GERİYE DAHA KAÇ NİSANIMIZ KALDI
..        

Her sabah aynı uyanışlarla başlayıp, aynı konuşmalarla ve aynı konuşmazlıklarla, aynı uykuya dalışlarla devam ederken yaşamak, saçlarımda yumuşak rüzgarların uğultusunu taşıdı değişmeye başlayan mevsim… Dallar ılık bir denize salıp köklerini, koyu mavi bir yolculuğa uzattı soluklarını… Hayat yollara düştü karşılamak için açan ilk nazenin yaprağını nisanın…. Ve nihavent bir şarkının nisan makamında patladı tüm tomurcuklar.. Bütün dikenler çiçek odu dokununca, bütün çiçekler gökyüzü oldu… Sevgiye, aşka, ırmaklara, şu mavi gökkubbe altında nefes almış vermiş bütün çiçeklere dair ve merhameti içine alan bütün duygular adına kelimelerinin, kalbinin gizli kalan üstelik de anahtarı da olmayan bir odasında saklı kalmışlıklarına daha fazla tahammül edememenin adıydı belki de bahar…Harflerini bir denizin kıyısından, bir ormanın eteğinden toplayıp, şiirlerin içinden bütün baharlı kelimeleri çıkarıp, biriktirip, ezberleme telaşına düşmenin iç dünyandaki tezahürüydü. Yalnızca iki heceden ibaret olan bu kelimenin, uzak dağların başındaki kar tanelerinden hemhal oyalı yazmaları üstüne serpilen mavi kokulu dağ çiçeklerinin biçimini dalga dalga savurup, alnının üzerine çizgi çizgi bırakan bir büyüden, ruhunun üzerine teyelli duran umutları sağlamlaştırıveren sessizlikleri inadına nağmeleri ile bozan cır cır böceğinin sesinden örülmüş bir ibrişimden, yorgun bir rüzgar gibi her gün hayatın yolları üzerinde yürüyen kalplerimize tazelik, bir damla hayat suyu bahşeden bir çeşmeden ibaret olduğunu bir ömür geçti de hangi baharda içimizde yürüyen kanı hissedercesine, elimizde sıktığımız bir güvercini göğe salarcasına, bir gülün kırmızısına dudaklarımızı dokundurup öpercesine, ne zaman fark ettik ki? Nisan ki, ilk adımıydı o büyülü iki kelimenin, gizemli bir düş gibi, hem gecelere hem de gündüzlerin yıldızsızlığına uyanılıveren bir uyku gibi … Ve sıcak yaz gecelerinin şiir mısralarına sığmayan letafetini, cemre cemre derin fısıltılarla uykusuzluklara billur bir kadehten dökülürcesine taşıran baharın ilk ayak sesiydi… Nisan ki, kalbinin tam ortasından bir turna katarı gibi gelip geçen, yıllar öncesinden kaybolmuş rüyaların kendi ayakları ile kapına gelmesinin adıydı. Yarım kalan bütün hikayeleri, üstüne çiçek dalı iliştirilmiş bir kalemle tamamlamak zamanıydı, Bir avuç toprağın varsa sana ait, ona dünyaları sığdırıp, küçük bir gövdenin dibini çocuğun yanağına dokunurmuşçasına merhametle su dökerken, vuslatları anlatan türlü türlü türküleri, mırıldanmanın biraz ötesine çıkan bir ses tonuyla söyleme zamanıydı nisan… Hayat her baharda tazelenen toprakla, ısınan zamanla kaderin hangi noktasında olursak olalım içimizi güzel olana çevirmeye dair her nisan bir fırsat verir insana…İnsan bu büyüleyici değişime ayak uydurabilirse kendi içinde yeşeren baharın ilk fidesini dikmiş olur. En çok baharda, yeşil çimenlerin arasında kaynayan sarı papatyaları görünce mi, kahverengi dalların arasına sıkışmış hazineler gibi görünen insanı sarhoş eden leylak kokusuna yakalanınca mı, senenin ilk lalesine parmaklarını dokundurunca mımı hisseder insan , aslında nisanın sevilmeye dair ne çok köşesinin olduğunu? Belki de çok sevilmiş olamamanın, kimseleri de çok sevmiş olamamanın kırıklığını, ve bunda kendisinin eksikliklerinin olduğunu bilmenin burukluğunu hisseder de, topraktan fışkıran renklerin ahenginden, nisanın aslında insanlara sunulan tam bir sevgi gösterisi olduğunu anlar. Her yandan adeta çoğala çoğala taşan bu sevginin neden kendi yüreğinin kıpırdatamadığını, neden heyecanlanamadığını, neden bir sıradanlıkla karşı karşıyaymışçasına içindeki meşalelerin yanmadığını kendi içinde sorgulayıp durdurur bir an koşturduğu yolların hızını, rüzgar gibi geçtiği için bakamadığı, baksa da göremediği hayret burcunun kapısını zorlayan karanlıklarının siyahını..Sonra bir de bakar ki, nisanın gelmesi aslında takvimdeki ayın isminin değişmesinden, işlerin açılmış olmasından, havanın ısınmaya başlamasından, günlerin uzamasından başka bir şeymiş… Apartman katlarının soğuk duvarlarını üşüten bakışlarımızı, ekran denilen içindeki balıkları donduran , içindeki yosunları öldüren, mavisini yitirmiş bu denizden çıkarıp başımızı, mor menekşe edalarının toprak zerrelerinde raksa durduğu, güllerin gerdan kırdığı, hanımellerinin devran sürdüğü demlere yakın bir zamandayken, bütün kırılmışlıkları, hep ikinci plana atılmışlığı hissettiğimiz anları, küstürülmüşlükleri, zamansız gelen acıları, susturulmuşluğu bir yana bırakıp, bir tohumun başını topraktan nasıl yavaşça, nazlı bir sevgiyle, yüce bir merhamette gözlerini dünyaya açtığını sonu gelmez bir düşe dalar gibi, içimizde sevmeye dair sönmüş meşaleleri bir bir tutuşturmanın zamanı gelmedi mi? Her gün biraz daha eskiyen vakitlerde, hiç sabahın gelmeyeceğini sandığımız akşamların göğsüne ağlamaklı başımızı yaslayıp kaç nisanlık ömür tükettik? Eğer mavi bir kanat takıp, gölgelerin içinden yalınayak geçip, haşmetli bir bulutun omzuna, içimizin çürümüş merdivenlerini yükselmek adına değil de aksine en alçaktakini iyi görebilmek adına dayamamışsak, eğer bir tomurcuğa dokundurmamışsak kağıtlara, televizyon kumandalarına, paralara, kumaşlara, araba direksiyonlarına dokunan şu parmaklarımızı ve sigaranın ömür törpüsü inceliğine dokunan dudaklarımız bir çiçeğin yaprağını hiç bulmamışsa, her sene bir güzel talaşla, bir ömürlük yağmurla, perçemlerine yıldızlar düşürüp, renklerle bezenen baharın kalbimizdeki yeri hep eksik kamış demektir…Oysa bilemeyiz ki, bir çiçek açımlık zamanımız var mıdır ve geriye daha kaç nisanımız kaldı…


Bu Yazı 2851 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar