Gül Ateş Sine Ateş Menemen
17.01.2014        

Gül Ateş Sine Ateş Menemen

 

 

 

Bazı dönemlerin bir yılı, yüzyıl gibidir.

Türkiye için de 1930 böyledir.

Demokrasiye duyulan umudun nasıl organize bir şekilde sindirildiğinin öyküsü saklıdır o yılda.

Menemen’de koparılmış bir fırtınanın ve savrulan hayatların kırgınlıkları saklıdır. Erbilli Esat Efendinin yası, yedeksubay Kubilay’ın çığlığı saklıdır.

“1930 Yalancı Bahar” romanı ile Serbest Fırka macerasını anlatan Zekeriya Yıldız, o yılın kasvetini anlatmaya devam ediyor ve “Gül Ateş Sine Ateş Menemen”de karanlık bir olaya ışık tutuyor.

Zekeriya Yıldız ile hem yeni kitabını hem de Menemen olayını konuştuk.

 

1-Menemen Hadisesi, Cumhuriyet tarihinin neden en önemli olaylarından biridir?

Menemen, yakın siyasi tarihimizin kırılma noktalarından birini teşkil eder. Bu hadise rejim açısından da önemlidir, muhalefet açısından da… Rejim, temellerini sağlama alırken, muhalefet ağır bir şekilde ezilmiş, tedip ve tenkil edilmiştir. Dikkat ederseniz o tarihe kadar- İstiklal Mahkemelerinin varlığına rağmen- her inkılap basında, siyasette ve sivil toplum kesimlerinde tartışılırken, öyle veya böyle bir direniş görürken, Menemen’den sonra memlekete derin bir sükut hakim olmuş, ezanın Türkçeleştirilmesi dahil yeni devrimler rahatça tedavüle sokulmuştur.

2-Menemen Hadisesi’ne şöyle bir baktığımızda altında nelerin yattığını görebiliyoruz?

Menemen hadisesinin altında yatan derin sebepleri konuşmak için birkaç ay geriye gitmemiz gerekir. 1929 yılında Amerika’da ortaya çıkan ve kısa zamanda bütün dünyayı saran büyük ekonomik bunalım, en ağır etkisini tarım ülkelerinde gösterdi. Türkiye bu ülkelerin başındadır. Fabrikalaşma düşük, yerli burjuvazi zayıf, ekonominin hemen bütün yükü köylü sınıfının üzerindedir. Türkiye’nin bir talihsizliği de uzun ve ağır bir savaşın içinden çıkmış, Düyun-u Umumiye borçlarını üstlenmiştir. Şehirler harap ve bakımsızdır. İhracat olmadığı için, devlet, şehirlerin imarını ve demiryolları başta olmak üzere büyük yatırımlarını topladığı vergilerle karşılamaktadır. Vergiler yüksek, tahsilât acımasızdır. Örneğin bir keçinin vergisi onun piyasa fiyatından yüksektir. Öyle olunca hacizler, hapisler gariban Anadolu insanını canından bezdirir hale getirmiştir. “Tahsildar zulmü” denilen kavram o tarihlerden yadigar kalmıştır.

Tabi ekonominin yanında bir de işin maneviyat boyutu var. Osmanlının külleri üzerinde yeni bir devlet kurulmuş, rejim değişikliği olmuş, toplumun değer yargılarını değiştiren devrimler ardarda sökün etmeye başlamıştır. Hilafet kaldırılmış, harfler değişmiş, kılık kıyafet batılılaşmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış vs.

Muhalefet dersen hak getire… Takrir-i Sükun Kanunları, İstiklal Mahkemeleri en yoğun mesaisini bu dönemde yapmış. Şeyh Sait isyanıydı, İzmir suikastiydi derken peş peşe idam sehpaları kurulmuş. Terakkiperverci Paşalar, İttihatçıların son temsilcileri, gazeciler, siyasetçiler ya ipe gönderilmiş, ya sürgüne… Meclis, zaten tek partiden müteşekkil... Bırakın muhalefeti; münakaşa yok, murakabe yok, münazara yok… Ülkede tam bir diktatörlük görüntüsü var. Yabancı gazetelerde sık sık Mustafa Kemal’in diktatörleştiğine dair yazılar çıkıyor. Tabi bir de önü alınamayan yoksuzluk söylentileri…

İçte ve dışta görüntü böyle iken 1930 yılına gelindiğinde ülkede garip bir yumuşama havası seziliyor. Mustafa Kemal Paşanın ajanı olduğu söylenen Arif Oruç, Yarın isimli gazetesini muhalif bir çizgiye çekiyor, Zekeriya Sertel, Son Posta’yı çıkarmaya başlıyor. Başvekil İsmet Paşayı yiyicilikle suçlayan haberler yayınlanıyor.

Üstüne üstlük bir de muhalif parti kurduruluyor. Tabire dikkat edin lütfen; muhalif parti kurulmuyor, kurduruluyor… Gazi Paşa, eski başvekillerden, Paris Sefiri ve de yakın arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Cumhuriyet Fırkası adında muhalif bir parti kurduruyor.  Kardeşi Makbule Hanım başta olmak üzere en yakın dost ve akrabalarını bu partinin kurucuları arasına katıyor.

 

Ağustos ayında kurulan SCF, kısa zamanda örgütleniyor ve Ekim ayında yapılan belediye

seçimlerine katılıyor. “Açık oy, gizli tasnif” gibi ucube bir sayım yöntemine rağmen, jandarma dipçiğine, silahlı engellemelere, akla hayale gelmedik seçim hilelerine rağmen hemen her seçim bölgesinde umulmadık bir başarı sağlıyor. Aday çıkardığı 104 seçim bölgesinin 40’ında kazanıyor. Seçim kazandığı bölgelerden biri de Menemen… Halk Partisinin en ağır topları bu bölgenin milletvekili olmasına rağmen Menemen’liler neredeyse oy birliğiyle muhalif fırkayı destekliyorlar.

Zaten ne oluyorsa bu seçimden sonra oluyor. SCF, irticanın eline geçmekle suçlanıp ağır bir saldırıya maruz kalıyor. İsmet Paşa ve “CHP’nin Kırklar Heyeti” denen grup, devletin, partinin ve neredeyse tamamına hakim olduğu basının gücünü kullanıp muhalefetin üzerine acımasızca yürüyor. Zira bu seçimlerde görülmüştür ki, CHP’nin altındaki halı kaymıştır. Bir yıl sonra yapılacak milletvekili seçimlerinde iktidarın kaybedilmesi ihtimali yüksektir.

Neticede SCF’nin ömrü üç ayda sona eriyor. Gazi Paşa, muhalif fırkanın  irtica yuvası haline geldiğine ikna ediliyor. O da, emirle kurdurduğu partiyi yine emirle kapattırıyor.

İrtica iddiası var ama ortada mürteci yok… Garip bir durum... Bu garipliğin Gazi Paşa da farkında… Her önemli olay sonrası olduğu gibi uzun bir yurt gezisine çıkıyor. Özellikle muhalefetin yüksek oy aldığı illeri ziyaret ediyor. Ve gittiği her yerde “SCF’yi kapatmakla iyi mi ettik?” diye soruyor. İrticanın izlerini arıyor. Hatta yanında bulunan Recep Peker, Şükrü Kaya gibi CHP’nin önemli isimlerine kandırıldığını ima eden iğneleyici sözler söylüyor.

Yine gariptir… Gazi Paşanın yurt gezisi henüz bitmeden Menemen’de irticai bir kalkışma oluyor. Üçü çocuk altı meczup, rejimi yıkmak için ayaklanıyorlar. Bir yedek subayla iki bekçiyi acımasızca katlediyorlar. Al sana irtica… Ete kemiğe bürünmüş, gözü dönmüş bir mürteci ordusu…

3-Menemen isyanının iç yüzü nedir?

İrtica, cumhuriyeti kuran kadronun en hassas olduğu kavramdır. Bu kavramın arka planı çok önemli değildir. İrtica iddiasını ortaya attınız mı akan sular durur. Eğer iddianın içi boşsa hemen doldurulur. Menemen’de olan aynen budur.

Halbuki Serbest Fırkanın sadece üç ay süren güdük demokrasi macerası incelendiğinde irtica iddiasını kuvvetlendirecek delillere rastlamak imkansızdır. Kemalist yazarların dillendirdikleri tek hadise Halk Partisi binasının taşlandığı İzmir mitingidir. Zaten o da baştan sona tertip kokar. Denizli Milletvekili Haydar Rüştü’nün sahibi olduğu Anadolu Gazetesi mitinge katılanları küçümseyici, tahrik edici yazılar yazmış, istihbarat elemanları kalabalığı galeyana getirmek için özel çalışma yapmış, böyle bir hadisenin yaşanması için özellikle uğraşılmıştır. Dönemi inceleyen vicdan sahibi herkesin ortak kanaati; Menemen hadisesi, ustaca kurgulanmış bir derin devlet komplosudur. Tek Parti diktasının sonunu getirebilecek meşru bir siyasal hareketi doğmadan öldürenlere meşruiyet kazandırmak için kurgulanmış bir komplo.

4-1930 Menemen İsyanı’nın dindar Müslümanlarla bir bağlantısı var mı?

Asla. Aslında hadiseye isyan demek bile gülünç. Ortada hepi topu altı kişi var. Üstelik üç tanesi de çocuk. Üstelik tamamı hadiseden birkaç ay önce Manisa’daki bir kahvede esrar partileri düzenlemekten tutuklanıp takibata uğrayan kişiler. Olay yeri tutanaklarında hadise günü üzerlerinden esrar paketleri çıktığına dair bilgiler var. Çevrelerinde işsiz güçsüz, serseri olarak tanınıyorlar. Dindar olduklarını gösterecek hiçbir özellikleri yok. 

5-Menemen Olayı bir Nakşibendi tertibi miydi?

Divan-ı Örfide (Sıkıyönetim Mahkemesi) öyle olduğu iddia ediliyor. Mahkeme savcısı iddia namesinde “bu tarikatın en belirgin vasfı sakallı olmalarıdır, bunlar da sakallı” diyor..

Düşünebiliyor musunuz; Nakşibendilik gibi geçmişi yüzyıllara dayanan, kadim gelenekleri olan, o tarihte sadece Anadolu’da (gene savcının iddiasına göre) yüz bine yaklaşan mensubu bulunan büyük bir tarikat; üçü çocuk altı esrarkeşle kalkışma yapacak… Komik, bir o kadar da trajik bir iddia…

Bu iddianın içinin boş olduğunu herkes biliyor. Ama öyle demeleri gerekiyordu. Zira  bana göre Menemen hadisesinin bir sebebi Serbest Fırkanın irticaya teslim olmasından dolayı kapatıldığı iddiasına gerekçe sağlamaksa, bir sebebi de Nakşilerin ezilmesi operasyonudur.

Çünkü Nakşilik o tarihte Türkiye’nin en diri ve dinamik cemaat yapılanmasıdır. Üstelik büyük bir suç işlemiş ve seçimlerde Serbest Fırkayı desteklemiştir. Bu desteğin intikamını almayacaklarını ve devrimlerin en keskin dönemde onlara dokunmayacaklarını düşünmek safdillik olur.

 

6-Menemen Olayı neden sert ve kanlı bir hadise olarak anılıyor? Geçmişin karanlık yüzü diyebilir miyiz Menemen Olayı’na?

Televizyonun, radyonun, telefonun olmadığı tek kitle iletişim aracı olarak gazetelerin bulunduğu 1930 şartlarını bir düşünün. İktidarın kontrolündeki gazeteler günlerce kanlı bir hadiseden bahsediyorlar. Camiden çıkan mürteciler hükümet konağının önünde irtica bayrağı açıyorlar. Kendilerine müdahale eden Kubilay adındaki genç bir subayı öldürüyorlar. Hem nasıl bir öldürme!... Kafasını bağ bıçağıyla kıtır kıtır kesiyorlar, kesik başı tevhit sancağının başına takıp meydana dikiyorlar… Kan dondurucu, dehşet, vahşet… Ne derseniz deyin, bu manzarayı ifade edecek kelime bulamazsınız. Üstelik kan içici caniler bu vahşeti Nakşilik adına, din adına, İslam adına yapıyorlar…

Hükümetin bu canileri yargılamasına, hadiseye bulaşan herkesi cezalandırmasına rıza göstermez misiniz? Hepsini tek tek kazığa oturtsalar bile yüreğiniz soğur mu?…

Menemen hadisesine biçilen rol budur. Kan içici mürteciler Türkiye’yi çağdaş ülkeler seviyesine çıkarmayı amaçlayan devrimlere karşı çıkmış, devrimlerin bekçisi genç bir subayı acımasızca kesmişlerdir. Ellerine fırsat geçerse benzer cinayetleri işlemekten çekinmeyeceklerdir.

Bugün bile Menemen hadisesi hakkında yazılmış kitapların çoğu bu tezi işlemiyor mu? Her yıl Aralık ayının 23’ünde Kubilay anıtının önünde binlerce kişi toplanıp irticaya lanet mitingleri yapmıyor mu?

Hadisenin neticesine bakarak sebebini de, neden kanlı bir fona büründürüldüğünü de kolayca bulabilirsiniz. Unutmayın ki;  tasfiyeler, tertipler, komplolar bu ülkenin yabancısı olduğu kavramlar değildir. 

7- Biraz da, yeni çıkan kitabınızdan konuşalım. Kitabınız Gül Ateş, Sîne Ateş: Menemen’de bu olayı nasıl işliyorsunuz, bahsedebilir misiniz?

Kitap, belgesel bir romandır. Menemen hadisesini arka planıyla birlikte anlatır. Bu kitaba çok çalıştım. Uzun araştırmalar yaptım. İddia ile söylüyorum ki; bu romanı okuduktan sonra yukarıda yönelttiğiniz soruların cevapları da olmak üzere Menemen hadisesi ile ilgili olarak kafanızda hiçbir soru işareti kalmayacaktır.    

8-1930 Menemen Olayı’nı roman olarak sunmaya zihnî olarak nasıl karar verdiniz? Nasıl bir süreçti bu?

Uzun zamandır yakın tarih çalışmaları yapıyorum. Türkiye’nin son yüzyıllık tarihini inceledikçe bugün yaşadığımız birçok olayın kodlarının o tarih içinde gizlendiğini gördüm. Osmanlının inkırazından cumhuriyetin kuruluşuna ve tek parti diktasına geçişte yaşadıklarımızın mutlaka bilinmesi gerekiyor. Onlar bilinmeden ne Demokrat Parti ihtilalini anlayabilirsiniz, ne Turgut Özal cinayetini,  ne de 28 Şubat sürecini… 

Bu anlama sürecine küçük bir katkı yapma çabasındayım. İttihat Terakki’den Menemen’e on romanlık bir projem var. Sürgün Sultan ve 1930 Yalancı Bahar’dan sonra Gül Ateş Sine Ateş Menemen bu projenin ürünleridir. Roman olarak yazıyorum çünkü bu dille süreci daha keyifli hale getirdiğimi düşünüyorum. Malum; akademik araştırmalar zor okunuyor.

09-Menemen Hadisesi’ni romanlaştırırken ne tür kaynaklardan faydalandınız?

Öncelikle hatıratları okudum. Dönemi yaşayan ve kaleme alan şahitlerin yazdıklarının tamamına yakınını gözden geçirdim. Hakimiyet-i Milliye, Cumhuriyet, Son Havadis, Vakit, Yarın, Akşam, Yeni Asır, Hizmet ve Anadolu gibi dönem gazetelerini gün gün taradım. Akademik araştırmalara, kitaplara, tezlere baktım. Ve tabi mekan taraması yaptım. Geçen yıl Aralık ayında on gün kadar Manisa ile Menemen arasında dolaştım. Yöre insanlarıyla konuştum.

 

10-Gül Ateş, Sîne Ateş: Menemen kitabıylaMenemen Olayı’nı tekrar gündeme getirme ihtiyacı neden hâsıl oldu?

Her yıl Aralık ayı geldiğinde Menemen sırtlarındaki Kubilay anıtı önünde irtiyaca lanet bildirileri okunup birbirinin tekrarı bir müsamere sergileniyor. Toplumsal barışımız açısından da bunun sona ermesi lazım. Aslında hadiseyi okuyan herkes biliyor ki, orada kanlı bir senaryo sergilendi. Rejimin bekası adına genç bir subayımız, satın alınmış bir avuç esrarkeş caninin önüne atıldı. Erbilli Esat Efendi başta olmak üzere birçok masum insan haksız ithamlarla yargılanıp ölüme gönderildi. İdeolojik tarih dayatmaları, kurgulanmış olaylarla toplumu kamplara ayırmanın son bulması gerektiği inancındayım.

11-Son olarak Menemen Hadisesi’ni 83 yıl önceki bir olay olarak mı değerlendirmeliyiz? Günümüzle bağlantılı olarak neler söylersiniz?

Cumhuriyetin kurucuları İttihatçı geleneğin temsilcileridir. Devleti kaybetme korkusu yaşamış insanlardır. O korkunun etkisiyle olsa gerek devletin içinde, kanun dışı işleri devlet adına yapabilecek derin yapıları hep muhafaza ettiler. Bunu kontrol dışına çıkan kişi ve yapıları ortadan kaldırmak için ustaca kullandılar. Gizli açık darbeler, suikastler, tertipler, sabotajlar, komplolar her zaman oldu. 27 Mayıs İhtilali, 12 Eylül’e giden süreç, Gazi Olayları, Madımak yangını, 28 Şubat sürecinde yaşananlar, Susurluklar, Ergenekonlar her zaman olageldi.

Menemen’e bu gözle bakarsanız tanıdık yöntemler ve simalar görürsünüz… 

 


Bu Yazı 2688 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar