HEDİYE
..        
Rüzgârın sert estiği, yağmur ve kar tanelerinin daha şiddetli düştüğü üç tarafı çam ormanlarıyla çepeçevre sarılmış Toros köylüsüydü minik Ayşe. Toprağa düşen kar ve yağmur taneleri sele dönüp, Ceyhan Ovası'na bolluk ve bereket getiriyor. Herkese baharı yaşatıyordu. Minik Ayşe ve annesi Emine Hanımın gönlüne ve umuduna yağan kar ve yağmur tanelerini ne denmeliydi? Bahar, onlar için hiç gelmemişti. Onlar hep sonbahar mevsimi, yaşamışlardı adeta. Babasını Ceyhan Nehrinin suları alıp gittiğinde henüz üç yaşındaydı. Serinlemek için girdiği ırmak alıp götürdü Ayşeciğin biricik babasını. Ölüsü bile bulunamadı zavallının. Mezarı ya bir kaya dibi, ya da uçsuz bucaksız denizler olmuştu.
O gün hayat arkadaşı, yoldaşı, sırdaşı Emine hanım inletti ovayı. Yiğit Ahmet’inin arkasından ağıtlar yakıp, saç baş yoldu. Ama nafile… Geri gelemezdi artık. Elden ne gelir, ne çare? Böyle yazılmış onun yazgısı, değiştirmek kimin haddine?
Ayşecik, büyümüş on üçüne basmıştı ilköğretim yedinci sınıf öğrencisiydi. Çalışkan, iyi kalpli, sessiz,sakin, içli bir kızcağızdı. Karıncayı bile incitmekten korkardı. Ama ona birileri kızdığında çivit mavisi gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıtır, incinir kırılırdı. Babasızlığın vermiş olduğu hüzünle günlerce kendine gelemezdi. Bayramlar onun hüznünü bir kat daha artırıyor, baba hasretiyle yanıp tutuşuyordu. Babasının elinden tutan bir çocuk görse, duygulanır, hislerini gizleyerek gözyaşlarını içine akıtırdı.
Tek odalı kira evinde annesi Emine Hanımla yaşıyordu. Emine Hanım gündüzleri gündeliğe gidiyor, akşamları elişi yaparak geçinmeye çalışıyordu. Evin kirası,elektrik,su faturası, kızın okul masrafları bir hayli zorluyordu bu garipleri. Etrafındakiler Emine Hanıma evlenmesi için baskı yaptılarsa da fayda etmedi. O, kesin kararını vermişti. Severek evlendiği yarinin üstüne gül koklamaya niyeti yoktu. Çünkü söz vermişlerdi hayattayken birbirlerine, kim önce ölürse geride kalan onun hatırasına saygılı olup evlenmeyecekti. Başkalarına yar olmayacaktı. Bozulur muydu bu kavil? Asla……. Kıt kanaat de olsa kimseye muhtaç olmadan geçiniyorlardı. Gerisi Allah kerim…..
Son birkaç gündür Ayşe, tatlı bir telaşla hüzün arasında bocalıyor duruyordu. Bir haftadır parasını onlarca kez sayıp durdu. O gece yine ayıcıklı kumbarasını alıp paralarını birkaç kez saydığı durdu.İri çivit mavisi gözlerine bir hüzün çöktü. Derin bir ah çekerek başını yastığa koyup uyumaya çalıştı. Yatakta sağa sola dönüp durdu. Bir türlü uyku tutmadı. Aklı fikri hep yarınki Anneler Günündeydi. Ruhundaki hüzün bütün bedenini sarmış, adeta esir almıştı onu. Daha fazla kendini tutamayıp için için ağlamaya başladı. Gözünden süzülen inci taneleri güllü yastığını nakış nakış yeniden dokudu. Gecenin ilerleyen saatlerinde göz kapakları uykuya yenik düşmüş olmalı ki, sabaha karşı uykuya daldı. Sabah kaktığında annesi Emine Hanım tarım işçileriyle çoktan tarlanın yolunu tutmuştu bile. Hüzünlenip solan yüzünü yıkayıp, kahvaltısını bile etmeden çantasını ve yarım kalan yağlı boya tablo çalışmasını da alarak okulun yolunu tuttu. Resim dersinde tabloyu bitirip not alacaktı. Sınıftakiler gün boyunca annelerine alacakları hediyeleri konuşup durdular. Zavallı Ayşecik sadece dinlemekle yetindi. Ona sorulduğunda ise, cevap sessizlikti. Bir an önce derslerin bitmesini bekliyor son saati iple çekiyordu. Ruhunun ve kalbinin daha fazla yaralanmasını istemiyordu. Nihayet son derse girilmişti. Türkçe öğretmeni Ali Bey, Ayşe'nin neşesinin olmadığını sezdi. Ayşe'nin ağlamaklı halini görüp usulca yanına sokuldu. Kısık sesle:
—Güzel kızım neden üzgünsün? Seni üzen bir şey mi var?
—Yok öğretmenin sadece biraz rahatsızım o kadar.
—Hayır Ayşeciğim. Benden saklama. Ben çiçeklerimi, güllerimi, lalelerimi bilirim. Neden solgun? Neden boynun bükük? Neden mahzun hissederim. Haydi, benden gizleme söyle. Yapabileceğim bir şey varsa çekinme.
Onurlu bir benliğe sahip olan Ayşe, durumunu öğretmenine anlatmasa da yılların tecrübesi Ali Bey durumu çoktan fark etmişti. Yavaşça Ayşe'nin yanından uzaklaşıp tahtaya yöneldi. Sınıftan dikkatle kendisini dinlemesini istedi.
—Sevgili yavrularım bugün Anneler Günü. Sizden isteğim. Annelerinizi sadece bugün hatırlayıp, başka günler unutmak, onların gül hatırlarını kırmak, hassas kalplerini incitmek, bizim örf adet ve dinimize göre yasaklanmıştır. Bu yüzden bizim için Anneler Günü sadece bu gün değil, yılın her günü anneler günü olmalıdır. Biliyorum, birçoğunuz hediyesini aldı. Ama hala almamış olanlarda üzülmesinler, annelerinin elini öpüp, sevgiyle sarılsınlar bence hediyelerin en güzeli bu.
Diye sözünü bitirdiğinde Ayşe'nin ruhuna hüzün, gözüne yaşlar doldu. Gözyaşlarını bu defa gönlüne akıtıp sessiz sessiz ağladı. Zilin çalmasına on beş dakika kalmıştı. Dersler bir türlü bitmek bilmiyordu.On beş dakika on beş yıl gibi gelmişti Ayşe kıza. Ali Bey, yavaş adımlarla tekrar Ayşe'nin yanına yaklaşarak sıranın önündekinin ne olduğunu sordu.
—Manzara resmi öğretmenim.
—Bakabilir miyim?
—Elbette öğretmenim.
—Ne kadar güzel. Sen mi yaptın?
Evet, bugün resim dersinde tamamlayın.
—Beğendiniz mi öğretmenim?
-Beğenmek ne demek tek kelimeyle harika olmuş.Renkler çok canlı, kompozisyon mükemmel.Böyle bir resmin benim olması çok isterdim ama …….
—Aması ne öğretmenim? Beğendiyseniz size hediye edebilirim. Ben yine yaparım.
—Hayır Ayşeciğim, benim kurallarımı bilirsin. Ben karşılıksız hiç kimseden bir şey kabul etmem. Benim resme olan ilgimi biliyorsun sanırım.
—Evet öğretmenin geçen yıl ki okul kermesinde en çok resmi siz satın aldınız.
-O halde senin resmini de eğer uygun görürsen satın almak isterim. Ha ne dersin?
Ayşe bir an duraksadı:
-Bilmem ki şey….. Öğretmenim nasıl olur?
-Bal gibi olur güzel kızım bu pazarlık. Ben senin bu güzel tablona karşılık elli YTL vereceğim.Sende tabloyu bana vereceksin tamam mı?
—Peki öğretmenin siz nasıl uygun görürseniz.
—Anlaştık o zaman.
Ali Bey cüzdanından çıkardığı beş tane onluğu Ayşe'ye uzatıp resmi Ayşe'den aldı.
Sınıfın alkışları eşliğinde gelişen pazarlık sonucunda Ayşe'nin çivit mavisi gözlerindeki hüzün kaybolmuş, yerini ümitle parıltı almıştı. Ali Bey kurnazca Ayşe'nin ihtiyacını gidermiş oldu. Ayşe zilin çalmasıyla soluğu züccaciye de aldı. Bir haftadır vitrinde seyredip kafasına koyduğu çaydanlık takımını görevliye sardırıp, kenarına da dünyanın en güzel, en fedakar annesine diye eliyle yazdığı minik kartı yerleştirdi. Hızlı adımlarla evin yolunu tuttu.
Eve geldiğinde annesinin elini öpüp hediyesini uzattı. Emine hanımda biricik kızının nadide kır çiçeğini öpüp koklayarak, bağrına bastı. Ana kız sanki bulutlar üzerinde uçuyor gibi kendilerinden geçmişlerdi. Görenleri kıskandıracak bir tabloydu. Buram buram anne sevgisi ve şefkati tüten anne bağrı kadar yumuşak, ne kadar sakin, ne kadar içten ve candandı. Büyük fırtınaların estiği bir liman gibi gelmişti Ayşe kıza. Anne kız o kadar huzur bulmuşlardı ki, bu sahnenin ışıklarının hiç sönmesini istemeyen iki başrol oyuncusu gibi kendilerinden geçmişlerdi.

Bu Yazı 3325 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar