GÖKKUŞAĞININ BİR RENGİ OLMAYA VARMIYIZ?
..        
Kalkınma hamlesinin motor hareketi olan eğitime gerekli önem verildiği takdirde gülen yüzlerin çoğaldığı görülecektir. Ellerinde bilgi meşalesi ile karanlığı boğmaya giden gönül erleri tüm evreni kuşatacaktır.
Eğitim güle benzer. Gülün dikeni olduğu gibi, eğitimin de zahmetleri vardır. Gülün dikeni bazen elimizi kanatır, bazen de gül hatırına burnumuza batar. Elimiz dikenden acısa bile gönlümüz gül gülistan olmalıdır. Hep “Güller Gülü”nün (s.a.v.) hatırına. Gül bülbülü, bülbül gülü anlarmış. Yunus Emre; "Sevdik âşık olduk. Sevildik maşuk olduk" der. Gül'ü sever âşık olursunuz, O'na yaklaşma adına eylemlerinizden dolayı da maşuk olur sevilirsiniz.
Renkleri bilirsiniz. Favori renkleriniz vardır. Pembe, kırmızı, yeşil, turuncu gibi. Rengin kıymetini onları tanımayan, bilmeyen kişiler bile bilir. İşte size renklerin güzelliğini anlatan bir hikâye:
Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli, en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar.
Yeşil demiş ki:
"Elbette en önemli renk benim... Ben hayatın ve umudun rengiyim. Çimenler, ağaçlar, yapraklar için seçilmişim. Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı.”
Mavi hemen atılmış:
"Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız."
Sarı söz almış:
"Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim. Güneşin rengiyim. Ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz."
Turuncu onun sözünü kesmiş:
"Ya ben? Ben sağlık ve direncin rengiyim... İnsan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur... Portakalı, havucu düşünün. Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim, ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın."
Kırmızı daha fazla dayanamamış:
"Ben hepinizden üstünüm! Ben kan rengiyim! Kan olmadan hayat olur mu? Ben tehlike ve cesaretin rengiyim! Savaşın ve ateşin rengiyim! Aşkın ve tutkunun rengiyim! Bensiz bu dünya bomboş olurdu!"
Mor ayağa kalkmış:
"Hepinizden üstün benim... Ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişlerdir... Ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz... Dinler ve itaat ederler."
Ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar... Her biri diğerini itip kakıyor; "En büyük benim" diyormuş...
Derken bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış... Bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar...
Ve Yağmurun sesi duyulmuş...
"Ey renkler! Bu kavganızın anlamı ne? Bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki, her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz... Şimdi el ele tutuşun ve bana gelin."
Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar... El ele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay şeklini almışlar... Yağmur onlara;
“Bundan böyle demiş”, “Her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar... İnsanlara yarınlar için umut olacaksınız... Gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size GÖKKUŞAĞI diyecekler... Anlaştık mı?"
Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde GÖKKUŞAĞI belirir. Biz de gökkuşağındaki o renkler gibi birbirimizden farklıyız ve hepimiz özeliz bu evrende. Bunu bilerek etrafımızla uyum içinde yaşamalıyız. Farkımızı, eğitimin her alanında öğretmen, veli, öğrenci olarak, hayat yolunda sevgi kulvarında koşarak tamamlamalıyız.
"Nitekim su donduğu zaman girdiği kabın şeklini alır, değişik bir karakter kazanır. Suyun buz haline gelmesi için ortamın buna uygun olması da şarttır. Vermek için almak, erimek için donmak kolay değildir. Saf su çabuk donar, kalıba girer. Fakat saflaşmak için de imbikten geçmek gerekir. Sadece dünyaya yeni gelen bir uzaylı olun ya da o mekâna yeni gelmiş bir vatandaş... Kendinizi, anne ve babanızı, yakın çevreyi başka bir yaratıkmış gibi görün. Bakın göremediğimiz neler varmış şu yaşadığımız yerlerde."2
Dıştaki değişiklikler hep içte başlar. İnsan kendisiyle, çevresiyle, ailesiyle etkileşimi hep belirlediği ölçülere göredir. Bu ölçüleri değiştiremezsek biz kendimizi yarınlara hazırlama noktasında kısır kalırız. Bundan dolayıdır ki farklılıkları fark etmemiz gerekecektir. Hayatımızda ufak şeyleri, ayrıntıları önemsememek bazen bize büyük fırsatları kaçırtacaktır. Küçük şeyler önemsenmeli, ancak gerektiği kadar önem verilmelidir. Gereğinden fazla önem vermek beyni yorar. İnsan beyninin %1-1,5 arasını kullanan Einstein inandığı ve önemsediği işleri yapmıştır. Asla ümitsizliğe düşmemiştir. Asrımızın Dehası "Yaşasın ümit! Kahrolsun ümitsizlik!" diyerek rotamızın doğru yönünü yaşayarak göstermiştir.
İlk kan Kabil'in Habil'i öldürdüğünde akmıştır. Yeryüzü ilk defa son olamayacak bir harekete ev sahipliği yapmanın üzüntüsü olan bu ağır yükü Kıyamete kadar taşıyacaktır. Şiddet, çatışma, haset, kin, nefret, korku artık insanların yaşamlarına girecek ve milletler arası bir kavram olarak tarih sahnesinde yer alacaktır maalesef.
“Sizi kabile kabile, millet millet yarattım ki birbirinizi tanıyasınız.” 3 ayetini, “Ben bütün insanlığa gönderildim" ve "Ben herkese, hem bir rahmet, hem de peygamber olarak gönderildim. Benim vazifemi yerine getirip tamamlayın. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun."4 diyen şefkat, merhamet, sevgi elçisini de duymalı ve duyurmalıyız.
"Gelişmişliği ile övünülen ülkeler tarihlerinde savaş olmasını kahramanlık olarak yâd ederken, “İstemesek de yapmak zorundaydık” demekten kaçınmaktadırlar.
"Medeniyetler Çatışması” materyalist ideolojilerde görülen "çatışma" kavramının milletler arası ilişkilere uygulanmasıdır. Gelişmenin en önemli şartı olarak, milletler arasındaki ihtilaf ve çatışmaların sebep olacağı şiddeti öngören bu anlayış, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş, bütün siyasî akımların temelini oluşturmuştur. Çelişme ve çatışma fikirlerinden yola çıkan siyasî bakış açısı, tarih boyunca çok belirgin bir İslâm ve Hıristiyan medeniyetleri çatışması olduğunu iddia etmektedir. Bu düşünceye göre, 1. ve 2. Dünya Savaşları ya da Soğuk Savaş dönemleri gerçekte batı dünyasının iç meseleleridir ve bu dönemin bitmesiyle geçmişte yaşanan esas mücadeleye tekrar dönülecektir.
Oysa sevgi ve hoşgörüye dayalı İslâmî anlayış, sadece belirli bir ülkede değil, bütün cihanda kültürel diyalogu esas alır. Farklı kültürler kavga ve çatışma yerine, tanışma ve diyalogu esas almalıdır. Bu hedefin en güzel vesilesi, “dünya eğitim seferberliği”dir.
Eğitime sevgi kelimesi yavan kalır. Aşk olmalı eğitimin eş anlamlısı, tutku olmalı, kara sevda olmalı. Hoşgörü ile çıkılmalı ve "Yaratan'dan ötürü yaratılanlar hoş görülmeli".
Eğitimin temeli sevgi, saygı ve hoşgörüdür. Bir yaşam biçimi ve sevgi yoludur hoşgörü. Anlayışlı olma, yanlışları düzeltme, yaşadığı çağın sorunlarını dert edinmedir. İnsanın özü ve mayasıdır. Kişi kendiyle barışık olmalı. Sonra ailesi, akrabası, çevresi, ülkesiyle bir olacak. Hem kederde, hem sevinçte. Sonra yaşadığı ülkenin komşuları ve hâsılı kendi dünyasının kabuğunu kırıp yaşadığı dünya için yaşamaya başlamalı.
“Kusurlara göz yummak, farklı düşüncelere saygı göstermek, affedebileceğimiz her şeyi affetmek, yumuşak bir söyleyiş, yumuşak bir hal, yumuşak bir tavır takınma” diyebileceğimiz yumuşaklıkla mukabelede bulunmak, âlicenaplık, insan-ı kâmil olmanın gereği bir düşünce tarzı” diye tanımlıyor M. Fethullah Gülen Hocaefendi hoşgörüyü.
Aslında, yaşadığımız her olaya birkaç cepheden bakabilsek her kişi ve olayı anlayabiliriz herhalde."6
Hz. Mevlânâ gibi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Karaca Sultan, Bediüzzaman da insanların hoşgörüye davet etmişler ve yaşadıkları dönemde Anadolu'yu bir hoşgörü cennetine çevirmişlerdi. Ama bugün aynı Anadolu'da hoşgörü yeniden şahlandırılmalı ve dünyaya hoşgörü gözüyle bakıp hizmet edenleri ayakta alkışlamalıyız yaşlı gözlerimizle.
Dünya üzerinde farklı renklerde, farklı uluslarda ve farklı olarak sınıflandırılabilecek birçok özellikler barındıran insanlığa ışık demeti sunan eğitim gönüllüleri yurtlarından, yuvalarından sevgi tohumlarını ekmek için çıkmışlardır. Sevgi tohumu çorak bir toprağı, bire bin veren belki milyonlar veren taneler haline getirmiştir.
Bunun en güzel örneğini ise Uluslar arası Türkçe Olimpiyatları'nda somut olarak görmenin zevkini yaşamaktayız. Beşincisi yapılacak olan bu olimpiyat dahi insanlığın gönül erlerine olan ihtiyacı ortaya koymaktadır.
Bırakalım çocuklarımız farklı farklı olsun. Farkımız bizim özelimizdir. Bizler gökkuşağı gibi el ele vererek insanlığa sunulacak ışık demetinin bir lem'ası olmak için yarışmalıyız. “Medeniyetler Çatışması” değil, artık “Medeniyetler Buluşması”, “Medeniyetler Kavuşması” demeliyiz.
"Gel, ne olursan ol, yine gel" diyen hoşgörü üstadı Hz. Mevlânâ gibi olmalı, hatta gelmelerini beklemeden bizler gitmeliyiz. Sevda Erleri'ne yakışan budur. Erdem Toplumu da böyle kurulacak, Asr-ı Saadet'in izdüşümü gibi tüm ulusların yer aldığı toplumun adı olarak tarihe geçecektir.
Goncalar açılmaya başladı. Mevsim geçmeden bu kervanda yerimizi almalıyız. Aksi "Eyvah" olabilir endişesini taşırken yüreğimizde közleri özlere çevirmek için Edith Worton'un : "Işığı yaymak için ya kandil olmalı ya ışığı yansıtan ayna" dediğini duyarak kandil veya ayna olmak zorundayız.
Elbette nice zorluklar olacak. Ancak hedefin büyüklüğü nispetinde zorluğa katlanmak kolaylaşır. "Nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek için dünya bir yana çekilir." diyen Star Jordan sizce de haklı değil mi?
Rengimiz Allah'ın boyası, kalbimiz O'nun mayası olduktan sonra telâşa ne hacet!
KAYNAKLAR:
l.Alıntı, yazarı belli değil.
2.Taktak, Nedim, Gerçek Müfettiş Velidir, Nesil Yayınları 2005
3.Hucurat Suresi:13.
4. Taberî, C.2/625)
5.Bilim Eğitim Vakfı.
6. Taktak, Nedim, Gerçek Müfettiş Velidir,Nesil Yayınları, 2005
http://www. hickizmayanogretmen. com

Bu Yazı 2884 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar