HÜRRİYET VE ESARET
..        
Gerçek hürriyet, ancak Allah'a kul olduğunu bilmekle başlar. Kendisinin hayata gelişinden ölümüne kadar geçen dünya hayatında, varlık âlemine yollandığı bundan önceki zamanlarda ve ölümden sonra devam edecek olan sonsuzlukta, hakîkî söz sâhibinin Cenâb-ı Allah olduğuna inanmış olan bir insan için bundan büyük bir nîmet olamaz. Çünkü, yaratılıştan insana bahşedilen haklar arasında hakîkî mânâda serbestlik vardır.
Bütün yaratıkların, yaratılış ve hukuk açısından kendisi ile eşit olduğunu bilen bir şahıs, hangi baskıya boyun eğer? Zâhiren yenilmiş bile olsa, sonuç îtibâriyle zafer bu kişiye âit değil midir? Hem, vicdanlarda mâkes bulmayan herhangi bir durum, kendi hür irâdesini kullanamayan insanda sürekli kabul görmez. Sırf zora boyun eğme tarzında bir zaman devam etse bile, fırsatını bulduğu ilk anda yüreğine vurulan esâret zincirlerini kıracak ve yaratılıştan hakkı olan hürriyetine kavuşacaktır.
Târih boyunca nice fetihler, işgaller yüzyılları aşan zamanlar içinde bile hazım edilmemiş; insanlar nihâyet bir gün aslına dönmüştür. Ama, gönüllerde yer etmek; hür fikir ve arzu ile kabul etmek şartıyla, pek çok olmaz gibi görünen işler gerçek olmuştur. Bütün dinlerin ve fikirlerin yayılış safhalarına şöyle bir göz atmak bu iddiayı doğrulamaya yetecektir. Beşeriyetin hürriyet uğrunda fedâ ettiği canlar, döktüğü kanlar târih sayfalarında hâlâ tâzeliğini korumaktadır.
İnsan, kendi mayasındaki bu durumu bildiği halde, başkalarının rahatça idâre edilebilmesi; iplerin kendi elinden kaçmaması için nice insanlık dışı yollara başvurmaktadır. Bu kişilere insan isminin verilmesinin ne derece doğru olduğu tartışılır... Aslında, bunlar türünün yüz karası ve beşeriyetin canavarlarıdır. Beşeriyet târihine nice kara sayfalar, topluluklara hüküm etmek ve kendi süflî arzûlarını yerine getirmek maksadıyla hareket eden, bu gibi kimseler tarafından yazılmıştır...
Kâinatı bir maksat için yaratırken, o mekânda imtihan etmek üzere türlü cihazlarla donattığı şuur sâhibi varlıklardan biri olan insanlara, kendi başına düşünme ve hareket etme kabiliyeti veren Hâlık-i Hakîm, hürriyetin en âlâsını takdir etmiş bulunmaktadır. Kuralları koymuş, ancak bunları uygulamayı fertlerin hür irâdelerine bırakmıştır. İsteyenin istediği gibi davranma serbestliği vardır. Sonuçlarına katlanmak şartıyla dilediği gibi yaşayabilir. Gerçek demokrasi ile idare edilen ülkelerde, vatandaşlar kanunlar karşısında eşit sorumluluklar taşıyorlarken, davranışlarını kendileri idâre ederek kötü veya iyi yönü seçebilme hürriyetine sâhip bulunmaktadırlar. Allâhu Teâlâ da, yaratılış ve emir kanunları şeklinde iki genel kural koymuş, fakat, bunlara uyma hususunda kulları icbâr etmemiştir. Suç ve cezâsı târif edilmiştir; itâat ve mükâfâtı belirtilmiştir. Seçmek insana bırakılmıştır.
Varlık âleminde geçerli olan kanunlara uyanlar, daha dünyada iken karşılığını görürler: çalışan, gayret eden amaca ulaşır. Tasarruf eden zengin olur. Sağlığını koruyan sıkıntı çekmez. Nâzik ve saygılı olan sevilir. İyi niyetli olan iyilikle karşılaşır. Veyâ tam tersi: hırs gösteren zarara uğrar. Kibirli ve soğuk davranan saygı göremez. Müsrif, maddî sıkıntıdan kurtulamaz. Yaşayışını temiz ve düzenli tutmayan sağlığını kaybeder. Örnekler çoğaltılabilir...
Bütün bu hâller, mükellef kılınan kişilerin serbest bir biçimde yürümelerini engellemektedir. Dileyen dilediği gibi davranmakta, lâkin her davranış kendi karşılığını bulmaktadır. Öyleyse, bütün yaratıklar; özellikle insanlar belli sınırlar içerisinde hür yaratılmıştır. Zâten, insanlığın ulaşmak istediği hürriyet de bu kabildendir. Aksine çizilen yollar ve biçilen roller insanlığa saâdet değil felâket getirmektedir. Bu durum göstermektedir ki, Yaratan'ın vermediği hakkı vermeye; sınırlamadığı yeteneği zorlamaya kimsenin hakkı yoktur! Başka türlüsü insanları köleleştirmek, beşeriyetin yüce sıfatlarından hayvanlığa itmeye çalışmak demektir...
Gerçek bir hürriyet ortamında, şahısları bağlayan tek güç hukuktur. Birlikte yaşanan her varlığın hakkı kutsaldır. Belli sınırları vardır. Onlara tecâvüz karşıdakinin hürriyetini incitir. Birlikte yaşananlar ise, insanın rûhuna emânet edilen cesedinden, âile fertlerinden, komşularından başlayıp bütün insanlığı; bütün canlı ve cansız varlıkları içine alan sonsuz dâireler şeklinde uzayan ve genişleyen bir sâhaya yayılmıştır. Bütün bunların her birinin ayrı ayrı hakkı bulunmaktadır. İşte, gerçek hürriyet bu varlıkların hürriyetlerinin toplamından ibârettir. Bu halkada yer alanların her biri, bu toplam hürriyetten kendi payına düşeni almalıdır. Böyle bir düşüncenin gerçekleşebilmesi de ancak Allâhu Teâlâ'ya kul olduğunu bilmekle, kulluk görevlerini hakkıyla kabul edip yerine getirmekle olabilir. Ötesi davranışların adı hürriyet olsa bile mânâsı kuru laftan başka bir şey değildir...
Esâret:
Yaratılıştan verilen hürriyet hakkını kullanmaktan herhangi bir şekilde mahrum olan kimseye esir denir. Kölelik, yüce ve temiz ruhları ağlatan, sâlim düşünce sâhiplerinin vicdanlarını sızlatan büyük bir belâdır; elem verici bir musîbettir. Esâretin şekli ne olursa olsun çirkindir, insanoğlunun yaratılışına zıttır. Târihî dönemlerde insanlığın en büyük ayıplarından biri olan kölelik, zamanla şekil değiştirmiştir. Karşımıza çeşitli kılıklarla çıkan köleliğin mânâsı değişmemiş olmakla birlikte, görünüşü çok farklı boyutlara ulaşmıştır.
Bu durum, önce insanın kendi içinde bulunan hayvânî duygularına yenilmesi ile nefse ve heveslere kölelik olarak tezâhür eder. Nefsine hâkim olamayan rûh, beden aracını içindeki diğer faydalı duygularla birlikte ona esîr etmiş demektir. Zâten, yeryüzünde görülen kötülüklerin özünde bu nefse ve onun kötü arzûlarına teslim olmak yatmaktadır.
Kendisini yoktan var eden ve bir takım görevlerle bu dünyaya gönderen Yüce Hâlık'i dinlemeyen bir kimsenin düştüğü kötü durumu tasvîre yetecek söz var mıdır? Elindeki en önemli emânete ihânet eden birisi, başkalarına ne yapmaz ki? Nefsin esirliği bütün varlıkların haklarına el uzatmaya kadar gider. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, kutsal bütün değerlerin ayaklar altına alınmasından başka bir sonuca ulaşılmaz.
Böyle bir vaziyete girip, insanlığa âit bütün kàbiliyetini yitirmiş bir şahıs canavardan beter olur. Onun için ne yasa, ne yasak vardır. Ancak kendisinden kuvvetlinin önünde eğilir. Fırsat bulduğundan o güçlüyü de yere vurmanın hesaplarını yapar. Kangren olmuş bir uzvun artık hiçbir işe yaramadığı gibi, böyle bir insan, içinde yaşadığı toplumda tamâmen bozguncu olur. Yalnız, kendi şahsî menfaatlerini halkın çıkarlarını arıyormuş gibi yaparak koruyabileceğini bildiğinden her fırsatta vatan, millet edebiyâtı yapmaktan geri durmaz.
Esir olmayı âdet hâline getiren ve fazîleti kölelikte arayan insan için yapılacak tek şey kalmaktadır: başkalarının hürriyetlerini de yok etmek. Kuduz bir hayvanın saldırganlığının altında yatan sâik burada da söz konusudur. Mümkün olabildiğince hastalığını yaymak ister. Yeryüzünde hür bir kişi bile kalsa onun düşmanı olur.
Buna mukàbil, hür insanlar da tam tersi bir düşünce içindedirler. Onlar için, yalnız kendilerinin hürriyet nîmetinden istifâde etmeleri yetmez. Onlar da, bu güzel fazîletin bütün insanlar için doğuştan verilmiş ilâhî bir hak olduğunu bilip; esîrlerin, kölelerin zincirlerini çözmek için uğraşırlar. Hür doğan bir varlığın, kendi isteği ile bile olsa köle olmasını istemezler. Çünkü, gerçekte kâinâtın efendisi olan Hâlık-i Âlem, bütün varlıkları sonsuz hürriyet içinde yaratmış ve bir imtihan için belli görevler vererek serbest bırakmıştır.
Modern dünyanın köleleri, eski zamanlardan farklıdır demiştik. Bugün para, şöhret, alkış, insanların dikkatini üzerine çekmek gibi pek çok sebeple insanlar çeşitli seviyelerde esârete düşmüşlerdir. Büyük devletler kendilerinden gayrısını köleleştirmek için her türlü yolu denemektedirler. Büyük şirketler rakiplerini iktisâdî esâret altına almak için çalışmaktadırlar. Bir topluluğun rehberliğini ele geçiren, herhangi bir sûretle o mevkii terk etmemek için çevresindekilerin benliklerine kölelik prangası takmaya uğraşmaktadır.
Bütün bunlara en güzel çâreyi İslâmiyet göstermektedir. Allâh'a kul olan, kâinatta başkaca hiçbir varlığa köle olamaz. Bedeni zincirli bile olsa, aklı, rûhu, düşünceleri dâimâ hürriyeti istemekte olan bir kimse, bilerek ve isteyerek hiçbir yaratığın önünde eğilmez. Hiçbir menfaat onun gözünde hürriyetten daha kıymetli değildir. Hürriyet olmadıktan sonra, ne yaşamanın ne diğer dünya nîmetlerinin değeri yoktur.
Tabiî, böyle bir inanca sâhip olan kişi, kendisi için istemediğini başkalarına da lâyık görmez. Dolayısıyla, yeryüzünde kimsenin bir başkasına esir olmasına gönlü râzı olmaz. Bu ister bir fert, ister bir topluluk, ister bir millet olsun fark etmez... İnsanlığın bütün fazîletlerini içinde toplamış bulunan İslâmiyeti kabul eden, beşerin saâdetinden başka bir şey düşünemez. Aksine hareket edenler, kendilerine ne isim verirse versin, netîceyi değiştiremez. Çünkü, isimlerin ve kelimelerin değişmesiyle hakîkatler ve mânâların değişmeyeceği herkesin kabul ettiği bir gerçektir.
Çağımızın çeşit çeşit bulaşıcı hastalıklarından biri olan istibdâdın her şekliyle ortadan kalkması gerçek hürriyeti getirecek ve insanlığın binler yıllık mâzîsinden yayılan bu kara lekeyi, esâreti ve köleliği yok edecektir. Allah'tan ümit kesmeden bunu görmeyi bekliyoruz. —

Bu Yazı 2893 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar