Geri Kalmışlık Saplantısı ve Tarihe İlişkin Yanılgılar
17.03.2015        

GERİ KALMIŞLIK SAPLANTISI VE TARİHE İLİŞKİN YANILGILAR

Hüseyin Tunç

 

 

Ne Batının bugünkü parlak maddi dünyası ne de İslam ülkelerinin güncel zaafları çok eski bir geçmişe sahiptir. Şartların bugün İslam dünyasının aleyhine olması, durumların hep aynı kalacağı anlamına gelmez. Yeter ki öğrenilmiş çaresizliklerimizi terk edebilelim.

Kendine, tarihine ve sistemlerine olan güven duygusu, kişi yada toplumu motive eden en önemli faktörlerdendir.1700'lü yıllardan itibaren Batı'da gerçekleşen Sanayi Devrimi ve akabinde yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeler gerek aktarılma ve gerek algılanma şekilleri yüzünden toplumlar nezdinde yanlış düşünce ve inançların yerleşmesine neden olmuştur. Buna göre sanki bütün gelişmelerin ve medeniyete katkının ezelden beri Batı'da oluştuğu, Doğulu toplumların düşünce ve madde bazında ezelden beri üretken olmadığı şeklinde yaygın bir kanaat oluşmuştur. Bu kanaat o derece yaygındır ki, Batı kendini (hak etmediği bir şekilde) üstün görmekte, diğer toplumlar ise ikinci sınıf olmayı kabullenmektedirler.

Bu kabule iki noktadan itiraz edilmelidir: Birincisi,  'medeniyet' kavramının tanımı, ikincisi de tarihin akışı ile anlatılış  şeklindeki farklılıklardır.

Medeniyet insanların davranış kalitesidir. Medeniyeti bilimsel ve teknolojik seviye ile karıştırmamak gerekir. Bilakis milletlerin kendileriyle, diğer insanlarla ve yeryüzündeki diğer canlı ve cansız varlıklarla olan ilişkilerindeki tutumları, davranış şekilleri ve hâkim olan kaideleri dikkate alınmalıdır.  

Medeniyetin geldiği düzey aynı zamanda bütün insanlığın ortak eseridir. Tarih akıp giderken, bazı milletlerin zaman zaman şu veya bu nedenle öne geçmeleri, birbirlerine üstünlük sağlamaları mümkündür. Lâkin bu üstünlük, medeniyet anlamında bir üstünlük olarak değerlendirilmez. Medeniyeti belirleyen, somutlaştıran, elle tutulur hale getiren değerler evrenseldir. Medeniyete bir ulusun ya da bölgenin sahip çıkması doğru da değildir. Sadece ona uygun yaşayıp yaşamadıklarına göre toplumları değerlendirebiliriz. Bu açıdan bakıldığında, Batı toplumlarının kendileri dışındaki (ve hatta çoğu zaman kendi içlerindeki) insanlara ve diğer canlı ve cansız varlıklara davranış ve tutumlarının yeterince medeni olduğunu hangimiz söyleyebiliriz?

Batı ve Doğu arasındaki imaj farkı milletlerarası rekabet nedeniyle ve bilinçli olarak belirginleştirilmektedir. Maddi üstünlüğü medeni üstünlük gibi vurgulamak tarafgir bir yönetimdir. Bir insanı övmek ve onu cesaretlendirmek ile o insanı demoralize etmek ve aşağılamak nasıl bir sonuç doğurursa, toplumlar için de aynı yöntem, aynı sonuçları desteklemektedir.

İkinci itiraz konusu, tarihsel süreç hakkındaki çarpıtmalardır. Bugün maddi olarak üstün olan milletler herhalde bütün insanlık tarihi boyunca bu sıfatı taşımıyorlardır. Bu topu topu üç yüz yıllık bir süreçtir. Tarih, toplumların yaşam tarzları, sosyal ve ekonomik ilişkileri, savaşları, nezaket ve vahşilikleri, millet olma bilinçleri, icatları, iş ve uğraşlarıdır.

Bütün bu etmenlerin katkısıyla milletlerin gelişme düzeyleri farklı seviyeler oluşturur. Milletlerin yerleri de dönemden döneme değişir.

Tarih bilgilerinin en yaygın belki çoğu insan için öğrenildiği yer okul kitaplarıdır. Okul kitapları ise dünyanın her tarafında, ülkelerin resmi kabullerini, siyasal politikalarını ve Batı'nın yönlendirme ve manipülasyonlarını yansıtırlar. Okul kitaplarının dışındaki tarih kitaplarında da objektif ve gerçek  bilgiye ulaşmak kolay değildir. Bir konuyu farklı kaynaklardan ve farklı bakış açılarıyla değerlendirmediğimiz takdirde yanılma ihtimalimiz çok yüksektir. Bu durumun çeşitli nedenleri vardır.

Tarihi bilgileri çarpıtan ve onu doğru analiz etmemize engel olan durumlardan bir tanesi devrimlerdir. Her devrim kendi meşruiyetini arttırmak ve toplumsal kabullenmeyi kolaylaştırmak için geçmiş sistemleri kötüler ve eğitim ve öğretimde de farklılaştırılmış bilgileri sunar.

İbn Haldun, Kitab Al- Ibar adlı eserinin ilk bölümünde, tarihi bilgilerin gerçek niteliğinden çıkıp, yanlışa dönüşmesinin nedenlerini açıklar. Başlıklar halinde değinmek gerekirse, İbn Haldun'a göre tarihi bilgiler aşağıdaki hallerde orijinalliklerini ve anlamlarını kaybederler.

- Yazarın veya aktaranın bir görüş veya mezhebin taraftarı olması,

- Okuyucunun tarihi bilgileri aktaran kişilere olan güveni,

- Olayların gerçek mahiyetinin, anlamının, nedenlerinin ve öneminin kavranamaması, olayları aktaranların kendi hayal ve varsayımları üzerine yoğunlaşmaları,

- Bir şeyin gerçekliği hakkında temelsiz varsayımlar,

- Şartların gerçeklikle nasıl uyuştuğunun bilinmemesi veya ihmal edilmesi nedeniyle yapılan çarpıtmalar ve tahrifatlar,

- Genel bir alışkanlık olarak yüksek rütbedeki veya meşhur kişilere duyulan abartılı hisler ve yakıştırmalar, nedensiz üstünlük atfetmeler, aşırı övgüler,

- Erdem ve faziletlerin araştırılması ve değer verilmesi hakkındaki isteksizlikler,

- Medeniyet içinde ortaya çıkan çok değişik koşulların doğası hakkında bilgisizlik ve olayların hem kendi özünden hem de dışsal etmenlerden etkilenme derecesinin bilinmemesi,

Böyle olunca gerçekler yerine söylenenlere inanılır. Kurgulanmış tarih, gerçek tarihin yerini alır. Günümüze geldiğinde, Avrupa'nın hem kendi tarihini hem de diğer milletlerin tarihini yazdığı iddia ediliyor. O zaman hem Avrupa tarihini hem de mesela kendimiz için Osmanlı tarihini çarpıtmış metinler üzerinden ve anlatılan  konularla sınırlı olarak okuyoruz demektir. Altı yüz yıllık Osmanlı tarihini okullarımızda bir kaç savaş ve anlaşmadan ibaretmiş gibi okutulur. Hiç bir faydası olmayacağı halde, öğrencilere savaşların tarihleri ve antlaşmaların maddeleri ezberletilir. Savaşların ekonomik, siyasal, kültürel nedenleri  ile zafer veya yenilgi ile sonuçlanmasına yol açan faktörler analiz edilmez. Koskoca imparatorluğun idari düzenlemeleri, kayıt sistemleri, vergi düzenlemeleri, mahkemeleri, dış siyaset ilkeleri, toprak yönetim sistemleri, halk oyunları, yemekleri, törenleri, merkezi ve yerel yönetim şekilleri, iktisadi zihniyetleri, ahlak anlayışları, örf ve adetleri, mesleki kuruluşları, çarşı teamülleri, dernek ve vakıfları, hayır kurumları, iş ortaklıkları, finansman sağlama teknikleri gibi hayata dair sayısız unsur sanki hiç yokmuş gibi davranılmaktadır.

İlber ortaylı, Balkan ülkelerinin tarihi hakkında söz konusu ülkelerin milliyetçileri tarafından yapılan çarpıtmalarından bahsederken şöyle der:

''Milliyetçilik tarafından beş hatta beş buçuk asrı kapsayan Osmanlı egemenliği istenmeyen, sevilmeyen bir dönem olduğu için, Balkan milletlerinin tarihi geçiştirilip gitmektedir. Bu dönem üzerindeki bilgisizce tasnifler ve tasvirler yanında arazi rejiminin anlatışı, mesela devşirmeler, İslamlaştırma politikası gibi konular tamamen gerçeklerden uzak sanılarla, varsayımlarla ve saptırmalarla ele alınır.''

Yazar, Balkanlarda Osmanlı Eserlerinin son hadde varıncaya kadar tahrip edildiğini belirttikten sonra bu konuda sanat ve mimarlık tarihçisi, Türkolog Machiel Kiel'in Balkanlar ve Rumeli'de ki Osmanlı envanterleri ve araştırmalarını da referans göstermektedir.

Günümüzde bilgiye ulaşmanın artması ve kaynakların çeşitlenmesi sayesinde tarihi birçok olay gerçek haliyle gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Avrupa'yı analiz etmek adına değil ama gerçeklerin bizim kendi aleyhimize kabullendiğimiz hususlardan ibaret olmadığını hatırlamak gerekir. Avrupa'yı mitleştiren birçok unsurun gerçek olmadığını anlamak gerekir. Bu sayede İslam'ı  Avrupa'dan tecrit etmenin, Avrupa mirasının dışına itelemenin ve reddetmenin mümkün olmadığı giderek daha iyi teşhis edilebilecektir. ''İslam Avrupa'nın bir parçasıdır, Avrupa mirasının üzerine oturduğu medeniyetlerden birisidir'' tespitini yapan yılların sosyal antropologu  Jack Goody, Avrupa'yı  Hıristiyanlıkla özdeşleştirmenin derin yanılgısına dikkat çekiyor.

'Aynı şekilde bir başka tarihçi, özellikle savaş tarihleri konusundaki uzmanlığıyla dikkat çeken Jeremy Black, tarihin bize anlatılandan daha çok  karmaşık ve çok daha az çatışma efsanesi içerdiğine dikkat çekiyor ve İslam ile Batı'nın ilişkisinin zannedildiğinden de derinlere indiğine vurgu yapıyor.'

Bu yüzdendir ki, tarihsel veriler daha objektif olarak öğrenildikçe dünyanın geri kalan bölgelerinde de bilinçlenme, ekonomik, kültürel ve siyasi hareketlenme artmaktadır. Dünyanın her bölgesinin kendisine güvenmesi, üretmesi ve kalkınması bütün dünya insanlığı için çok daha faydalı olacaktır.                


Bu Yazı 3536 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar