GEÇMİŞTEKİ HASTANELERİMİZ SELÇUKLU VE OSMANLI DARÜŞŞİFALARI
..        

Dünya hayatının şüphesiz en önemli nimeti sağlıktır. Muhakkak ki sağlıklı bir ömür için insanların vermeyeceği şey yoktur. Büyük Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman dahi,
“Halk içinde muteber bir nesne yok Devlet gibi ,
Olmaya Devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi”
diyerek sağlığın önemini veciz bir şekilde özetlemiştir.
Dinimizin sağlığa verdiği önem gerek Kur'an-ı Kerimde gerekse Hadis-i şeriflerde pek çok şekilde anlatılmakta insanoğlunun en büyük servetinin sıhhat olduğu bazen açık bazen ima yoluyla bizlere bu servetin kıymetini bilmemiz gerektiği anlatılmaktadır.
Peygamberimize nasıl dua edelim diye sorulduğunda, cevaben; Dünyada da ahirette de Allahtan afiyet istenmesi gerektiği nakledilmektedir.
Tebük seferi sırasında Şam'daki veba salgınının yayılmasını önlemek maksadıyla karantina uygulamasının ilk defa Peygamberimiz tarafından yapıldığı, ilk sağlık merkezinin de (sağlık çadırı) Hendek savaşı sırasında, yaralıları tedavi etmek için yine peygamber efendimizin emriyle iki hanım tarafından tarafından kurulduğu kaynaklarda belirtilmektedir.
Diğer islâm ümmetlerine de örnek teşkil eden bu icraat dolayısıyla hükümdar, vezir, paşa, veli, şeyh, derviş ve bir kısım şahıslar kurdukları şifahaneler ve bimarhanelerle insan sağlığına hizmeti, halka hizmetin Hakka hizmet olduğu düşüncesiyle devam ettirmişlerdir.
Selçuklular ve Osmanlılar zamanında bu davranışların devamı olarak halk sağlığı için Şifahaneler ve bimarhaneler kurulmuştur.
Dilimize arapça Dâr (ev) ve şifa , (hastalıklardan kurtulma) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan Dar-üş şifa lar, ya da farsça bimar (hasta) ve yer adı yapımında kullanılan istan ekiyle birleşerek oluşan bimaristan veya bimarhaneler, mimari olarak da son derece estetik ve o ölçüde de ihtiyaçlara cevap veren yapılardır
Bu yapıların taç kapıları gayet gösterişli ve muhteşem bir görünüme sahip olup içeri girildiğinde ferah bir eyvan ve çepe çevre odalar bulunurdu. Süslemeleri gayet zengin taş işçiliğinin yanı sıra çini ve ahşap sanatının en güzel örneklerini teşkil ederdi.
Orta Asya müslümanlarının, darülmerza, Selçukluların, darülafiye, darüşşifa, Osmanlıların ise darüşşifa ile birlikte, darüssıhha, şifahane, bimarhane ve tımarhane kelimelerini ifade ettikleri bu hastaneler, aynı zamanda birer sağlık eğitim kurumları idi.

İlk Selçuklu hastanesi ve medresesini tarihte Selçuklu sultanı Alp Arslan Nişaburda yaptırmıştır.
Günümüze ulaşabilen hastanelerden ise; Halep ve Şamda Nurettin Hastaneleri, Kayseride Gevher Nesibe ve Gıyaseddin Keyhüsrev Tıp mektebi, Sivasta Keykavus Hastanesi, Divriğide Behram Şahın kızı Tura Melikin Hastanesi,Tokattaki Gök Medrese olarak bilinen Pervane Bey Hastanesi,Çankırıda Atabey Ferruhun Hastanesi,ve Kastamonu da Ali b. Pervane Hastanesini sayabiliriz.
Selçuklu dönemindeki tedavi amaçlı birçok hamam ve kaplıcanın da kurulduğu dönemdeki hastaneler,Seyyar Bimaristanlar, Kervansaray Bimaristanlar, Saray Bimaristanları ve Umumi Bimaristanlar olarak sı-nıflandırılmıştır.
Osmanlılar da, fetihler yoluyla gittikleri her yere adalet medeniyet götürmüş bir millet olarak, Bursa , Edirne, İstanbul, Selanik, Belgrad ve Budapeşte gibi merkezlerde ve daha pek çok yerde hastaneler kurmuşlardır.
Bu şifahanelerden, Osmanlılar döneminde yapılanlara örnek olarak da; Bursa da Yıldırım Bayezid, İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet, Haseki Hürrem Sultan, Süleymaniye, Üsküdarda Nurbanu Valide Sultan,Yavuz Sultan Selimin eşi ve Kanuninin annesi Hafsa Sultan ,Sultan II.Ahmet ve Edirne de II.Beyazıt tarafından kurulan Darüşşifalarını ilk akla gelenler olarak sayabiliriz.
Daha çok vakıf anlayışı ile kurulan bu müesseselerde hastaların tedavileri yapılır, iyileştikten sonra muhtaçlara haçlık ve yol paraları verilir taburcu edilirdi.
Bu şifahanelerde hastalar tedavi edilirken hasta yatağı başında talebelere derslerin de verilmesi, ilaç ve müzikle tedavilerinin de yapılması Asya ve Avrupalıların örnek alarak uyguladıkları bir yöntem olmuştur.
Avrupalıların bilhassa akıl hastalarına tedavi adı altında çeşitli eziyet ve işkenceler uyguladıkları dönemde, Osmanlılar, bu darüşşifalarda su sesi ,güzel kokular ve musıkiyle tedavi yapıyorlardı.
Musıkiyle tedavide ;Türk musıkisinin makamlarından,
Rast makamının havale ve felce ,Rehavi makamının baş ağrısına , Büzürk,makamının ateşli hastalıklara, zihni temizlemeye, vesvese ve korkuyu uzaklaştırmaya, Neva makamının kadın hastalıklarına, Hicaz makamının: İdrar zorluğuna,Buselik makamının: Kulunç ve bel ağrılarına , , Rast makamının, felce, epilepsiye, Isfahan makamının, çocuklarda menenjit hastalıklarına iyi geldiği, İsfahan makamının, zihin açıp, zekayı arttırdığı, gönül tazeleyici olduğu,üşüme ve ateşli hastalıklardan koruduğu, Uşşak makamının: Kalp, karaciğer, sıtma ve mide hastalıklarına, küçük çocukların kulağına güzel sesle okunursa, çocukların uykusunu getirmesi ve naz uykusunda dinlenmeye etkisi olup, yetişkin erkeklerde meydana gelen ayak ağrılarına faydalı olduğu, Hüseyni makamının, çocukların karaciğer ve kalp hastalıklarında vücut ısısını düşürmede kullanıldığı eski kaynaklarda belirtilmektedir.
Allah rızası ve vakıf anlayışı ile yüz yıllar boyunca insanlara hizmet vermiş olan bu mübarek müesseseler, günümüzde yerlerini modern hastanelere devretmiştir . Artık onlar birer mimari şaheserler olarak korunmayı beklemektedirler. O devirlerde yaşamadığımız için kesin bir şey söyleyemesek de , bugünkü modern hastanelerde , eski darüşşifalardaki Allah rızası ve vakıf anlayışına dayalı şefkatin tam olarak mevcut olduğunu acaba söyleyebilir miyiz ....


Bu Yazı 3093 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar