Geçmişten Gençliğe Mevlevi Nefesler
..        

Asıl adı Muhammed olan Celâleddîn-i Rûmîye, “Efendimiz” mânâsında Mevlânâ lakâbı verildiği için onun tasavvufta tâkip ettiği yola zaman içinde “Mevleviyye” veya “Mevlevîlik” adı verildi. Yaşadığı zaman içinde bir tarikat kurmak gayesi ve teşebbüsü olmamakla birlikte, vefatının ardından “Mevlevîlik” adını alacak olan yolun temel esaslarını ortaya koymuştu Mevlânâ. Kendinden sonra gelecekler için açtığı yolun temel esasları şunlardı:
1-Cenab-ı Hakk’a karşı sonsuz bir iman ve teslimiyetle birlikte İlâhî bir aşk ve muhabbete sahip olmak.
2-Kurân-ı Kerim’i bütün hakikatlerin aslı ve kaynağı bilerek her hâl ve amelini ona uydurup dünya ve ahrete dâir bütün işlerinde hükümlerin- den ayrılmamak.
3-Resulüllah’a (a.s.m.) sonsuz itimat ve bağlılıkla onun sünnet-i seniyyesini takip ederek kemale (olgunluğa) ermek.
4-Bütün varlığını Allah-u Teâlânın zikrine ve ibadetine vererek en büyük neş’eyi Ona kul olmakta bulup Ondan başkasına iltifat etmemek, yönelmemek.
5-Tevazu, hoşgörü, şefkat, merhamet, cömert- lik, muhabbet gibi güzel huylarla ahlaklanmak.
Mevlânâ manevî vecd ve isitiğrakın, İlâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde tamamen İlâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti. Başta belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesilesiyle icrâ edilen ve zamanla “Âyin-i Şerif” olarak adlandırılan sema’, sonradan Sultan Veled ve onun oğlu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alındı, sıkı bir nizâma bağlandı. Böylece Mevlevîlik kendine has kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna geldi.
Aslında Sema’ın sistemli bir hale gelişiyle Mevlevîliğin gelişimi, şekillenmesi ve son haline gelişi arasında paralellik vardı. Adeta Mevlevîlik Sema’ ile yaygınlaşmış, bir diğer ifadeyle Sema’ Mevlevîliğin şiarı ve ana sembolü olmuştu. Sonraki dönemlerde Mevlânâ âşıkları, muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar inşâ ettiler; insanların gönüllerine ışık götürdüler. Mevlânâ âşıkları Anadolu’nun pek çok yerinde Mevleviha- nelerde toplandılar. Küçük kasabalarda bile Mev- levîhâneler kurulduğu gibi Mevlevî köyleri de oluşmuştu. Oradan Arap Yarımadası’na, Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Padişahlar da, gedâlar da aynı postta yer aldılar.

GÜNÜMÜZDE MEVLÂNÂ
Günümüz dünyasında gerek Mevlânâ gerek Mevlevîlik çoktan sınırlarımızı aşmış, dünyanın dört bir yerinde bulunan üniversitelerde onun adına kürsüler kurulmuş, sempozyumlar, konfe- ranslar, seminerler düzenlenmiş ve düzenlenmek te. Her vesileyle anma törenleri, yurt içi ve dışında sema’ gösterileri yapılıyor. Yerli ve yabancı binlerce kitap basılmış ve basılıyor.
Bu çalışmalar, gayretler elbette memnuniyet verici. Ancak bu gelişmelerin çoğunda Mevlânâ hazretlerinin mesajı ve Mevlevîliğin ruhunu bulabilmek ayrı bir problem. Hattâ pek çoğunda mânâ maddenin çok ama çok gerilerinde kalmış nice yazılar, nice kitaplar, nice ticarî metâlar söz konusu. Mevlevî dervişi figürü şekerinden peçete sine kadar her yerde görülmekte. Düğünlerde derneklerde, hattâ eğlencelerde özünü kaybetmiş ama göze hoş gelen sema’ ayinleri gerçekleşti- rilmekte. Kadrolu semazenler İlahî aşkın cezbesiy le değil gecelik ve programlık fiyat tarifeleriyle dönmekte.
1991 yılında kurulan Kültür Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu ve Sema’ grubu ile gerek yurtiçi gerekse yurtdışı programlar da icra edilerek sema’ resmî bir hüviyet kazanmış durumda.
Mevlânâ’ya Batı dünyasında sergilenen yakınlık, ilgi ve hayranlık da hepimiz için büyük memnuniyet ve sürur kaynağı elbette. Ancak ülkemizde gördüğümüz terslikler, özden kopuşa dair manzaralar hüzün ve endişelerimizi sürekli artırmakta. Mevlevîliğin sadece dış görünümüyle öne çıkarılması, hattâ kadın semazenlerin artışı gibi İslamdan uzak ve İslama ters yaklaşımlarla kabullenişler gerçek Mevlevîler ve Müslümanlara önemli görev ve sorumlulukların yüklendiğini düşündürüyor.
MEVLANA’DAN KALAN
MANA HAZİNELERİ
13. asırda yaşayan Mevlana’nın Konya’da tutuşturduğu ilim ve hikmet ışığına pervane misal binler, on binler, milyonlar teveccüh etti.
Mevlana için sultanlardan, vezirlerden, paşa- lardan daha ferahlı ve debdebeli bir hayat yaşaya- bilme kapısı sonuna kadar aralanmıştı. Ama o medresenin mütevazı bir köşesinde ailesi ile birlikte iktisat ve kanaat içinde yaşamayı tercih etmişti.
“Dün, dünle gitti cancağızım. Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım” diyen Mevlana’dan günümüze, gençliğimize hiç eskimeyen nasihatle- rin sayısı binlerle ifade edilebilir. İşte manevî alemlerden süzülen, her biri mânâ okyanusu değeri ve derinliğine sahip, tazeliği ve yeniliği hep devam eden nasihatlerden bazıları:
Akıl Rehberi
İnsan akılla adam olur; saçı sakalı ağarmakla değil! O talihe, o devlete ümit kılı sığmaz; o devlet, umutla ricayla bulunmaz.
Peygamber: “Kim ahmaksa düşmanımızdır; yol kesen gulyabanidir. Akıllıysa canımızdır; ondan gelen serin esinti, bize fesleğen gibidir” buyurmuştur. -Bil ki Hak sana bir akıl cilası ver- miştir... Onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır. -Akıl vardır, güneş gibi... Bazı akıllar ise, Zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da.
-Kâmil bir aklı, aklına arkadaş et de aklın, o kötü huydan vazgeçsin. -Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl, akıl değildir; yılan ve akreptir.
-Akıl, ona derler ki Hakk’ın yaylasında yayılıp, O’nun nimetlerini yemiş olsun................... Utarit’ten gelen akla, akıl demezler!
Bu aklın ileri görüşü, mezara kadardır; fakat gönül sahibinin aklı, sur üfürülünceye dek olacak şeyleri görür!
Fikrini dağıtma Aklını, fikrini her yana dağıtma.
Akıl ve fikir suyunu, her dikenin kökü emer durur; artık nasıl olur da meyve verir? Kendine gel de o kötü dalı kes, buda; şu güzel dala su ver de yeşert. Şimdi ikisi de yeşildir ama sonuna bak; bu yok olur gider; ondan da meyve çıkar.
Bahçenin suyu buna helâldir, ona haram; aradaki ayrılığı sonunda görürsün vesselam. Kul ol da, yeryüzünde hür yürü; cenaze gibi omuzda götürmesinler seni. Nimete kâfir olan, herkesin kendisine hamal olmasını ister; ölüyü mezara götürür gibi onu da taşısınlar, bunu diler. Yükünü başkasına yükleme, kendin yüklen; baş olmayı az iste. Halkın boynuna binme de, ayaklarına illet gelmesin. Adaletten ayrılma
-Zâlimlerin zulmü, karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle söylemişlerdir. -Daha ziyade zâlim olanın kuyusu, daha korkunçtur.
-Sen zayıfları yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’ân’dan “İzâ câe nasrullâh”ı oku.
-Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar.
-Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. -Zulüm nedir? Dikeni sulamak.
-Adalet, bir nimeti yerine koymaktır, her su isteyen tohumu sulamak değil.
-Zulüm nedir? Bir şeyi, yerinde kullanmamak, lâyık olmayan yere koymak. Bu da ancak belâya kaynak olur.
Zulmedersen kötüsün, gerisin geriye gittin. Adalette bulunursan saadete erersin, kalem bunu yazdı; mürekkebi bile kurudu.
Ahde vefa
-Allah’a verdiğin söze vefa edersen, Allah da kereminden senin ahdini korur.
-Kiminle ahdettiğini bilen, tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır, o ahdi örer durur.
-Ahidlere vefa etmek, akılla olur.
Akıl, ahdini hatırlatır; akıl, unutkanlık perdesini yırtar.
Yalancı, dolancı adam, dinde vefakâr olmadı- ğından her an yeminini bozar.
-İnsan bir ağaca benzer, ahdi de ağacın köküne. Kökün iyileşmesine, sağlamlaşmasına çalışmak gerek!
-Bozuk düzen ahid, çürümüş kök gibidir. Kökü çürümüş ağaç da meyve vermez.
-Kadere az bahane bul; nasıl oluyor da suçunu başkalarına yüklüyorsun? Kendini araştır, kendi suçunu kendin gör!..
Ömür altın heybeye benzer Ömrün, bir altın heybesine benzer; geceyle gündüz de altınları sayan, iki er. Bilmeden, anlamadan sayar dururlar; sonunda heybe boşaldı mı, her şey biter. Sermayeni dağdaki madenden alsan da harcasan; üstelik yerine bir şey koymasan o maden bile israfa dayanamaz; tükenir. Öyleyse her solukta, harcadığının karşılığını, heybeye koy da "Secde et de yaklaş" âyetindeki maksada eriş. Ama dünyevî işlere de böyle sarılma; din ve iman işinden başka, işe o kadar çabalama. Çünkü sonunda, iş bitmeden gideceksin sen; işlerin bitmeyecek; ekmeğin pişmeyecek. Mezar yapmak, ne taşladır, ne tahtayla; ne kilimledir, ne keçeyle. Kendine, temizlik âleminde bir mezar kazman, varlığını, o mezara gömmen gerek. O mezara toprak olman, onun gamına gömülmen gerek.
Mezarın üstüne türbe yapmak, kubbe kurmak yüce duvarlar örmek, mânâ erlerince makbul bir şey değil. Diriyken atlaslara bürünmüş, ipekliler giyinmiş adama bak. Şimdi, atlas, ipek, aklının elini tutuyor mu hiç? Canı, Münker-Nekir'in azabına uğramış; gamlı gönlündeyse gam akrebi yer tutmuş. Dışardan, görünüşü süslü püslü; fakat gönlü düşüncelere dalmış, ağlayıp inleme-de. Fakat birini de görürsün ki, eski-püskü hırkaya bürünmüş; o hırka içinde tatlı düşünce- lere dalmış; şeker gibi talkı sözler söylemede.
Ölüm gelmeden yoldaşını iyi seç!
Bu zamanda sana üç yoldaş vardır. Biri vefâkârdır, diğer ikisi ise gaddar.
Biri dostların, öbürü malın-mülkün, üçüncü- sü ise iyi işlerin ki, vefalı olan budur.
Öldüğün vakit, malın seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkamaz; dostun gelir, ama sadece mezarının başına kadar.
Fakat yaptığın işler vefakârdır; onlara iyice sarıl ki mezarının içine kadar seninle gelen onlardır.
Ama!.. Eğer amelin iyiyse, orada sana dost olur; kötüyse yılan kesilir.
Erlerin güzelliği dillerinde gizlidir Bir zamanlar mektepte okuyan çocuklar, tembelliğin tesiriyle derz çalışmaktan bıkmışlar, usanmışlar- dı. Öğretmeni zor durumda bırakmak, okula gitmemek için birbirleriyle görüşüp anlaştılar. “Öğretmen, hastalanmıyor ki birkaç gün okuldan uzaklaşsın” gibi sözler ediyorlardı.
“Biz de okulda mahpus kalmaktan, daralmak- tan, çalışmaktan kurtulalım. Mermer kaya gibi yerinde durup duruyor” diyerek yakınıyorlardı.
İçlerinden zeki bir talebe bir teklifte bulundu: “Hocam!” diyecek, “Neden böyle sararmışsın?” diye soracaktı.
“Hayır” cevabını alınca da, hocaya “Betin-benzin yerinde değil; bu, ya soğuk algınlığından, yahut sıtmadan” diye devam edecekti.
“Benim bu sözümden hoca, birazcık vehme düşer ya” dedi kurnaz talebe, diğer arkadaşların- dan aynı şekilde yardım istedi.
Öğretmen okul kapısından girince, herkesin “hayır ola hocam, de, bu halin ne?” diye sormalarını istedi. Şöyle dedi:
“Böylece vehmi, biraz daha artar. Vehimle, akıllı kişi bile delirir.
“Üçüncü, dördüncü, beşinci gelen de bizim ardımızdan, hoca için gamlanır.
“Otuz çocuk da böyle söylediğinde, öğretmen gerçekten hastalanacak, hastalık düşüncesi iyice yerleşecek..”
Çocukların hepsi de “Aferin a zeki çocuk; bahtın, boyuna yaver olsun, aferin” dediler.
İçlerinden birisi dahi dönmemek üzere bu işi kararlaştırdılar, ahdettiler. Ondan sonra o çocuk, aralarından bir kişinin dahi bu hususta haber sızdırmaması için hepsinden yemin aldı; hepsine and içirdi. O çocuğun buluşu, hepsinden de üstündü; aklı, sürünün en ilerisindeydi.
Güzellerin, güzellik açısından nasıl birbirlerin den farkları, üstünlükleri varsa, insanların akılla- rında da fark vardır. Hz. Ahmed de (a.s.m.) sözleri nin birinde bu çeşit buyurdu: "Erlerin güzelliği, dillerinde gizlidir".


Bu Yazı 2631 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar