gemilerin girişinin engellenmesinin karşısında, şartlara teslim olunmayarak bir gecede gemiler dağlardan yürütülerek koca Osmanlı donanması Haliçe indirilmiştir.

Maddi alemde her türlü tedbir alınırken; Manevi alemde ise devrin maneviyat Sultanlarından Akşemseddin Hazretleri, Molla Gürani Hazretleri ve Evliyaullahtan daha pek çok zat talebe ve müridleri ile sefere iştirak ederek fethin müyesser olması için bütün manevi güçlerini seferber etmişlerdi.
Fetih Ruhu
Bütün beyinler, akıllar, hisler, duygular, gayretler, himmetler, hedefe yani Feth-i Mübin'e kilitlendi. Konstantiniyye mutlaka fethedilecekti. Peygamber müjdesine mahzar olunacak; övülen komutan ve övülen asker olma şerefi kazanılacaktı. En alt rütbedeki askerden, ordu komutanı olan padişaha; maneviyat sultanlarından, dervişlerine kadar herkes Feth-i Mübin'e kilitlendi. Herkes üzerine düşeni kapasitesinin üzerinde bir gayret ve dirayetle yerine getirdi.
Ümitsizlik tohumları eken, şevk kırmaya çalışan, seferden vazgeçirmeye zorlayan teşebbüsler dosttan da gelse, düşmandan da gelse itibar edilmedi. Hep ümit, hep emel , hep gayret, hep fedakarlık ve hep fetih aşkı pompalandı.
Bütün engellere, olumsuz şartlara rağmen, insan aklını hayretler içerisinde bırakan, akıl almaz tedbirlerle ve fedakarlıklarla en olumsuz şartlara bile teslim olunmadı, şartlar teslim alındı. Olmaz denenler olduruldu..

Ve 29 Mayıs 1453 günü Feth-i Mübin müyesser oldu. Allah Resulü (s.a.v.) in bir mucizesi daha gerçekleşti. Haber verilen, müjdelenen Konstantiniyyenin, fethi haber verildiği gibi vuku buldu. Padişah II.Mehmet, “ne güzel komutandır” diye övülen komutan ve “Fatih Sultan Mehmet” oldu. Osmanlı ordusu ise “ne güzel ordu” diye övülen asker, “Muhammed'in Ordusu”, Mehmetçik ünvanını kazandı.
Feth-i Mübin'i gerçekleştiren Fatih Komutan ve fetih ordusunun ruh portresini daha iyi anlayabilmek için, fetih ruhunu vücuda getiren kültürel temelleri keşfetmemiz ve iyi anlamamız gerekir.
4000 yıllık devlet geleneğine sahip olan yüce Türk Milleti, Karahanlı Sultanı Abdülkerim Saltuk Buğra Han öncülüğünde Müslüman olarak, İslam ile şereflendirildikten sonra; Allah'ın isminin yüceltilmesi ve yeryüzüne yayılmasını, yani “İlay-ı Kelimetullah” ı milli politika yaparak 1000 sene islama bayraktar olmuştur. Türk Milleti, Müslüman olduktan sonra fert ve toplum hayatını İslam'ın iman ve ahlak esaslarına göre şekillendirerek, milli kültürünü Kur'an esasları ile yoğurmuştur.

Kur'an'daki iman esaslarına göre Allah Resulü (s.a.v.) nün sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşayarak Allah'ın rızasını kazanmak; dünyayı sonsuz ahiret saadetinin kazanıldığı bir imtihan meydanı ve geçici bir misafirhane, ahiretin tarlası olarak telakki edip, kulluk imtihanını başarmak ve sonsuz cennet saadetini kazanmak, hayatın esas gayesi yapılmıştır.
İlay-ı Kelimetullahı gerçekleştirmek ve Rıza-i İlahiye mazhar olabilmek için dünya terk edilmekle birlikte; bütün imkanlar seferber edilerek dünyaya sahip olunmaya ve hükmedilmeye çalışılmıştır.
Bir taraftan; İslam'ın fert ve toplum hayatına kazandırdığı fazilet ve güzel değerler ile sağlam ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturulmuştur. Diğer taraftan; ilim, kültür, sanat ve eğitime çok büyük önem verilerek, kamil bir mü'min, güzel ahlak sahibi iyi bir insan, bilgili ve kültürlü birer fert olma vasıflarını taşıyan insanlar yetiştirilmiştir. Böylece, Avrupa karanlık çağlarını yaşarken, İslam alemi insanlık tarihinin en parlak medeniyetlerini vücuda getirmiştir. Avrupa'da ilim adamlarını “dünya yuvarlaktır” dediği için Giyotinle öldürüldüğü zamanlarda, Müslümanlar bünyesinde yüzbinlerce cilt el yazması kitap bulunduran kütüphaneler, medreseler ve araştırma merkezleri kurmuşlardı. Avrupa'da hastalıklı insanların “lanetli” sayılarak öldürüldüğü zamanlarda, Müslümanlar yaralı göçmen kuşlar için bile hastaneler kurmuşlardı. Avrupa'da sade halk, feodal beylerin, derebeylerin zulmü altında ezilip sömürülürken, İslam alemi zekat ve sadaka müesseseleriyle, “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Anlayışı içerisinde zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı, hürmet ve merhameti yaygınlaştırarak sosyal barışı ve huzuru tesis etmiştir.

Avrupa'da Hıristiyanlık mezhepleri, mezhep kavgaları ile kendi dindaşlarına karşı akıl almaz vahşet ve işkenceler uygularken; İslam aleminde tam bir hoşgörü, tolerans ve inanç özgürlüğü yaşanıyordu. Öyle ki Ortodoks patriğine “Konstantiniyye de kardinal külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” dedirtecek bir adalet ve hoşgörü ortamı yaşanıyordu.
Bu karşılaştırmaları çoğaltmak mümkün. Biz tekrar fetih ruhunun kültürel temellerine dönersek; Toplum, Kur'an ahlakı ile Hz. Peygamberin sünnetine uygun yaşayan güzel ahlak sahibi fertlerden oluşmaktaydı. İlay-ı Kelimetullah, milli bir hedef, en önemli himmet ve hamiyet kaynağı ve insanları çalıştırmaya ve hareket etmeye sevk eden en büyük motivasyon kaynağı idi.
İnsanlar, ulaşılabilecek en yüksek makamın “Allah'ın rızasını kazanmak” olduğu anlayışı ile yetiştiriliyordu.
Zihinler, şahsi çıkar, menfaat, nefsani arzu ve isteklerle değil; milli hedeflerle meşgul idi. Fertler ve çeşitli toplum kesimleri arasında, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, hürmet, yardımlaşma ve dayanışma gibi güzel hasletler yaşanmakta idi.
İşte, Feth-i Mübini gerçekleştiren böyle bir ruh halidir.

Fatih'in Torunları

Fethin 553. yılında Fatih'in ve onun askerlerinin torunları olan bu günkü Türk gençliği ciddi bir muhasebe yapmalıdır. Fatih'in torunları acaba ona layık birer torun olabildi mi? Fatih'in torunlarıyız demeyi hak ediyor muyuz?
Fatih'in torunları ve mirasçıları olan bizler, bugün “gelişmekte olan ülkeler” statüsünde az gelişmiş bir ülkeye sahibiz. Ekonomi, ilim, kültür, sanat, teknoloji askeri ve siyasi her alanda Amerika ve Avrupa'ya bağımlı ve muhtaç konumdayız. Uluslar arası ekonomi dergileri kredi puanımızı biraz artırınca mutlu oluyor, bir Avrupa devleti dışişleri bakanı birkaç güzel söz söyleyince seviniyoruz. Tüketim toplumu özelliklerini taşıyoruz. İsraf en büyük hastalıklarımızdan biri. “Sen çalış ben yiyeyim ve ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” anlayışı toplumda yayılıyor. Cömertlik unutuldu, yardımseverlik enayilik gibi algılanıyor. Komşumuz açken, tıka basa yeyip tok uyuyabiliyoruz. Toplumda, şefkat, merhamet, hürmet, saygı, sevgi, yardımlaşma gibi güzel hasletler her geçen gün zayıflıyor. İnsanlar bencilleşiyor, egoistleşiyor, aile kurumu yıpratılıyor, zayıflatılıyor, boşanmalar, gayri meşru ilişkiler yayılıyor.

Aile içi şiddet, geçimsizlikler artıyor. Çocuk aile içinde sevgisiz büyüyor. Az okuyoruz, az düşünüyoruz, az çalışıyoruz, az üretiyoruz.
Ekonomik sıkıntılar, sosyal sorunlar, psikolojik problemler… sıkıntı, stres, bunalım, depresyon… ve bunlara bağlı daha pek çok hastalık her geçen gün daha yoğun şekilde sosyal hayatı kuşatıyor, yıpratıyor, zayıflatıyor.
Çare; bizi biz yapan, bizi zirveye taşıyan milli ve manevi değerlerimize, asli dinamiklerimize, Feth-i Mübin-i müyesser kılan fetih ruhuna geri dönmektir.
Avrupa'nın karanlık çağlarını yaşadığı dönemlerde bizi zirveye taşıyan, dünyanın en güçlü ve parlak medeniyetlerini kurmamızı sağlayan iman ve ahlak değerlerimize sahip olmamız; Kur'an'ın iman esasları, İslam'ın güzel ahlakı ve Resulullah'ın (s.a.v.) sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşamamız; Zihinlerimizi milli hedeflere odaklamamız ve himmetimizi milletimize yönelterek çok okumamız, çok düşünmemiz, çok araştırmamız ve çok üretmemiz gerekmektedir.
Yazımızı milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY'un bir şiiriyle bitirmek istiyoruz. Yaşanan milli felaketlere, çöküş ve yıkılışa, milli sükuta adeta isyan eden Akif:
“Donanma ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye muhtaçtır garbın elçileri
O ihtişamı niçin bıraktın da,
Yatıyorsun şimdi ayaklar altında.”

Diyerek hicranla haykırmaktadır.
Merhumun bu feryadı üzerine bizde deriz ki:

“Yeniden düşünmeye başlasın taze beyinler
Vatan-Millet aşkıyla dolsun bütün gönüller
Himmetini milletine feda etsin de yiğitler
Yeniden bizim olacaktır fetihlerle keşifler.”


Bu Yazı 3469 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar