Gözlerimi Gözlerinde Unuttuğum Mevsim
..        

Gözyaşı ile kurulmuş bir ülkenin, fethettiğim en son şehrisin.Hatta hüzün bayrağını diktiğim en son kalemsin benim…
Odaları, silik ayak tıkırtıları ile gezinilen, bu hazin şehrin elimde kalan siyah beyaz çekilmiş, bir yanı ezilmiş, eskimiş, belki de bir kenarda unutulmuş en son fotoğrafısın .Kulak zarımı yırtarcasına duyduğum bu ayak tıkırtılarının içimde o karışık renkli sesleri birbiri ardına ekleyip, sonra da kurulması için yıllarca uğraşılmış cümleler gibi,kalemimden satırların herhangi birisine mecalsizce bırakıyorum …ve bomboş gözlerle heceleyerek okuyorum kelimeleri..Her kelime eylül yazıyor ve her yol içimde eylüle çıkıyor..
Bu iki hecenin o nazlı zarafetine karışıyor sessizliğin giderek artan ağırlığının haşmeti. Bu karışım erimiş bir maden olup içime dökülüyor. Yaz güneşinin altında ömrünü tüketen günebakan gibi, bu iki heceyle yanıyor dudaklarım.. Ucundaki kurumuş çiçeğini izleyen dal ben oluyorum,yaprağından ayrılmış dertli ağaç ben oluyorum, renklerinden soyunmuş soğuk toprak ben oluyorum..
Ey-lül..
Ey mevsimler boyu derin ıslaklıklarla gözlerimden dökülen gece mavisi ince tül…
Ey-lül..
Yanlış zamanda açmaya kalkan, vaktini şaşırmış çiçeklerin üzerine sükunetle yağan, kokusuz, renksiz , soğuk ama yeni sönmüş bir ateşin ardında kalan, susmuş kıvılcımlarda hala yanan,dokunduğunu yakan kül….
Ey-lül….
Kalbimin dört odasının boşluğunda dört kere kuruttuğum gri renkli dikensiz gül..
Neden bütün yitirmişliklerin acısını senden çıkarırcasına sitemkarım ki sana..Neden bütün bekleyişlerin sonundaki o durakta seni bekliyorum ki sanki..Neden terkedilmişlerin ve terk edişlerin ardında hep senin soğuk yüzünü buluyorum ki, ben her gözyaşının ardına aceleyle senin ismini iliştiriyorum ki ..Senin günahın ne eylül?..Günahın dökülen yaprakların sebebi olmak mı?Yoksa çiçeksizliğin sonucu olmak mı? Günahın şairlerin bütün ayrılık şiirlerinin başrolünde oynamak mı? Belki de günahın, sıcak yaz sabahlarından, bunaltan yaz akşamlarından sonra gelmiş olmak..Günahın soğuk olmak senin..
Bu kadar soğukluğuna rağmen sert rüzgarlarının tarumar ettiği o donuk bakışlarını kondurduğun gözlerinde ısınıyorum yine de ben…Neden mısralarımın sıcaklığı adına düşer ki Eylül? Neden hep iç hesaplaşmalarımı, yalnızlıkla barışma törenlerimi,anıların gölgesinde ağlama zamanlarımı,eski mektupları tekrar tekrar okuma telaşlarımı ve özleme duygusunu sana saklıyorum .Neden senin gelişini bekler insan ayrılmışlıkların sızısını yaşamak için Eylül? Bahar almıştır yaşama sevincine dair ne varsa, cemreler onun, renkler onun, kokular onun…Sevinci yaz sahiplenmiştir.. Beyazı da kış sahiplenmiştir de neden acının o insanın yakasını bırakmayan tadı ve çaresizliğin belli belirsiz izleri sana kalmıştır Eylül?
Ufkun ardında, düşlerin perdelendiği bir zamanda neden hep gözlerin bilinmeyen bir sızıyla demlenir senin..Kuşların sen gelince göçe çıktığını bilmek mi acıtır rüzgarlarının kalbini? Sen gelince ağaçların boynunu büktüğünü görür de, onların sitemini duymak mı kederlendirir yüreğini.
Darmadağınık olmuş baca dumanı renkli bulutlar ve rüyasız uykular sana rastlayıp da, serin bir sonbahar rüzgarı vurdu mu yüzlere, bütün o eskiyen hülyalara daha da eskimesin diye kalın bir astar çekilir.Cansız bir gölge gibi akşamın ışığında titreyip duran hüzünlere de can suyu verilir..Zamanın eskidiğini en çok sen de hissediyorum.Şarkıların suskunlaştığını, mısraların bazen kifayetsiz kaldığını ancak sen gelince fark edebiliyorum.Yaslı bir ırmak gibi salkım salkım yere dökülürken gök, toprağın her ıslanışının ardına saklıyorum ben de kederimi, bütün ağaçların ve çiçeklerin kederine ekleyerek.
Neden kalbim yaramaz bir çocuğun sağanındaki taşa hedef olmuş bir serçe yavrusunun göğsü gibi telaşla atıyor, neden hiç bilmediğim bir uzaklığa dalmış gibi donmuş kalmış gözlerim..Kızgın kumlara dökülen yıldız parçaları gibi şimdi elimde kelimeler. Kalemi tutmaya hali yok parmaklarımın. Kuruyan, çiçekler değil de sanki benim parmaklarım. Dallardan dökülen yapraklar değil de sanki benim beden parçalarım. Her suça bir suçlu lazımdır ya hani. Ayrılıkların suçlusu sen olursun hep, umutsuz sevdaların da..unutulmanın verdiği derin ızdırabın da tek suçlusu sensindir hiç kuşkusuz. Adın hep acıyla, hüzünle, sızıyla beraber anılır. Yok mudur o cansızlaşan yapraklarının koyu sarı rengi,yok mudur o sabahlarının yüzü yakan serinliği ve unutulmuş yağmurları hatırlatan o gök sesleri..soğumuş bir toprak, dalgalanıp duran bir deniz, cır cır böceklerini susturan bir gece..işte o ağlatan yalnızlıkları, zamansız gidişleri , umudu kesmeleri hatırlamanın sebebi bunlar değil de nedir?
Oysa ölüme çıkmış, ölüme hazırlanmış ve ölümü sevmiş yeryüzünün yeni başlayan bir macerası değil misindir sen? Eskiyen yeniliklerim ardından yenilenen eskilerin saltanatı değil misin sen..Hep hüzün vurulur ya senin boynuna…Oysa ne derin izleri vardır baharın ortasında yaşanmış nice hüzünlerin, ne hüzünler vardır yazın sıcağında yaşanmış...Yine de adın eylüldür senin, omzunda yüklüdür dertlerin ağırlığı.
Eylül!
Yüzünde mavi beyaz çiçekleri açtırmadıkça, kuşları deli divane dalarlında öttürmedikçe, rüzgarlarını susturmadıkça, bahar gibi bağrına basmayacak seni insanlar.
Ey gözlerimi gözlerinde unuttuğum mevsim,seni yine yağmurlarının düşkünü şairler, bir de gözyaşlarıyla düş satın alan sevdalılar sevecek…


Bu Yazı 2304 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar