HAYAT YARDIMLAŞMADIR MÜCADELE DEĞİLDİR...!
..        

Hayat cevheri, tek başıyla bir mucizedir. Hayat, kainatın özeti hükmündedir. Hayatın benzerini yapmak, sebepler açısından mümkün değildir. Çünkü sebepler içerisinde en zeki ve ihtiyarı en geniş insan olduğu halde, hayatı değil vücuda getirmek mahiyetini bile anlamaktan aciz kalmaktadır. Demek hayat, kainatta mevcut olan hiçbir unsurun malı olamaz. Zira hangi mahluka bakarsak görürüz ki, ya hayata hizmetkardır ya da hayatın emanetçisidir. Bu nedenle, onların hayatı meydana getirmeleri düşünülemez. Öyleyse hayat, ancak hayatı kendinden olan zata aittir.
Hayatın var olabilmesi için gereken tüm şartlar beraber olmasa, hayat olmaz. Buna “ indirgenemez komplekslik” denilmektedir. Bir makinenin çalışabilmesi için, içindeki bütün çarkların eksiksiz var olması gerekir. Çarkların tek biri bile olmasa, söz konusu makine hiç bir işe yaramayacaktır. Bu "indirgenemez kompleks" yapı, makinenin kusursuz bir tasarımın ürünü olduğunu gösterir. Bundan da anlaşılır ki hayatı tasarlayan zat, tüm azaları ve kainatı beraber tasarlamış ve yaratmıştır. Öyleyse hayat, bazılarının tevehhüm ettiği gibi Evrimle oluşmamıştır. Çünkü, “İndirgenemez kompleks”liğe sahip bir sistemin “kademe kademe” tesadüflerle oluşması imkansızdır.
Hayatımızın meydana gelmesi ve devam etmesi için, hem içeriden hem de dışarıdan ciddi bir yardımlaşma olması şarttır. Vücudun tüm azaları ve bütün kainat unsurlarının beraber çalışmaları lazımdır ki, hayat dediğimiz kompleks yapı oluşsun ve devam etsin. Bu görüş bile, hayatın sahipsiz olmadığını, hikmetli bir yaratıcının sonsuz ilim ve kudretiyle var olduğunu, O'nun şefkatiyle devam ettirildiğini ve kainatta mücadele ve çarpışmanın değil yardımlaşmanın ve imdada cevap vermenin esas olduğunu haykırmaktadır.
Çünkü görmenin ne olduğunu bilmeyen ve gözden mahrum olan güneşimizin, gözün görmesi için var gücüyle çalışması ve göze nur vermesinin başka bir izahı olamaz. İnsanların açlığını hissetmekten çok uzak olan ağaçların ve toprağın meyve, sebze ve gıda vermeleri mücadeleyle açıklanamaz. Susuzluğu gidermenin ne demek olduğunu idrak edemeyen güneşin, rüzgarın ve denizlerin bulutları oluşturup muhtaç yerlere ulaştırmaları ancak yardımlaşma düsturuna dayanır.
Vücudumuzun herhangi bir yerindeki arızanın imdadına koşan elimiz, ne yaptığından habersizdir. Midemizin imdadına koşan ayaklarımız, midenin imdadına koştuklarını bile bilmezler. İç organlarımızın vücudun sıhhati için yorulmaksızın çalışmaları, yardımlaşmanın misallerinden sadece birkaç tanedir.
Azalarımızın vaziyetini küçük gözlerimizle ihata edip, yardımlaşmanın numunelerini küçük çapta gördüğümüz gibi, gözlerimizi büyütüp yıldızlar gibi yapabilsek kainatın da ancak mükemmel ve eksiksiz bir yardımlaşma ile ayakta durduğunu ve hayata hizmetkar olduğunu görmemiz mümkün olurdu.
Kur'an-ı Hakim ile Felsefenin hadiselere bakışı:
Evvela şu hususu belirtmekte fayda vardır: Akıl müstakil olsa ve vahiy ile beslenmezse, çok yanlışlara girebilir. Çünkü, “iki noktadan bir doğru geçer. Fakat tek bir noktadan sayısız doğru geçer” bilimsel bir kaidedir. Buna göre, insan aklı ile vahiy karşılıklı birer nokta olsa, bunlardan tek bir doğru geçer. Ama akıl yalnız kalsa ve vahiyden medet almasa, o zaman ona her şey doğru gelebilir. Bu nedenle burada kast edeceğimiz felsefe, vahiyden beslenmeyen ve müstakil düşünen felsefedir. Her şeye eğri bakan ve hadiselerin doğruluğunu saptıran bir gözlüğe sahiptir. Buna göre dinlerle barışık olmayan felsefe, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin dediği gibi, “her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.” (Şualar, 753)
Felsefe, kainatın umumunda görülen ve ilahi rahmet eseri olan yardımlaşmayı ve imdada cevap vermeyi görmeyip, yani ay ve güneşin canlıların imdadına koşmalarından tut, ta bitkilerin hayvanların yardımına ve hayvanların insanların ihtiyaçlarını yerine getirmek için koşmalarına bir anlam veremeyip, “hayat bir çarpışmaktır” diye ahmakçasına hükmediyor. Buna karşılık Kur'an'ın hakiki talebeleri, göğüs kafeslerine sığmayıp tüm kainata yayılan imanlarından aldıkları kuvvet ile şöyle bir soru ile onları köşeye sıkıştırıyor:
“Acaba kainatın umumunda görülen o yardımlaşma cilvesinden olan yiyeceklerdeki atomların, pür şevk ile beden hücrelerinin beslenmeleri için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerim bir Rabb'in emriyle bir yardımlaşmadır.” ( Lem'alar, 118)
Felsefe, bir kısım zalim ve canavar ruhlu insanlar ile vahşi hayvanların fıtratlarını bozmalarından kaynaklanan bazı su-i istimallerini daima nazara verir ve kendisine göre haklılığını ispatlamaya çalışır. Bazı zalim insanların zayıflara ve çevreye verdikleri zararları ve vahşi hayvanların zayıf hayvanları parçalamasını daima gündeme getirmektedir. Buna birkaç maddede cevap vermek mümkündür:
1-İrade ve his taşıyan canlıların bir kısmı, kendilerine verilen serbestlik dairesini aşıp başkalarına tecavüz edebiliyorlar. Bu ise, onların fıtratlarını yanlış kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü insanların birbirlerine zarar vermeleri, bütün dinlerde yasaklanmıştır. Ayrıca vahşi hayvanların helal rızıkları ölmüş hayvanların leşleridir.
2-On milyonu aşkın hayvan türü içerisinde bazı hayvanlar otlarla beslenirken, bazıları da et yiyici olarak tasarlanmıştır. Bunların tamamı rızıklanmaktadır. Dünyada hayret verici bir rızık taksimatı mevcuttur. Allah ( c.c.) her mahluka rızık arama ve kendisini doyurma hissi vermiştir. Etobur hayvanların arayıp ta bulmaları gereken rızık, ölmüş hayvanların leşleri olması gerekirken, yanlış edip canlılara da saldırıyorlar. Ama onların et yiyici olarak tasarlanmalarında büyük bir hikmet mevcuttur. Çünkü, sayısız hayvan cenazelerinin dünyanın her mekanında kokuşmuş bir halde bulunmalarını tasavvur etmek bile, korkunç bir manzara olurdu.
3-Felsefenin dediği gibi, “bu dünyada kuvvetli olan yaşar, zayıfların ise yaşamaya hakkı yoktur” kaidesi geçerli olsaydı, şu anda dünya üzerinde sadece kuvvetliler kalacaktı. Halbuki durum tersine işliyor. Çünkü kuvvetli olanları korumaya aldığımız halde sayıları gittikçe azalmakta, ama zayıf kabul ettiğimiz mahlukata savaş açtığımız halde hala çoklukla yaşamaktadırlar. Birincisine dinozorlar, balinalar misal olduğu gibi, ikincisine meyve kurtları, tahta kuruları ve sinekleri örnek vermek mümkündür.
4-Mücadele ve çarpışmak zannedilen şeylerde bile büyük bir yardımlaşma eseri vardır. Çünkü, av peşinde olan hayvanların pençelerine takılan genellikle hasta, yaşlı ve cılız olanlardır. Zaten ilahi rahmet, genç ve kuvvetli olanlara avcı hayvanlardan kaçacak gücü vermiştir. Ayrıca bilim adamlarının müşahedesiyle, büyük balıkların musallat oldukları balıklar genellikle çelimsiz ve hasta olanlardır. Bundan da anlaşılır ki, avcılık yapan hayvanların vazifeleri bir nevi çöpçülüktür. Avladıkları türü, salgın hastalıklardan ve bazı pisliklerden kurtarmaktadırlar. Bu dahi başlı başına bir yardımlaşma örneğidir.
Kur'anın yardımlaşma ve mücadeleye bakışı
Cenab-ı Hakkın iki sıfatından iki şeriatı ve kanunu meydana gelmiştir. Bunlardan birisi, İrade sıfatından gelen “Tekvini Şeriat” dır. Yani kainatta cari olan kanunlardır. Bu kanunlarda tamamıyla adalet ve hikmet hakimdir. Yani kainatın neresine bakılsa, adalet ve hikmet nazara çarpar. Bu tecelliden yardımlaşma ve dayanışmanın mükemmel örnekleri vardır. Sanki bütün mevcudat sonsuz bir şuur ve ilme sahipmiş gibi, yapacağı işin ve atacağı adımın ne olduğunu milimetrik hesaplarla bilip ona göre davranıyor.
Bütün mevcudatın hayata hizmetkar olduğu apaçık görünüyor. Astronomi ile uğraşan bilim adamlarının dediğine bakılsa, bir tek yıldız veya gezegen veya uydunun hızının bir saniye artırılması veya azaltılması kainatın nizam ve intizamını bozacak ve kıyametin kopmasına yetecektir. Dünyamızın üzerinde koruyucu bir şemsiye gibi çalıştırılan atmosfer tabakasının olmaması veya bir anlık kalkması ve vazifesini terk etmesinin ne demek olduğunu herkes bilir. Yanıcı oksijen ve patlayıcı hidrojenden oluşturulan suyun, hayata ne denli hayat olduğu tartışılmaz. Bizi tanımayan toprağın hayatımıza vesile olan bitkileri yetiştirmesinin hikmetini izah etmek, fuzuli bir çırpınmadan ibarettir. Yediğimiz gıdaların vücudumuzun hücrelerine aşk ve şevkle koşmaları ise şayan-ı temaşa bir ibret levhasıdır.
Bütün bunlarla beraber, bazı hikmetler için bir kısım insanların ve vahşi hayvanların birbirlerine saldırmalarına da - yukarıda izah edildiği gibi - hikmet nazarıyla bakılmalıdır. Bu gibi zahiri çirkinlikler ve zulümler, kainata yayılmış adalet ve yardımlaşma manzarasına perde olmamalıdır.
Cenab-ı Hakkın ikinci şeriatı ise, Kelam sıfatından gelen “ Teşrii Şeriat ” tır. Yani Kur'an-ı Kerimde belirtilen ve insanların uyması gereken kurallar manzumesidir. Bu kanunlarda da yine adalet, hikmet ve şefkat esastır. Kesinlikle zulüm veya abes bir hükme rastlamak mümkün değildir. Görünüşte insan aklına uygun gelmeyen bazı hükümlere de baktığımızda, İslam dininin bu konularda müessis olmadığı görülmektedir. Aksine bu konuların daha önceden mevcut olduğu, ama İslam tarafından vahşi ve kabul edilemez bir halden insan tabiatının kabul edebileceği bir vaziyete getirildiğini müşahede ediyoruz. Kölelik, cariyelik ve çok evlilik gibi….
Kur'an yardımlaşmayı o kadar ciddi bir şekilde denetliyor ki, insanların birbirlerine yardım etmesini insafa ve vicdana bırakmıyor, zekat müessesesi ile farz kılıyor. Zira, aşağıda zikredilenler gibi çok ayet-i kerimeler, zekatın ilahi bir emir olduğunu ilan etmektedirler.
-“Hem namazı tam kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 43)
-“O namaz kılanlar, zekât verenler, Allah'a ve âhirete hakkıyla iman edenler var ya, işte onlara yarın büyük mükâfat vereceğiz. (Nisa, 162)
-Onlar zekâtı ifa ederler.” (Müminun, 4)
-“Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin, zekâtı verin.” (Nur, 56; Lokman, 4)
-“Halbuki onlara, şirkten uzak olarak yalnız Allah'a ibadet etmeleri, namazı hakkıyla ifâ etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte sağlam, dosdoğru din budur.”(Beyyine, 5)
Zekat ile ilgili bir Hadis-i şerifte “Zekat İslam'ın kantarası, yani köprüsüdür” buyurulmaktadır. Gerçekten, Müslümanların birbirlerine yardım etmeleri, ancak zekat köprüsünü tesis etmekle mümkündür. Tarihin ortaya koyduğu en mükemmel ve minnetsiz yardımlaşma müessesesi, zekattır. İnsanların toplumsal hayatında intizam ve asayişi temin eden zekattır. İnsanların birbirlerine kin ve nefretle bakmalarını ortadan kaldıran ve zenginlerin fakirlere merhamet duymalarını, fakirlerin ise zenginlere karşı dua ve şükran hisleri taşımasını temin eden, yine zekattır. Zekat ile beraber sadaka, adak ve nezirler de bu faydaları kısmen görmektedir.
Zekatın farz kılınması ile faizin haram sayılması, birbirini tamamlayan iki unsur olmuştur. Çünkü bu iki hükmün beraber icra edilmesinin büyük bir hikmeti, yüksek bir faydalılığı ve geniş bir rahmet yönü vardır.
Evet insanlık tarihini bir film şeridi gibi nazarımızdan geçirirsek, bütün hataların, rezilliklerin ve ihtilallerin iki görüşten kaynaklandığını müşahede ederiz:
1.“Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne”
2.“Sen çalış ben yiyeyim”
İnsanlık alemini yıkılmaya doğru götürecek olan birinci görüşü ortadan kaldıracak yegane güç zekattır ve İslam'ın beş şartından birisidir. Aynı zamanda İnsanlığı felaketlere sürükleyen ve asayişi mahveden ikinci düşünceyi kökünden kesen, faizin haram kılınmasıdır ki, İslam dininin mücadele ettiği kötülüklerin başında gelir.
Kur'an-ı Kerim'de geçen “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve eğer mümin iseniz geri kalan faizi terk edin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz. Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” ( Bakara, 278 279) gibi bir çok ayet, faizin haram kılındığını apaçık ortaya koymaktadır.
Toplumsal hayatın esası olan intizamın en büyük şartı, insanların arasında uçurumların olmamasıdır. İnsan tabakaları arasında yakınlaşmayı sağlayan zekat ve yardımlaşmadır.


Bu Yazı 3421 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar