HÜSEYİN BENDENDİR, BEN DE ONDANIM.
..        

Hz. Peygamber, sevgi konusunda yalnız Hz. Hasan'dan söz ettiği gibi, sadece Hz.Hüseyin'den de söz etmiştir. O bir açıklamalarında şöyle buyurur:
“Huseynun minnî ve ene minhu, ehabbellâhu men ehabbe huseynen = Hüseyin bendendir, ben de ondanım. Hüseyin'i seveni Allah sevsin.” 1
Bu sözleri birkaç açıdan ele alabiliriz:
1. Sanki Hz. Peygamber, Hz. Hüseyin ve kavmi arasında olacakları vahiyle bilerek böyle buyurmuş gibidir. Özellikle Hz. Hüseyin'i sözünde tahsis etmiştir. Sözlerinin devamında, “Hasan ve Hüseyin, torunlardan iki torundur”2 açıklaması da vardır. Ayrıca; “Hüseyin, torunlardan bir torundur” buyurmuştur.3 Şu halde Hz. Hüseyin veya Hz. Hasan, sevgide, onlara düşmanlık etmeme ve ikisinden dolayı hesaba çekilme konularında birdirler.
2. Hz. Peygamber bir dede olarak da Hz.Hüseyin'i seviyordu. Şu halde ona uyarak, onun sevdiği sevilmelidir. Ayrıca, Hz. Peygamberi örnek ve model alarak; evlatlarımızı ve torunlarımızı ve küçük yaştaki çocukları da sevmeliyiz.
3. “Hüseyin'i seveni Allah sevsin (sever)” duası işaret ediyor ki, onu sevmek dolaysıyla Rasulullah ve Allah sevgisine sebep olacaktır. Çünkü o, Hz. Peygamber'in bir torunudur. Sanki Rasulullah şunları söyler gibidir: “O kızımın oğludur, benden bir parçadır ve soyumdandı. Hüseynîler ondan devam edecektir. Onun konumu ve makamı bana göre düşünülmelidir, onu seveni Allah sevsin (veya sever).”
Hz. Hüseyin de; babası Hz Ali, annesi Hz. Fatıma ve ağabeyi Hz. Hasan gibi, Rasulullahtan ayrı düşünülemez: o, Allah Resulünün çok yönden ve cihetten yakın olduğu biridir. O İslamı yaşayan, hareketlerinde dedesine benzeyen ve ona, çok yönden ayna olan, Âl-i Beyt imamlarının en büyüklerinden sayılan, Rasulullahın “O bendendir, ben de ondanım” iltifatına mazhar olan biridir.
4. Hz. Hüseyni sevenler, “Hüseyin'i seveni Allah sevsin” duasına mazhar olmuşlardır. Onu severek Hz. Peygamberin duası içine girmek de, müminler açısından önemlidir.
5. Ayrıca, Hz. Hüseyin ve ağabeyi, soy cihetinden Rasulullahtan ayrılmadıkları gibi, din ve sünnetine/yoluna uyma bakımından da ondan ayrılmazlar. Onları din yönünden dedelerinden ayırmak da mümkün olmaz.
6. Açıklamada “torun” manasına gelen “sıbt” ın geçmesi, Hz. Hüseyin (veya büyük kardeşi Hasan'ın) neslinden gelenlerin çoğalacağını da gösterir. Çünkü Araf Suresi 160. âyetinde; “Ve katta'na hümü's-netey 'aşerate esbâten ümemen = Biz İsrailoğullarını oniki kabileye (esbâta), o kadar ümmete ayırdık”4 buyrulmaktadır.
Hz. Peygamber'in sözleri gösteriyor ki, yalnız Hz. Hüseyin (veya Hz. Hasan) neslinden büyük bir kabile ve nesil türeyecektir. Yani bu sözlerde seyyidlerin çoğalacağına işaret vardır.5 Çünkü “sıbt” torun manasına geldiği gibi, büyüklük ve çokluk manaları da taşır. Ayrıca kelimede, birçok insanın bir araya getirdiği, bir köke bağlı dal budak salan ağaca benzeyen kabile manası da vardır. Şu halde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyu ileride çoğalacak, nesep şecereleri (soy ağaçları) bu iki kök üzerinde boy atacaktır. Böylece, Peygamber soyunun kendilerinden türeyeceği belirtilen iki torun; az görülmemeli, Rasulullah soyunun kesilebileceği düşüncesi akla gelmemelidir.
Allah Resulünün işaret edip haber verdiği durum çıkmış, Hasaniler ve Huseyniler (Şerifler ve Seyyidler) İslâm âlemine dal budak salmış ve her yere dağılmışlardır. Hanedanlar içinde keyfiyet ve sayıca en büyük ve soyları korunmuş bir sülale olmuşlardır.
“Hüseyin bendendir, ben de ondanım”,
O benden bir parça etim ve kanım,
Torunum, şehidim, ballardan balım;
“Ehabbellâh, men ehabbe Hüseyin.”
7. Yala b. Mürre'nin anlattığına göre, Rasulullah bir toplulukla yemeğe davet edildi. Davetliler giderken baktılar ki Hüseyin sokakta oynuyor. “Hemen Rasulullah topluluğun önüne çıktı, iki elini yanlara açtı. (Hüseyin'i yakalamak istiyordu.) Hüseyin ise oraya buraya kaçmaya başladı. Rasulullah… Sonunda onu yakaladı, bir elini çenesinin altına, bir elini eline, kafasının arkasına koyup öptü ve “Hüseyin bendendir, ben ondanım. Hüseyin'i seveni Allah sevsin (veya sever). Hüseyin torunlardan bir torundur” buyurdu.6 Böylece o; “O benden bir parçadır, benim soyumdandır. Benden ayrı düşünülemez ve İslamca bana benzer. Onun sevgisiyle benim sevgim, benim sevgimle Allah'ın sevgisi birbirinden ayrılmaz” demek istiyordu.
8. Hz. Hüseyin konusunda Rasulullahın bir başka açıklaması da şöyledir: “Hasan benden, Hüseyin Ali'dendir.”7 Bu sözlerine bir başka sözü şöyle açıklık getirir: “Fatıma iki oğlunu, Peygamberimize getirip 'bu ikisi senin iki oğlundur, ikisine bir şey miras bırak' deyince Rasulullah şöyle buyurdu: 'Hasan'a gelince, onda benim heybetim/saygınlığım ve efendiliğim vardır (bu onun olsun). Hüseyin'e gelince, onda cesaretim (cüretim) ve cömertliğim vardır (bu da onun olsun)' buyurmuştu.”8 Gerçekten Hz. Hasan barış sever, hâlim, selim, centilmen ve beyefendi birisiydi.9 Yaratılış, karakter ve ahlâk bakımından Hz. Peygamberin bu yönünü temsil etmesi; hilâfeti rızası ile bırakmasına da sebep olmuştu.10 Hz. Hüseyin ise; mücadeleci ve atılgandı. Bir şeye çabuk karar verir ve kararından dönmezdi. Onun karakter yapısı da cesaretini dedesinden aldığını ve ayrıca babası Hz. Ali'ye çektiğini gösteriyordu. —
Hüseyni seveni sevsin Allah'ım,
“Sıbtun mine'l- esbât”, o benim şahım,
Onda korkusuzluk, benim ahlâkım;
“Ehabbellâh men ehabbe Hüseyin.”

DİPNOTLAR
1- Buhari, Muhammed b. İsmail, Sahihu'l-Buhari, I-VIII, İstanbul ty., IV, 216; İbn-i Mâce, Muhammed b. Yezid, Sunen, I-II, İstanbul ty., I, 51; Munavi, Abdurrauf, Feyzu'l-Kadir, I-IV, Mısır 1958, III, 387; 129; Ahmed b. Hanbel, IV, 172; Tirmizi, V, 658- 659; M. Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, I-XII, Şamil Yayınevi, İstanbul 1972, IV, 165, 166; Murat Sarıcık, Kavram ve Misyon Olarak Ehl-i Beyt, Nesil Yayınları, İstanbul 1997, s. 127.
2- Munavi, III, 387; .Mansur Ali Nasif, et-Tâcu'l-câmi'u li'l-Usûl, I-V, Mektebetu Pamuk, İstanbul 1961, III, 359.
3- İbn-i Mâce, I, 51; Mansur Ali, III, 359.
4- A'raf, 7/160; A. Fikri Yavuz, Kur'ân-ı Kerim ve Meâl-i Âlisi, İstanbul 1986, s. 172.
5- Munavi, III, 387. Cömertlik ve inbisat da aynı kökten bir kelime ile ifade edilir. “Sebtül-Keffeyn”, iki elini uzatan (eli açık) demektir. “Esbat” kabileler demektir. Bir adamın neslinden türeyen kabilelere “esbât” denir. Bkz. Rağıb, s. 222.
6- İbn-i Mâce, I, 52; Krş. Munavi, III, 387; Ahmad b. Hanbel, IV, 172; Tirmizi, V, 658- 659; Köksal, IV, 166; Krş. Taberi, Zahâir, s. 122, 133.
7- Ahmed b.Hanbel, IV, 132; Alaüddin Ali el-Muttaki, Kenzu'l-Ummâl, I-XVI, neşr, Saffet es-Sakâ Bekri Hayyan, Beyrut, ty., XII, 114.
8- Taberi, Zahâir, s.129; Muhammed Sabban, İs'âfu'r- Râğıbîn, Mısır, 1375, s. 116.
9- Munavi, s. 137,165,
10-Munavi, s. 135.


Bu Yazı 4323 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar