Gökler ve Yer İnsanın Hizmetindedir
..        

“Görmedin mi: Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah sizin hizmetinize verdi, açık ve gizli nimetlerini üzerinize yağdırdı.” (Lokman Suresi, 31:20)
Bu ve benzeri âyetler, bir yandan Allah'ın üzeri- mizdeki nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatırken, bir yandan da, mü'minin Allah katındaki değerini göster- mektedir. Fakat bu hakikati net bir şekilde görebilmek için, önce zamanımızın dar bakış açısından ve önyargılarından kendimizi kurtarmamız gerekiyor.
Zamanımızın egemen cereyanları, kâinatı tesadüf eseri, insanı da başıboş bir varlık olarak bize gösterir. Bu manzara içinde, bütün kâinat, anlam ve amacından soyutlanmıştır. Göklerde ve yerde olanların insan ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu âlemde bir toz zerresi bile etmeyen küçücük bir gezegenin üzerindeki insana kimse dönüp bakmaz, önem vermez, merhamet etmez. Yeryüzünün her köşesini dolduran ve herbiri ayrı harikuladelikler sergileyen sayısız canlı türleri bile, bu tabiatperest görüşe göre, tesadüflerin birbiri ardınca eklenmesiyle ortaya çıkmış gelişigüzel varlıklardır!

Fakat Kur'ân, bu kâinatı ve içindeki varlıkları bize çok farklı bir şekilde anlatır. Güneşi gösterir, "O bir lâmbadır," der. "O lâmbayı Âlemlerin Rabbi sizin emrinize verdi." Yeri gösterir, "O bir beşiktir," der. "O beşiği Âlemlerin Rabbi sizin için hazırladı. Bulutlan gösterir, "Bunlar rahmet müjdecisidir," der. "Onu size Âlemlerin Rabbi gönderiyor." Bitkileri gösterir, hayvanları gösterir. Denizleri, dağları gösterir. Gökten ineni, yerden çıkanı, görüneni, görünmeyeni gözler önüne serer. Hepsinin Allah'tan geldiğini söyler, hepsinin insana hizmetkâr olduğundan bahseder.

Bunlar, Kur'ân'ın anlatışında kâinatın iki temel özelliğidir:
1- Bu kâinatta ne varsa, hepsi Allah'ın sonsuz ilmiyle ve kudretiyle var ettiği hikmet eserleridir. Hiçbiri boş değildir, hiçbiri anlamsız değildir.
2- Onlar, aynı zamanda, insan ile doğrudan ilgilidir. Bu kâinatta ne varsa, hepsinin insan ile bir ilişkisi vardır.
Bu ifadeler, bizi birkaç yönden ciddî bir sorumlu- lukla karşı karşıya getiriyor.

Birincisi: Zamanımızın yaygın anlayışıyla Kuran'ın bu ifadeleri arasında tam bir zıtlık vardır. Onun için, her şeyden önce, bakış açımızı doğrultmak ve Kuran'a göre ayarlamak zorundayız. Bu, kolay gibi görünse de, dikkat ve zahmet isteyen bir iştir. Çünkü dünya ehlinin telkinleri her taraftan bizi kuşatmış durumdadır ve sürekli olarak tekrarlanmaktadır. Buna karşılık, Kuran'ın bizi tefekküre davet eden âyetlerini de sürekli olarak okumak ve üzerinde düşünmek gerekir. Bir mü'mine yakışan şey, baktığı her yerde Rabbinin eserlerini ve kendisine olan lütuflarını görebilmektir.

İkincisi: Göklerde ve yerde olan herşeyin insana sunulması, Bediüzzaman'm bir mektubunda işaret ettiği gibi, "ibaha" suretindedir, "temlik" biçiminde değildir. Yani insana verilen şey bu varlıkların mülkiyeti değil, kullanım iznidir. Onun için, bütün bunların, izni veren tarafından çizilmiş sınırlar içinde kullanılması gerekir.

Üçüncüsü: Allah'ın insana lütfettiği nimetlerden yararlanmak için, Allah'ın koyduğu yasalara uygun hareket etmek gerekir. Gökte olsun, yerde olsun, herşeyden insanın yararlanabileceği birşeyler vardır; ancak bunlar oturduğu yerde insanın ayağına gelecek değildir. İnsan da, günlük ekmeğini kazanmak için çalışmak zorunda olduğu gibi, göklerde ve yerde kendi hizmetine sunulmuş olan nimetlere erişmek için çaba harcamak zorundadır. Sonuçta bu da Allah'ın yasalarına uygun davranmak demektir ve Allah'ın emrine uymak anlamına gelir; bir anlamıyla, insanın Allah karşısındaki kulluk görevinin bir parçasıdır.

Dördüncüsü: Bu âyetlerin dile getirdiği hakikat, insana hem kendisinin Rabbi katındaki değerini, hem de pek büyük bir şükürle yükümlü olduğunu hatırlatmalıdır. İnsan denen bu aziz varlık, gerçekten de, Âlemlerin Rabbi tarafından muhatap alınmış, Onun pek değerli bir konuğu olarak bu dünyada ağırlanan, önüne kâinatın bütün varlıkları hizmet için serilmiş bir varlıktır. Onun, bu mevkiine lâyık bir de şükür görevi vardır. Ondan beklenen hamd ve şükür, kendisine verilen önemle orantılı şekilde büyük, kapsamlı, içten gelen ve insanın bütün maddî ve manevî yeteneklerini işin içine katan bir hamd ve şükür olmalıdır.

İşte, insana, Kuran böyle büyük bir mevkii lâyık görüyor ve böylesine yüce bir hedef gösteriyor. Kuran'ın kendisine verdiği bu değere karşılık, bir mü'min de Kuran'a herşeyden fazla değer vermelidir. Bu ise, tüm varlığıyla Kuran'a teslim olmak, onun terbiyesi altına girmek, dünyasını onun değerleriyle şekillendirmek demektir ki, o da sürekli bir çaba ister. "Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah sizin hizmetinize verdi" şeklindeki bir hitabı ciddîye almak ancak böyle olur.


Bu Yazı 2991 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar