Gül Sevdası
..        

Şehir hayatı Narin için bir kuşatmaydı. İnsanların gönül ufku bir türlü kıramadıkları beton duvarlarla çevriliydi sanki. Sahte sevgiler, sahte gülüşler... Suni teneffüslerle kurtuluş ümidi arayan biçarelerle dolu olan bu koca şehirden, bu monoton hayattan kurtulmak için can atıyordu adeta. Çünkü o, bir kuzunun kekik kokulu dağ rüzgârlarıyla ilk temasını görememiş, yemyeşil çayırlarda gönlünce koşan gümüş yeleli taylardan haberim bile olmamıştı. Oğul sonrasında vız vız korosunun mis kokulu dünya bahçelerinde besteledikleri senfoniyi hiç dinleyememiş, sayılı günlerini tamamlayıp, dünyaya merhaba diyebilmek için kabuğunu gagalayan civcivlerin maceralarını ancak belgesellerde izleyebilmişti.

Onun için bu gece farklıydı, bambaşkaydı. Bakışları buğulu, gönlü dalgalanan denizler, coşkun akan seller gibiydi. Ay buluttan sıyrılmış, gökyüzünü perçem perçem bulutlar kaplamıştı. Bu ılık yaz gecesinin güzelliğinde sabaha dek uyku tutmamış, ay ve yıldızlar şafak sökünceye kadar ona sırdaş olmuştu.

İple çektiği gün gelip çatmıştı. Onu bu mutlu anımda ailesi de yalnız bırakmamıştı. Milli Eğitim Bakanlığı salonu heyecandan yerinde duramayan eğitim neferleriyle doluydu. Boş koltuklardan birine kendini zor atıverdi. Tören kimsenin umurunda bile değildi. Esrarlı ve heyecanlı bakışlar hep beyaz şeker torbasını aradı durdu. Arayan gözlere inat kader torbası da yüz görümlüğü istercesine nazlandı durdu. Arz-ı endam edip, vuslat hâsıl olduğunda üç bin yürek hazır ola geçti. Birazdan “ ah şeker torbası ah! Kimine oldun şeker, kimine oldun keder!”diye göklere yüceltilip, ayaklar altında ezileceğinden habersizdi zavallıcık...

Saadet elmasları dileyen eller torbaya her dalışta ağızlardan, yaşasınlar..., Allah kahretsinler... Doğuya gidilir mi? Sesleri yankılandı beyinlerde. Beklenen an gelip çatmıştı. Narin hakkıma razıydı ama yine de heyecanını bastırmakta zorlanıyordu. Gözlerini yumup bir çırpıda çıkardığı kader pusulasından Van-Bahçesaray diye okuduğunda oldukça keyiflendi. Ailesinin yanına döndüğümde asılan yüzler belli ki, memnuniyetsizliğin ifadesiydi. İlk tepki annesinden geldi. Doğuya gidemezsin kızım. Bir başına ne yaparsın şu genç halinde? Enerji Bakanlığında daire başkanı olan Kemal Bey, suskunluğunu yola koyulunca bozdu.”Yarın işini halleder tayinini Ankara'ya aldırırım. Ne işin var Allah'ın kırında?”
-Lütfen babacığım!” Hakkına razı ol ki rahat edesin”sözü benim en büyük rehberim. Bugünün hayalini kurdum yıllar yılı. Beni bana bırakın! Şu Ankara hapishanesinden, beton yığınlarından, suni sevgi ve dostluklardan kurtulayım. Köy hayatını, kuşları, kuzuları, çiçekleri, böcekleri ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz. Yeniden doğmak, yeknesak ve ümitsiz hayatıma yepyeni bir yön vermek istiyorum. Ne olursunuz bunu bana çok görmeyin?
-Baban olmaz diyorsa olmaz oğlum! Sen nadide bir gülsün, yalçın dağ başlarında, tezek kokulu viranelerde sararıp solmana gönlümüz nasıl razı olsun?
-Güzel anneciğim, hakkınızı ödeyemem. Ama beni de anlayışla karşılayın. Hayatın ne kadar oyun ve oyalanmadan ibaret olduğunu biliyorum. Yıllar yavaş yavaş gözlerimin aydınlığını karartacak. Ben istiyorum ki, ışıklarım öğrencilerimin gözlerinde yıldız gibi parlasın. Sözlerim güneş gibi aydınlatsın tüm karanlıkları. Cehaletten ilme, hayalden hakikate, kargaşadan huzura çıkarmalıyım tomurcuklarımı. Gönül bahçemde rengârenk açan sevda güllerim olmalı. Hepsinden ayrı bir ahenk, ayrı bir koku, ayrı bir tat almalıyım. Ben, onlara şehit kanlarıyla sulanan bu ecdat yadigârı toprakların ana kadar kutsal, dalgalanan şanlı bayrağımızın candan aziz olduğunu aşılamalıyım. Kısacası dikensiz sevda gülleri, gönül erenleri yetiştirmek için oraya gitmeliyim. Diye sözlerini bitirdiğinde anne ve babası Narin’i bu sevdadan vazgeçirmenin zor olduğunu anlamış olacaklar ki, hiç konuşmadan akşamın kızıllığında hayat oyununun tatsız sürprizine boyun eğerek evin yolunu tuttular.

İki ay göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Ankara'dan özel arabayla yola koyulduklarında Narin mutluluktan uçuyor, ailesi ise çıkmadık candan ümit kesilmez düşüncesiyle kızlarını vazgeçirmeye çalışıyordu. İstifaya zorlasalar da başaramadılar. İki günlük yorucu bir yolculuktan sonra Bahçesaray’ın Karabet Geçidine geldiklerinde yolun karlardan yeni açıldığını görünce hayretleri bir kat daha arttı. Tepeden aşağı bakıldığında bütün dağı taşı ceviz ağaçları kaplamıştı. Narin öğretmen hayatından memnundu. Kar kürtükleri arasında, koyun kuzu sesleriyle yankılanan yalçın kayalardan, kıvrım kıvrım toprak yollardan kasabaya indiklerinde onları ayrı bir dünya karşılamıştı. Narin öğretmen, Dicle'nin kar beyaz köpüklerle kasabayı ikiye ayrılıp çağlamasına, onu selamlamaya duran ceviz ağaçlarına, cıvıl cıvıl kuş seslerinin ahengine kendini kaptırmış, adeta büyülenmişti. İçinden hep hayalini kurduğu kekik kokulu kuzuyu sevebilmek, yeşil çayırlarda gümüş yeleli atların nal seslerini duyabilmek, bal fabrikası vız vız korosunun esrini tadabilmek, kabuğunu gagalayan kaz ve ördek yavrularının nehir kenarında süzülüşüne biran önce kavuşma hayaliyle gönlünü huzur kapladı.

Ailesinin bir haftalık ümitsiz bekleyişi son bulmuş, sonunda yalnız kalabilmişti. Belediye başkanının, ailesinin, diğer öğretmenlerin “dikkatli ol!”Sözünü aklına bile getirmek istemiyordu. Tek katlı sarı boyalı, ceviz ağaçları içinde Dicle'ye bakan lojmanın camından dışarıyı seyre daldı. Serin bir gecenin güzelliğinde dünyayla ilgili bütün endişelerini unutuverdi. Puslu ışıklar altında coşarak akan nehrin güzelliği O'nu büyüledi. Hafif hafif esen rüzgâr ceviz ağaçların yapraklarını sallıyor, etrafa sır dolu ezgiler yağdırıyordu. Bir çiçek bahçesini andıran sema kandillerle süslenmiş, pırıl pırıl gözleriyle Narin öğretmeninin gelişini kutluyorlardı. Gökyüzünün çakılı gözleri sanki lalelerin, leylakların, sümbüllerin, papatyaların, kardelenlerin, kan kırmızısı güllerin zaman denizinde akseden görüntüleri gibiydi. Derin bir ah çekerek benimde leylaklarım, sümbüllerim, papatyalarım, kımızı güllerim olacak. Onları ellerimle yetiştirip nadide bir gül bahçesine çevireceğim. Yurdun her köşesini onlarla bezeyeceğim düşüncesiyle uyuya kaldı. Sabah olduğunda kuş sesleri eşliğinde yatağından fırladı. Güllerine kavuşmaya can atıyordu. Sınıfa ilk adımı attığında kalbi yerinden fırlamıştı. Oda ne? Sınıfta sadece beş tane çiçek vardı. Sınıf defterine baktı. Kırk görünüyordu. Üzüntüsünü gizlemeye çalıştı.

-Günaydın çocuklar!
-Günaydın ögretmenim!
-Çocuklar ben yeni öğretmeninizim. Adım Narin. Hepiniz bu kadar mısınız?
İri gözlü, ablak yüzlü, sarışın Tekin oturduğu yerden:
-Yok ögretmenim bu gader degilik. Gızlari günah diyi babalari göndermi. Oğlanlarin bazılari mal güdiyi.Bazılari de şey…
Bazıları ne oğlum?
-Dağda ögretmenim.Dagda geziler. Silah talimi ediler. Ne talimi, ne silahı?
Sende yakında ne olduguni örgenirsin öretmen…

Demek anlatılanların hepsi doğruydu. Çevredekiler boşuna mı dikkatli ol demişlerdi. Henüz beşinci sınıfa giden gülfidanları nasıl zehirlenmişlerdi? O gün ilk işi müdür beyle konuşmak oldu. Ev ziyaretleri yapmak istediğini söylediğinde, pek etliye sütlüye karışmaması gerektiği cevabını alsa da, ertesi gün beş öğrencisiyle işe koyuldu. Taş duvarlarla örülü, cevizli ekmek kokularının buram buram koktuğu, tek katlı, toprak damlı evleri birkaç hafta içinde ziyaret etti.

Aldığı cevap: “Bu sevdadan vazgeç, bizim okutacak gücümüz yok, hiç gız çocugi ohir mi? günah olir, vallah bizim goyinlari kim otlatir? Bu devletin okulunda ohunmaz!” gibi bir sürü ipe sapa gelmez bahaneler onu yıldırmadı. Aylarca aileleri iknaya çalıştı.
Kararan bulutlar, çığlık çığlığa uçan karakargalar, olacakların kara habercisiydi sanki. O gece okul taş yağmuruna tutulmuş, bütün camlar tuzla buz olmuştu. Korkudan kimsecikler dışarıya çıkamamış, herkes sabahın olmasını iple çekmişti. Sabah olduğunda, müdür bey Narin öğretmeni yanına çağırarak; gördünüz mü eserinizi hocanım? Bu gün sadece taşladılar. Yarın kurşun yağdırırlar! Narin öğretmen:
-Ben sadece görevimi yaptım müdür bey, yapmaya da devam edeceğim. Bunlar beni yıldıramaz! Müsaade ederseniz derse girmek istiyorum.
Narin öğretmen ev ziyaretlerine devam etmiş, sonuç ta almaya başlamıştı. Birkaç ay içinde sınıf mevcudu yirmi beşi bulmuştu. Bu müthiş bir sayıydı. O gün hiç tanımadığı üç kişi gelerek Narin öğretmeni açıkça tehdit etmişlerdi. Bu çocukları aydınlatmanın kendi işleri olduğunu, kasabayı kendi kaderine bırakıp, bir an önce burayı terk etmesi gerektiğini söylemişlerdi. Ama o,hiç oralı bile olmamıştı. Aşkla, inançla, sabırla aydınlık Türkiye'nin geleceği, çiçeklerine damla damla vatan, millet, bayrak sevgisi akıtıyordu.

Puslu ve nemli bir gecede ufuklarda kıvrım kıvrım kara bulutlar kol geziyor, gökyüzü inliyordu, adeta ıslanmış ceviz ağaçlarının bin bir desenle işlenmiş elbiseleri sarkmış, büzüm büzüm büzülmüş. Işık vermeye takati kalmayan ay ortalıklarda görünmediği bir anda okul ve lojmanları bir alev topu sarmıştı. Bütün öğretmenler canlarını zor kurtarmıştı. Bütün gayretler boşa gitmiş, okul ve lojmanlar birkaç saat içinde kül oluvermişti. Yeni bir okul yapılıncaya kadar öğretmenler merkeze alındılar. Narin öğretmen gönüllü olarak kasabada kaldı. Bahar geldiğinde iki yüz yetmiş öğrencisiyle, korucuların gözetiminde, Dicle kenarında birden sekizinci sınıfa kadar eğitime devam etti. O gün yine dere kenarında ders yapılmış, korucular eşliğinde kasabanın yolu tutulmuştu. Kasabanın iki yakasını birleştiren köprüden geçildiği an ölüm ejderi soğuk nefesini hissettirmeye başladı. Kulakları sağır edercesine havaya uçan köprüyle birlikte acı, inleyiş, feryat tüm semayı kapladı. Yine vahşet, kin ve kan kusmuştu alçak enikleri. Eğitim abidesi ve tomurcuk gülleri Dicle'nin azgın sularıyla, ölümle pençeleşmeye başladı. On iki can iki gün sonra bulunup, toprağa verildi ağıtlar ve gözyaşı eşliğinde.

Narin öğretmen gözünü açtığında iki eli ve bir bacağını kaybetmenin ızdırabını hiç umursamıyor, bir hiç uğruna açmadan solan tomurcuk gülleri için gözyaşı döküyor, güllerim diye sayıklıyordu. Bütün kasaba halkı ve nadide gülleri bin bir zahmetle Van'a ulaşıp fedakâr öğretmenlerini ziyarete koşmuşlardı. Gözlerini açıp etrafını süzdü. Konuşmak için çırpındı, takati kalmamıştı. Bulutlara inat gözyaşları çamurlu sele dönen annesi “zorlama kendini Narin'im” dediğinde, gülleriyle göz göze geldi. Bir an hep hayalini kurduğu ancak, doyamadığı kekik kokulu kuzuları, gümüş yeleli tayların koşuşunu, oğul sonrası bal toplayan arıları, gagasıyla kabuğunu kırmaya çalışan civciv yavrularını gözünde canlandırdı.

Şehir hayatının kuşatmasından kurtulmasına kurtulmuştu ama eşkıyanın kuşatmasına, kahpe kurşunlarına yenik düşmüştü. İri çivit mavisi gözleriyle, kardan adamların kalbini ısıtan Narin öğretmen, güllerinin çorak vadilerde bile açacağından, her gittikleri yeri gül bahçesine çevireceklerinden emindi. Gözyaşlarıyla yıkanmış yakarışlar içinde, başka baharlarda, başka iklimlerde yaşamak ümidiyle, şehadet şerbetini içip, ebedi sonsuzluğa, cennet meltemlerini teneffüs etmeye kulaç açıyordu…


Bu Yazı 2938 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar