Gönül Dağı'nda Bir Garip: Neşet Ertaş
04.09.2013        

“Gönül Dağı’nda Bir Garip” : Neşet Ertaş (*)

 

Sadık Yalsızuçanlar

 

 ‘Sağ-sol çatışması’nın şiddetli olduğu günler… Neşet Ertaş Saray Sineması’nda konser veriyor. Gençler dönemin gözde “slogan”larıyla örülü şarkılarından isteklerde bulunurlar. Neşet Ertaş biraz sustuktan sonra her zamanki mütevaziliği ile şöyle der :
“Ağam, biz böyle parçalar bilmeyiz. Biz gönülle çalar, gönülle söyleriz.”

Neşet Ertaş, -eski adıyla- Abdallar köyünün, bugün hala kemaliyle bilinemeyen ‘şaman’ı Muharrem Ertaş’tan öğrenir bu (müzikal) edebi. Babası, irfani geleneğin müzikal halkasının son büyük temsilcisidir. Heidegger’in Freiburg’da, bir konsorsiyum sonrası Japon bilgelerle söyleşirken tartıştığı ‘gei-do’nun, yani sanatı, insanın kökene ulaşmak üzere girdiği bir yol olarak görüşünün belirtisi. Ertaş, selefi büyük Divan, Halk, Tekke-Tasavvuf şairleri gibi ‘gönül dağı’ndan konuşan bir ‘Garip’tir. Mahlas olarak seçtiği bu kelime de gösterir ki, ‘dünyada garip bir yolcu gibi olmanın’ sırrına ermiştir.

Televizyon programında sunucunun sorduğu soruyu, ‘sizden sır çıkmaz…’ diye başlayarak cevaplayan bu gerçek sanatçı, zanaat ile sanat’ın özdeş ve hakikate ulaşan en büyük yalan olduğunu bilen, böylece, ‘dost eline giden seller’e, ‘gözyaşını katan’ bir derviştir.

Ondan, yıllar önce, ‘kalpten kalbe bir yol’ olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç’un deyişiyle, ‘kaderin üstündeki kader’in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş’ın türkülerini daha çok sever oldum.

Bizim geleneğimizde, Saadet çağından itibaren, şiirle, yani ‘mülklerin en tehlikelisi’ ve ‘uğraşların en masumu’ olan bir dille konuşmak, bir gösteriş ve oyun değil, bir düşünce derinliğinden, bir algı ve kavrayış zenginliğindendir. Yavuz Selim ile Şah İsmail’in hikayesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu, ‘söz ola kese savaşı’ diyen bir gelenektir.

Neşet Ertaş’la babasının konuşması da geleneğin ilginç bir örneği olarak belirir.

Leyla’ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı babası şiddetle karşı çıkar, ‘evladım’ redifli bir türkü söyler :

“Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin/Hakkın vardır evlenmeye evladım/Mevlam sana yapanları kahretsin/Aslı bozuk alma dedim evladım

Dokunsalar nazif tene kir gelir/Bizden önce ceddimize ar gelir/Köle olmak şanımıza zor gelir
Aslı bozuk alma dedim evladım”

Neşet Ertaş, kendisini yaralayan ‘aslı bozuk’a, ‘ana’yla cevap verir :

‘Ulu arıyorsan analar ulu /Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu/Analar insandır biz insanoğlu
Aslı bozuk deme gel şu insana
Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden/Aslı bozuk deme gel şu insana /Soracak olursan eğer ki benden/Aslı bozuk deme gel şu insana
Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil/Senin dediklerin evladan değil/Her hata suç bende Leylâ’dan değil /Aslı bozuk deme gel şu insana”

Muharrem Ertaş, oğlunun bu ‘ulu ana’ göndermesine boyun eğer ve,

‘Küsmedim Neşedim kahrettim sana/Baban değil miydim sormadın bana/Olan olmuş yavrum ne deyim sana/Sen aklını yitirmişin evladım”

Bu şiirsel konuşma, Neşet’in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla’ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler :

Bilemedim kıymetini kadrini/Hata benim günah benim suç benim/Eliminen içtim derdin zehrini/Hata benim günah benim suç benim
Bir günden bir güne sormadım seni/Körümüş gözlerim görmedim seni/Boşa mecnun eylemişim ben beni/Hata benim günah benim suç benim”

Neşet Ertaş’la babası ve Leyla arasındaki bu hikayenin sonuçta evrildiği yer ise şudur :

‘Cahildim dünyanın rengine kandım/Hayale aldandım boşuna yandım/Seni ilelebet benimsin sandım

Ölürüm sevdiğim zehirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin
Sözüm yok şu benden kırıldığına/Gidip başka dala sarıldığıma/Gönlüm inanmıyor ayrıldığına
Gözyaşım sen oldun kahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin
Garibim can yıkıp gönül kırmadım/Senden ayrı ben bir mekan kurmadım/Daha bir gönüle ikrar vermedim
Batınım sen oldun zahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin’

Böylesi bir zengin dilden, bugün alabildiğine ötekileştirici, sağlıklı konuşmanın önünü tıkayan kör ve kadük bir ‘iletişim dili’ne nasıl saplandığımız bir yana, bu ‘melal’i anlamaktan da uzaklaştık. Gönül dağından, zekanın ve onun kullanıldığı kurnazlığın ağına düştük.

Adnan Yılmaz’ın ‘Abdal Anıları’ndan öğreniyoruz :

“Muharrem Usta’nın gençlik dönemidir. Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla... Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır. Ağa bekler ki “Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur. Çıkarlar gelirler yanıma...”
Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta’nın sanatına hayrandır. Bunu, beyine söyleyip “Muharrem’e haber sal gelsin” dediyse de ağa “Benim haber salmama ne hacet! ” deyip geçer. Ağanın beklediği olmaz. Muharrem Usta ağaya varıp da “Düğünün varmış ağam, biz gelelim” demez. Ağa buna sinirlenir. Tez elden haber gönderir adamlarına: “Düğünüme Hacıbektaş’tan sanatçı getirin!” Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta’ya düğün davetiyesini ulaştırır. Hacıbektaş’tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar. Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta’dadır. Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta “Okuntu”ya uyarak düğüne gelir. Gelince ne görsün? Hacıbektaş’lı sanatçılar Muharrem Usta’nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar. Üstelik biri de “İstek parçan var mı? ” diyecek kadar ileri gider. Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta’ya bahşeylemelerini beklemektedir. “İstek parçan var mı? ” sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez:  “Benden, yani Muharrem Ertaş’tan, oğlu Neşet Ertaş’tan, kaynı Çekiç Ali’den, yeğenim Hacı Taşan’dan söylemeyinden ne söylerseniz söyleyin! ” Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır. Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta’ya kızarak “Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?” der. Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi? Bey bey, işte onu bir bilseydin! ” Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu : “Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin biz de senden emeğimizi esirgemezdik!”

 

Neşet Ertaş, kendi gökkubbemizde hoş bir sada bırakarak göçtü, gitti.

Âşık Veysel’in söz ettiği, ‘uzun ince bir yol’ çabucak bitti.

Geride birbirinden ibretli ve hikmetli sözler ve sesler bıraktı.

Önemli olan da bu değil mi?Bu gökkubbede güzel bir ses bırakmak…

İnsanların gönüllerde ışıl ışıl bir hatıra olarak kalmak…

Allah cümleye nasib etsin.

 

 

 

(*) Haşim Akman’dan ödünç alınmıştır.


Bu Yazı 3329 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar