Fetih Ruhu ve Fatih’in Torunları
..        
“İstanbul (Konstantiniyye) mutlaka fethe-dilecektir. Onu fethedecek kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel bir ordudur.”

Hz. Peygamber'in (a.s.m) bu kutlu müjdesi ile İstanbul'un fethi, Müslüman komutanlar ve İslam mücahitleri için bir yön haritası, bir pusula, hayalleri süsleyen ve ulaşılması gereken bir hedef ve bir “ Sevda” mahiyeti kazandı. Rıza-i ilahiyi arayan peygamber aşığı gönüllerde, Peygamber müjdesine mahzar olmak, övülen komutan ve asker olabilmek yürekleri kavuran bir sevda haline geldi… İstanbul (Konstantiniyye) ise, hasreti çekilen, elde edilmesi ve kavuşulması gereken bir sevgili…
İstanbul'un fethi hareketi Sahabe-i kiram döneminde başlamıştır. İlk defa Hz Osman'ın hilafeti döneminde, Suriye Valisi Muaviye, İstan- bul'un fethini amaçlayan bir deniz seferi düzenle- miş; bunu daha sonra değişik devletlerin muhtelif tarihlerde düzenledikleri seferler ve kuşatmalar takip etmiştir. 29 Mayıs 1453' de İstanbul fethedilmeden önce 28 defa sefer ve kuşatma yapılmıştır. Ancak İstanbulu fethetmek Padişah II. Mehmet Han komutasındaki Osmanlı ordusuna nasip olmuştur.
Bütün beyinler, akıllar, hisler, duygular, gayretler, himmetler, hedefe yani Feth-i Mübin'e kilitlendi. Konstantiniyye mutlaka fethedilecekti. Peygamber müjdesine mahzar olunacak; övülen komutan ve övülen asker olma şerefi kazanılacaktı. En alt rütbedeki askerden, ordu komutanı olan padişaha; maneviyat sultanlarından, dervişlerine kadar herkes Feth-i Mübin'e kilitlendi. Herkes üzerine düşeni kapasitesinin üzerinde bir gayret ve dirayetle yerine getirdi.
Ümitsizlik tohumları eken, şevk kırmaya çalışan, seferden vazgeçirmeye zorlayan teşebbüs- ler dosttan da gelse, düşmandan da gelse itibar edilmedi. Hep ümit, hep emel, hep gayret, hep fedakarlık ve hep fetih aşkı pompalandı.
Bütün engellere, olumsuz şartlara rağmen, insan aklını hayretler içerisinde bırakan, akıl almaz tedbirlerle ve fedakarlıklarla en olumsuz şartlara bile teslim olunmadı, şartlar teslim alındı. Olmaz denenler olduruldu.
Ve 29 Mayıs 1453 günü Feth-i Mübin müyesser oldu. Allah Resulü (s.a.v.) in bir mucizesi daha gerçekleşti. Haber verilen, müjdelenen Kostanti- niyyenin fethi haber verildiği gibi vuku buldu. Padişah II.Mehmet, “ne güzel komutandır”diye övülen komutan ve “Fatih Sultan Mehmet” oldu. Osmanlı ordusu ise “ne güzel ordu” diye övülen asker, “Muhammed'in Ordusu”, Mehmetçik ün- vanını kazandı.
Feth-i Mübin'i gerçekleştiren Fatih Komutan ve fetih ordusunun ruh portresini daha iyi anlayabil- mek için, fetih ruhunu vücuda getiren kültürel temelleri keşfetmemiz ve iyi anlamamız gerekir.
4000 yıllık devlet geleneğine sahip olan yüce Türk Milleti, Karahanlı Sultanı Abdülkerim Saltuk Buğra Han öncülüğünde Müslüman olarak, İslam ile şereflendirildikten sonra; Allah'ın isminin yüceltilmesi ve yeryüzüne yayılmasını, yani “İlay-ı Kelimetullah”ı milli politika yaparak 1000 sene islama bayraktar olmuştur.
Türk Milleti, Müslüman olduktan sonra fert ve toplum hayatını İslam'ın iman ve ahlak esaslarına göre şekillendirerek, milli kültürünü Kur'an esasları ile yoğurmuştur.
Kur'an'daki iman esaslarına göre Allah Resulü (s.a.v.) nün sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşayarak Allah'ın rızasını kazanmak; dünyayı sonsuz ahiret saadetinin kazanıldığı bir imtihan meydanı ve geçici bir misafirhane, ahiretin tarlası olarak telakki edip, kulluk imtihanını başarmak ve sonsuz cennet saadetini kazanmak, hayatın esas gayesi yapılmıştır.
İlay-ı Kelimetullahı gerçekleştirmek ve Rıza-i İlahiye mazhar olabilmek için dünya terk edilmekle birlikte; bütün imkanlar seferber edilerek dünyaya sahip olunmaya ve hükmedilmeye çalışılmıştır.
Bir taraftan; İslam'ın fert ve toplum hayatına kazandırdığı fazilet ve güzel değerler ile sağlam ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturulmuştur. Diğer taraftan; ilim, kültür, sanat ve eğitime çok büyük önem verilerek, kamil bir mü'min, güzel ahlak sahibi iyi bir insan, bilgili ve kültürlü birer fert olma vasıflarını taşıyan insanlar yetiştiril- miştir. Böylece, Avrupa karanlık çağlarını yaşarken İslam alemi insanlık tarihinin en parlak medeniyet- lerini vücuda getirmiştir. Avrupa'da ilim adamla- rının “dünya yuvarlaktır” dediği için Giyotinle öldürüldüğü zamanlarda, Müslümanlar bünyesin- de yüzbinlerce cilt el yazması kitap bulunduran kütüphaneler, medreseler ve araştırma merkezleri kurmuşlardı. Avrupa'da hastalıklı insanların “lanetli”sayılarak öldürüldüğü zamanlarda, Müslümanlar yaralı göçmen kuşlar için bile hastaneler kurmuşlardı.
Avrupa'da sade halk, feodal beylerin, derebey- lerin zulmü altında ezilip sömürülürken, İslam alemi zekat ve sadaka müesseseleriyle, “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Anlayışı içerisinde zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı, hürmet ve merhameti yaygınlaş- tırarak sosyal barışı ve huzuru tesis etmiştir.
Avrupa'da Hıristiyanlık mezhepleri, mezhep kavgaları ile kendi dindaşlarına karşı akıl almaz vahşet ve işkenceler uygularken; İslam aleminde tam bir hoşgörü, tolerans ve inanç özgürlüğü yaşanıyordu. Öyle ki Ortodoks patriğine “Kostanti- niyye'de kardinal külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” dedirtecek bir adalet ve hoşgörü ortamı yaşanıyordu.
Toplum, Kur'an ahlakı ile Hz. Peygamberin sünnetine uygun yaşayan güzel ahlak sahibi fertlerden oluşmaktaydı. İlay-ı Kelimetullah, milli bir hedef, en önemli himmet ve hamiyet kaynağı ve insanları çalıştırmaya ve hareket etmeye sevk eden en büyük motivasyon kaynağı idi.
İnsanlar, ulaşılabilecek en yüksek makamın “Allah'ın rızasını kazanmak” olduğu anlayışı ile yetiştiriliyordu.
Zihinler, şahsi çıkar, menfaat, nefsani arzu ve isteklerle değil; milli hedeflerle meşgul idi.
Fertler ve çeşitli toplum kesimleri arasında, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, hürmet, yardımlaş- ma ve dayanışma gibi güzel hasletler yaşanmakta idi. İşte, Feth-i Mübini gerçekleştiren böyle bir ruh halidir.

Fatih'in Torunları

Değerli bir dostumuzun ısrarlı tavsiyeleri üzerine Tefekkür Dergisi heyeti olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Topkapı'da hizmete açılan Fetih Panorama Müzesini gezdik.
Muhteşem bir mekan. Sanki fethi canlı olarak yaşıyoruz. Sanki o şiddetli muharebelerin ortasındayız. Her şey o kadar canlı ve gerçekçi ki, tüylerimiz diken diken oluyor, hücrelerimiz titriyor. O an sanki Fatih'in ordusunda bir nefer oluyoruz. Patlayan top sesleri arasında savaşın ve fethin atmosferine kaptırıyoruz kendimizi. Canını dişine takmış, ölüme koşarak giden İslam Mücahitleri, kavurucu rum ateşlerine ve başlarına atılan dev kaya parçalarına aldırış etmeden Hz.Muhammed'in Sancağını surlara dikmek için çırpınıyorlar. Sancağı yere düşürmemek için sinesini Bizans oklarına hedef yapan Ulubatlı Hasan'ın surların üzerindeki siluetini görüyoruz. Oklar sanki onun bedenine değil, bizim yüreğimize saplanıyor. Onun çektiği acıyı yüreğimizin ta derinliklerinde hissediyoruz… Anlatmakla bitmez. Meğer fetih dilimizde söyleyiverdiğimiz kadar kolay olmamış. Çağ kapayıp, çağ açan hadisenin azameti hissediliyor orada.
Her Müslüman Türk'ün mutlaka ziyaret etmesi ve ibret alması gereken muhteşem bir mekan. Yapanlardan, vesile olanlardan Allah ebediyen razı olsun. İtiraf edeyim ki, Ceddim Fatih ile daha yürekten gurur duydum ve onun torunu olmakla bir kez daha iftihar ettim.
Sonra birden aklıma derin bir şüphe düşüverdi. Acaba bizler o şanlı ecdada layık birer torun olabildik mi?
Hemen önümüzde duran ve gümbür gümbür surda mukaddes delikler açan dev şahi toplarını seyrederken; birden Prof. Yalçın Küçük'ün bombaları geliverdi aklıma.
Ergenekon Terör Örgütü davasından gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan müseccel komünist Prof. Yalçın Küçük, katıldığı bir televizyon programında, masanın üzerinde duran kitaplarını gösteriyor. “İşte benim bombalarım!” diyor. Sonra “bom!” “bom!” diyerek kitaplarını sağa sola fırlatıyor ve her kitap fırlatışta bir “bommm!” sesi çıkarıyor. Dehşet verici bir tablo! Seyrederken irkilmiştim. Kitabın yapabileceği etkiyi, tahribatı çok veciz biçimde nasılda anlatıyordu.
Milletin mukaddesatına düşman, inanç ve ahlakına yabancı her yayın, her kitap, her dergi, her makale bir bomba gibi tahrip etti maneviyatımızı. Güzel ahlakımız, inanç ve kültürümüz kitaplı, dergili, müzikli, sinemalı, tiyatrolu saldırılarla (bombardımanlarla) tahrip edildi, yozlaştırıldı. Bizim insanımız “bizim” olmaktan çıkarıldı. Maddesi serbest bırakılsa da ruhu çalındı, kimliksizleştirildi, kişiliksizleştirildi. Yeis ve cehalet zindanlarına hapsedilip etkisiz hale getirildi.
Lozan Antlaşmasından sonra, “Türklerin bağımsızlığını niçin tanıdınız? “ diye eleştiri yönelten İngiliz Parlamenterlere, İngiltere heyet başkanı, “Biz Türklerin bağımsızlığını tanıdık ama onları maneviyat cephesinde öldürdük. Artık bir daha eski güç ve ihtişamlarına kavuşamaya- caklar…” cevabını vermişti.

Ordularıyla Çanakkale'yi geçemeyenler, kültür leriyle, inanç, ahlak ve sefahatleriyle işgal ettiler yurdumuzu. Cephede Müslüman Türkü mağlup edemeyenler, maalesef maneviyat cephesinde öldürüp hükmetme yoluna gittiler. Bizim yerli hain ve gafillerde aynı oyunun parçası olup ihanet içerisine girdiler.
29 Mayıs 2009, Feth-i Mübin'in 556. yıldönümü. Fatih'in Torunları olan bizler, o şanlı ecdada layık birer torun olabildik mi? Millet olarak halimizi sorgulamalı ve büyük bir nefis muhakemesi yap- malıyız.
Sultan Fatih'e layık birer torun olabilmek için, feth-i mübini müyesser kılan ruh haline bürünmeli ve ulvi seciyelerle donanmalıyız.
Evet bizler bunu başarabiliriz. Bizler büyük bir milletin çocuklarıyız. Zeki ve şanlı bir ecdadın torunlarıyız. Muzaffer olmak kabiliyeti bizim genlerimizde, gönül yapımızda var. Ne güzel söylemiş Arif Nihat Asya:

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek
Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...
Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Yeni bir dirilişe, ikinci bir fethe ihtiyacımız var. Fakat bu yeniden diriliş, nerede ölmüşsek orada olacaktır. Maneviyat cephesinde öldük, maneviyat cephesinde dirileceğiz. Allah tan korkmayı kuldan utanmayı, sevgiyi, saygıyı, hoşgörü ve güzel ahlakı kaybettik! O halde imanımızı kuvvetlendirip güzel ahlakı yeniden kazanmalıyız.
Çaremiz Kur'anın iman hakikatleri ile şuurlanmak ve Allah Resulu (sav) in sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşamaktır. Bu ikinci Fetih dimağımızdaki gaflete ve nefislerimizdeki firavunlara ve süfli arzulara karşı olacaktır.
Bedir'de kendisinden kat kat kuvvetli olan küfür ordusuna karşı hayatta kalma ve var olma savaşı veren İslam ordusu, Allah'ın yardım ve inayetiyle muzaffer olmuştur. İki Cihan güneşi Efendimiz (s.a.v.), savaş meydanından geri dönen muzaffer İslam ordusuna “asıl büyük savaş yeni başladı” tebliğinde bulunur. Sahabe-i Kiram şaşırır. Bundan daha büyük savaş mı olur diye sorarlar Allah Resulune. Resulullah (sav), büyük cihadın nefislere karşı yapılan savaş olduğunu söyler.
Evet, nefislere karşı yapılacak olan o büyük cihada şimdi bizim çok ihtiyacımız var. Cehaleti- mize, geri kalmışlığımıza tembelliğimize, basiret- sizliğimize, ferasetsizliğimize, sevgisizliğimize, saygısızlığımıza, hoşgörüsüzlüğümüze, bencilliği- mize, menfaatperestsizliğimize, ilgisizliğimize, duyarsızlığımıza, hamiyetsizliğimize, kin ve adavet duygularımıza…vs bizi özümüzden uzaklaştıran, bizi biz olmaktan çıkarıp kimliğimizi yozlaştıran, bizi zirvelerden alaşağı edip aşağılara iten perişan halimize, kötü huylarımıza ve süfli arzularımıza karşı derhal savaş ilan etmeliyiz!!! Ve yeniden diriliş için, ikinci bir fetih için hemen şimdi kolları sıvamalıyız!!!
Bu ikinci fetih ile içimizdeki nefis putunu ve enaniyet firavununu mağlup etmeli ve gönülleri yeniden fethederek; akıl ve kalbimizi iman ve İslam nurlarıyla aydınlatmalıyız.
Yeniden düşünmeye başlasın taze beyinler
Vatan-Millet aşkıyla dolsun bütün gönüller
Himmetini milletine feda etsin de yiğitler
Yeniden bizim olacaktır fetihlerle keşifler.


Bu Yazı 4182 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar