Gönül Dili İle Konuşmak
17.03.2015        

GÖNÜL DİLİ İLE KONUŞMAK

Prof. Dr. Mahmut KAPLAN

 

 

 

“Gönül olmazsa insan gözünün faydası yoktur; akıl olmazsa insan, gönlünden layıkıyla istifade edemez.”  Yusuf Has Hacib

İletişimin sınırlarının ortadan kaldırdığı bir çağda gönüller arasında köprüler kuramayan insanlık, bir çöl yalnızlığı içinde kendini yiyip tüketmekle meşgul. Sosyal medya adlı bir canavarın yalnızlaştırarak küçük bir ekrana hapsettiği insan, gönül aynasında akseden ferdî hiçliğin ıstırabını iliklerine kadar hissediyor. Birbiri ile konuşmayan, sohbeti unutan, paylaşmanın ne olduğundan habersiz bir nesil kulaktan duyma dedikodularla yek diğerinin aleyhinde nefret dilinin kasırgasına kapılmış bir kaos ortamına hızla sürüklenmekte, çırpındıkça yabancılaşmayı, mutsuzluğu çoğaltmaktadır. İnsan, kendi iç dünyasına çekilip karanlığına gömüldükçe çevresinden kopmakta, çevresinden uzaklaştıkça bencilleşmekte, bencilleştikçe hemcinsini parçalamaya hazır bir canavara dönüşmekte. Böyle bir hayat insana, daha doğrusu insanlığa ne kazandırabilir? Mutluluk mu? Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün mü? Bir Arap atasözü bize kelâmın değerini çok çarpıcı bir ifade ile anlatmaktadır: “Söz kalpten çıkarsa kalbe gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz.  Muhtaç olduğumuz, kalpten çıkacak samimi sözler değil mi? Kalp kalbe karşıdır demişler. Gönül, gönül dilini anlar, ona göre vaziyet alır.

Sosyal bir varlık olarak yaratılan insana, ancak cemiyet halinde hemcinsleri arasında olursa mutlu ve huzurlu yaşayabileceği bir kabiliyet verilmiştir. Atalarımız, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” derken bu gerçeğe işaret etmişlerdir. İçinde yetiştiğimiz medeniyet ve kültür, bize mutluluğun ancak cemiyet halinde mümkün olduğunu göstermektedir. İnsanlarla iyi geçinmek, komşuyu nerdeyse mirasa ortak kılacak kadar yakın görmek gibi bir anlayışla toplum hayatını tanzim eden medeniyetimiz, birey yalnızlığına düşmeye engel olmak için türlü sistemler geliştirmiştir: Tarikatlar, esnaf loncaları ve vakıflar… Bu medeniyetin, özel anlamda içinde bulunduğumuz kültür dairesinin sözcüsü olan şairlerimiz gönül dili denilen bir anlaşma vasıtası geliştirmiş, insanlar arasında muhabbeti yaymaya çalışmış, dilin önemini her fırsatta vurgulamışlar. Bu cümleden olarak bilge devlet adamı ve şair Yusuf Has Hacib, “İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur; insanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.” Demiş ve şu cümleleri eklemiştir: “İnsanın gönlü incedir, o bir sırçaya benzer; ona çok dikkat et kaba söz söyleme, kırılır.” Hacı Bektaş-ı Veli de gönlün önemini şu sözle hatırlatır: “Müminin gönlü Hakk’ın Kâbe’sidir. Gönül ile Hakk Teâlâ arasında hicab yoktur.

Hangi divanı, hangi halk şairinin eserini okusak karşımıza ilk çıkan kelimelerden biri gönül olacaktır. Türkçe gönül, Farsça dil, Arapça fuad hep aynı manayı terennüm etmek için şairlerin kaleminden damlamakta.  Bir gönül medeniyetinin fertleri olarak nefret dilinin birbirine yabancılaştırıp düşman ettiği insanlarımızla yeniden gönül dilinde buluşmanın derin iştiyakını hissetmedikçe toplumsal huzuru yakalayacağımız şüphelidir. Aramızdan hasedi, kini, nefreti söküp atmadıkça rahata eremeyeceğiz. Hz. Ali, “Öfke, tutuşturulmuş bir ateş gibidir. Her kim ki öfkesine hâkim olursa, onu söndürür ve her kim onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur.”diyerek öfkenin zararlarını sayıp dökmekte bize gönül diliyle konuşmanın önemini hatırlatmaktadır.  Manâ âleminin sultanlarında Abdülkadir-i Geylânî de dedesinin sözlerine şöyle katkıda bulunmaktadır: “İnanmayan bir gönül, içinde kuş bulunmayan bir kafese benzer.” Boş bir kafesin de ne kendine ne başkasına faydası olmaz.

Gönüllerimiz boş kalınca haset, kin, nefret sessiz sedasız içine sızarak bizi yutmaya başladı. Öyle ki ekranlardan evlerimizin içine nefret sel gibi dolmaya başladı. Beklenen bu muydu? Hayır… Beklenen, arzu edilen, baş tacı edilmesi gereken gönülden kopan, çevresine insanlık harareti yayan sevgidir. Bu sevginin tercümanı olan gönül dilidir. Hoş görmek, kusurları görmezden gelmek ya da kavl-i leyyinle incitmeden düzeltmekti. Gönül dili insanları birbirine yaklaştırıp ruhları arasında yakınlık kurmaya vesiledir. Bu, sevgi dilidir. Sevgi güneş gibidir. Girdiği yeri aydınlatır, ısıtır, hayat verir. Mevlana’nı deyişiyle, “Cihanı baştanbaşa kar kaplasa, güneşin harareti bir bakışta onu mahveder.” Aradaki soğukluğu eritir, muhabbet çiçeklerinin yeşermesine vesile olur. Bu büyük ârifin şu sözleri de konuya açıklık getirmektedir. “Sevgi ve merhamet insanlığın, hiddet ve şehvetse hayvanlığın vasıflarındandır. Sevgi her acıyı tatlılaştırır, güzelleştirir. Zira onun aslı temizliktir” Büyük bilge Sa’dî’nin şu sözüne kulak vermek gerekmez mi?Tatlı konuşan kimseyle sert sert konuşma! Barış kapısını çalanla kavga çıkarma.”

Gönül dilinin sultanı Yunus Emre, dövene elsiz, sövene dilsiz olmaktan söz eder. O, gönül enginliği içinde Yaradan’ına nispet ederek bakar insanlara, eşyaya, tabiata. Gönülde buluşmaya, gönül dili ile konuşmaya çağırır: “Beri gel barışalım, yad isen bilişelim.” der. Onun şu beyitleri, içinden uzaklaştığımız, yabancılaştığımız gönül dünyasında insanların kaynaşması yönünde atılması gereken adımların sesleri, örnekleri değil mi?

Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner

Taş gönüller kararmış sarp katı kışa benzer

Aşk, muhabbet gönlü yumuşatır, mülâyemet verir, muma çevirir. Sevgiye yabancı gönüller ise kara taş gibidir; katı, acımasız, soğuk… Konuştu mu gönül yıkar, ara açar, nefret saçar. Oysa insan manasına sahip kişiden umulan güzel söz, gönül alıcı yumuşak hitaptır:

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini

Bu cihan cehennemini sekiz uçmak ede bir söz

Yunus’a göre gönül yıkmak, Ka’be yıkmakla birdir:

Aksakallı bir koca bilmez ki hâli nice

Emek yemesin hacca bir gönül yıkar ise

Kültürümüz insana Allah’ın yeryüzündeki halifesi gözüyle bakar, onu Sanii hesabına yüceltir.  Hilafet makamında olan birinin kalbini kırmak, üzmek, kem söz söylemek yaraşır mı? Kişiye düşen gönlünü kinden, dilini kem sözden arındırmaktır. Bâkî şu beyitte ne güzel anlatır bu durumu:

Gir bir nemed içine âyîne gibi sâf ol

Sultân-ı ‘âlem ol var gez sûret-i gedâda

Bir keçenin içine gir, ayna gibi saf ol. Âlemin sultanı ol, var dilen kılığında dolaş.

Eskiden aynalar gümüşten yapılırdı. Paslanmasın diye de keçeye sarılıp saklanırdı. Keçe aynı zamanda dervişlik giysisidir, fakir ifade eder. O keçeye sarılmış nice sultanlar var ki Allah’tan gayrısı bilmez. Bunlara gönül sultanı derler. Bâkî böyle bir sultanlığı teklif etmektedir. Beyânî de Bâkî’den geri kalmaz o da şöyle seslenir:

Sâfter olur Beyânî kalbinüñ âyînesi

Levh-i efkârın hemîşe mâsivâdan pâk eden

Ey Beyânî! Fikirlerinin levhasını/gönlünü masivadan temizleyenin gönül aynası daima daha saf/temiz olur.  

Yazıya gönül dili ile başladık. Gönlün dili, sevgi dilidir, aşk dilidir, ihlâs dilidir. Nabî bu dilin tesirini çarpıcı bir ifade ile tespit eder:

Hep sözledir şikest-i dil ü merhem-i derûn

Geh seng olur makâl gehî mûmiyâlanır      

Kalbin kırılması ve iç yarasının merhemi hep söz iledir; söz bazen taş gibi sert ve yaralayıcı, bazen mûmiyâ (her derde deva bir masal ilacı) olur.

Lâmekânî Hüseyin Efendi de Yunus gibi düşünür; kalbi Beytullah’a teşbih ederken bir hadîs-i şerifi tanık gösterir:

Bir latîfedür gönülden ;söylerüz tâliblere

"Kalb-i mü'min beyt-i Yezdân'dur" buyurdı Mustafâ

Taliplere/isteklilere gönülden söylediğimiz güzel bir sözdür: Hz. Mustafa müminin kalbi Beytullah’tır diye buyurdu.

Yazımızı klasik şiirin son büyük şairi Galib'in beyti ile noktalayalım:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Zatına güzelce bak, sen âlemin özü; iki dünyanın gözbebeği olan insansın sen.

Baş döndürücü bir hızla akıp giden hayat seli içinde birbirimizle boğuşup birlikte boğulmak istemiyorsak, ecdadımızın asırlarca balından gıdalandığı gönül diline yeniden dönmek zorunda olduğumuzu; içine yuvarlandığımız nefret gayyasından kurtulmak için ondan başka çare olmadığını hatırdan çıkarmayalım.

 

 

 

 

 


Bu Yazı 4345 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar