HZ. MUHAMMED (S.A.V.) İKİ CİHAN SAADETİNİN VESİLESİDİR !
..        
Kainatta, özellikle bu alemde görülen harika güzellikler, sonsuz nimetler, çeşit çeşit nağmelerle süslü vecd içinde heyecanlı bir hayatın mevcudiyeti; öteki alemin anlaşılması, belki de oraya hazırlık içindir. Yaşanacak hakiki hayata bir örnektir. Fahr-i Kainat Efendimizin gelişi ile getirdiği ilahi mesajı (“Kuran-ı Kerim”le bize sonsuzluk yurdunda ikram ve ihsan edilecek nimetleri bizzat “miracta” gören) ve bilen olarak bizi oraya teşvik ve davet için bir sebeptir. Bu hususla ilgili bir ayette Rabbimiz “Dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir. Şüphesiz ki ahiret yurdu gerçek hayatın ta kendisidir. Eğer bilselerdi”1 buyurmaktadır.
Bu dünyada ikram edilen nimetlerin ahirette hakiki olarak devam edeceği fikri, inanan gönüllere huzur ve mutluluk veriyor. Yoksa bu ihsanattan ve nimetlerden ayrılma fikri, akıl sahibi beşerin bitmez tükenmez hicran ve üzüntülerle cinnet getirmesine sebep olurdu.
Evet, itikadı zayıf veya inançsız kimselerin bunayarak cinnet getirmesi bundan olsa gerek. İşte ümitsizliği ümide, sonluyu sonsuzluğa çevirerek ebedi saadetin yolunu bize göstererek, burada cerayan eden bütün bu güzelliklerin başka bir âlemde devam edeceğini, hayat ve akıl sahibi ins ve cinin ölümsüzlük fikrinin doğruluğunu, dua ve niyazlarıyla ilan eden ve Rabbi-Rahimimizden isteyen Muhammed (SAV)'dır. Çünkü Onun duası ve niyazı Âhiretin olmasının sebebidir.
Aksi halde bu dünyada bize verilen sayısız nimetler, yapılan bunca masraflar; her canlının ihtiyaçlarının anında kendisine peşinen verilmesi gibi, ciddi ihsanat-ı ilahi boşuna yapılmış olurdu. Eğer yokluktan varlığa çıkan bu mevcudat, canlı-cansız sonunda yok olup gidecekse, bu mevcudatın var edilmesi, eşref-i mahlukat olan insanın bu kadar kıymetli, duygu ve arzularla, sayısız nimetlerle dünyaya gönderilip sonunda ölümle yok edilip bitirilmesi, manasız ve abes olurdu. Bu ise Allah'ın sonsuz rahmetine ve zat-ı uluhiyetine zıttır.
Zira Resul-i Ekrem'in vesilesiyledir ki bütün kainat, dünya ve ahiret anlam kazanmış, nice yüce maksatlar için yaratıldığı anlaşılmıştır. Yine O Zat'ın sayesindedir ki insanlık semasındaki bütün karanlıklar aydınlığa dönmüştür. Dünya bir matemhane olmaktan çıkmış, bir bayram sevinci ve şenliğinin yaşandığı mekan haline gelmiştir. Akif'in deyişi ile insanlık neye sahipse hep o masuma borçlu olduğunu şu veciz dörtlüğüyle terennüm etmiştir:
“Dünya neye sahipse Onun vergisidir hep,
Medyun ona cemiyeti medyun ona ferdi.
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyyet.
Yarab! Mahşerde bizi bu ikrar ile haşret.”
Resul-i Ekrem sayesindedir ki müminler ölümü, ahiret ve cennete götüren bir vasıta olarak görürler. İmanın kuvveti nisbetinde, ölüm meleğini gülerek karşılarlar. Zira ahiret, müminlerin bütün dostlarıyla buluşacağı bir saadet yurdudur.
Saadet-i dareynin vücuduna sebep olan, şefkat ve refet peygamberi (SAV) için Bediuzzaman şöyle diyor: “Bak, O zat nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlu ve vesile-i vusûlüdür. (Ebedi saadetin meydana gelmesine ve vücut bulmasına vesiledir.) Onun gibi ubudiyetiyle ve duasıyla da o saadetin sebeb-i vücudu ve cennetin vesile-i icadıdır.” İşte bak: O zat öyle bir salat-i kübrada, bir ibadet-i ulyada saadet-i ebediye için dua ediyor ki; güya bu cezire (yarımada ) belki bütün arz (dünya) onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü ubudiyeti, (kulluğu) ona ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği (içine aldığı) gibi, muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubudiyetini tazammun eder. Hem o salat-ı kübrayı öyle bir cemaat-ı uzmada kılar, niyaz eder ki, güya benî Âdemin Hazret-i Âdem'den asrımıza, belki kıyamete kadar bütün nurani ve kamil insanlar ona tebeiyetiyle iktida edip (uyup) duasına amin derler.”
Bak, hem öyle bekâ gibi bir hacet-i amme (umumi ihtiyaç) için dua ediyor ki değil ehl-i arz belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hal (hal dili) ile oh, evet ya Rabbena! Ver. Duasını kabul et, biz de istiyoruz, diyorlar. Hem bak öyle hazinâne, öyle mahbubâne (üzülerek ve severek) öyle müştakane (isteyerek) öyle tazarrukarane (yalvarırcasına) saadet-i bakiye istiyor ki bütün kainatı ağlattırıp duasına iştirak ettiriyor.”
Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlukatı esfel-i safilin olan Fenay-i Mutlaka (mutlak yokluğa) düşmekten, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten, ala-yı illiyyin olan kıymete, bekâya, ulvî vazifeye, mektubat-ı samedaniye (Allahın ilahi sanat eserleri) derecesine çıkarıyor.
Bak: Hem öyle yüksek bir inilti ile ağlayarak yardım istiyor ve öyle tatlı bir hürmetle niyâz ederek yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semavâta, arşa işittirip, vecde getirip, duasına Amin! Allahümme amin (Kabul eyle Allah'ım, kabul et) dedirtiyor.
Hem öyle Semî ve Kerîm bir Kadîr'den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm'den saâdet ve bekâyı istiyor ki, O zat bil müşahede en gizli bir zîhayatın (hayat sahibinin) en gizli bir arzusunu, en gizli bir niyazını görür, işitir, kabul eder, rahmet eder, lisan-ı hal ile de olsa icabet eder. (cevap verir.) öyle hikmetli bir surette görerek, acıyarak verir ve hacetini giderir.
Acaba, bütün benî Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama yönelmiş olarak el kaldırıp nev-i eşerin kulluklarının özünü ihtiva eden kendi zatına (SAV) ait kulluk hakikatı içinde dua eden, şu insanlığın en şereflisi, varlık ve zamanın tek şahsiyeti olan kaniatın efendisi (SAV) ne istiyor, dinleyelim.”2
“Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor. Bekâ istiyor, cennet istiyor. Hem mevcudat ayinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kutsiye-i ilahiye (ilahî kutsî isimler) ile birlikte istiyor. O isimlerden şefaat talep ediyor. Görüyorsun. Eğer Âhiretin hesapsız gerekli sebepleri ve varlığına ait delilleri olmasaydı, yalnız bu zatın tek duası baharımızın icadı kadar, Halik-ı Rahîmin (rahmet eden yaratıcının) kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebep teşkil edecekti.
Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüz binlerce haşir numunelerini icad eden Kadir-i Mutlak'a cennetin icadı nasıl ağır olabilir? Evet, nasıl ki Onun risaleti şu imtihan aleminin açılmasına sebebiyet verdi, bunun gibi kulluğu dahi, saadet yurdunun açılmasına en kuvvetli bir sebeptir.”3
Rahman ve Rahîm olan Allah, şu mevcudatta gösterdiği sonsuz rahmet çeşitlerinden en mühimi ve en lezzetlisi olan hayat vermekle, beşerin dimağına, kalbine ve vicdanına verdiği ebediyet duygusunu elbette tahakkuk ettirecektir. Madem saadet-i ebediye duygusunu insanın içine koymuş, öyleyse ölümsüz bir hayat vardır, verecektir. Bu, zat-ı uluhiyyetine ve esma-i ilahiyesine layıktır. Zıddı ise muhaldir. Evet, nimeti nimetsizlikten koruyan, mevcudatı ebedî ayrılıktan meydana gelen vaveylalardan kurtaran, saadet-i ebediyeyi, o rahmetin gereğidir ki beşerden esirgemesin. Çünkü; bütün nimetlerin başı, reisi, gayesi ve neticesi olan saadet-i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra ahiret suretinde dirilmezse, bütün nimetler nikmetlere (nimetsizliklere) dönerler. Bu durum ise, açıkça ve zarureten, umum kainatın şehadetiyle muhakkak ve görünen rahmet-i ilahiyenin vücudunu inkar etmeyi gerektirir. Halbuki Rahmet, güneşten daha parlak bir hakikat-ı sabitedir. Rahmetin cilvelerinden ve latif eserlerinden olan aşk, şefkat ve akıl nimetlerine bak ve dikkat et. Eğer ebedi ayrılık ve devamlı sızlanmalar insan hayatında devam ederse görülür ki; O latif muhabbet, en büyük bir musibet olur. O lezzetli şefkat en büyük bir illet olur. O nurânî akıl dahi büyük bir bela olur. Öyle ise rahmet hicran-ı ebediyi (ebedi ağlamayı) hakiki muhabbete karşı çıkarmaz. İnsanın şuurlu olan vicdanı dahi saadet-i ebediyeye bakar ve onu ister.
Evet, kim uyanık vicdanını dinlerse “ebed ebed” seslerini işitecektir.
Bu yüksek hakikatlar sonsuz nimetler ve ikramlar gösteriyor ve anlatıyor ki, eğer Ahmed-i Mahmud Muhammed Mustafa olmasaydı top yekun bu kainat ve varlık alemi bugünkü kıymetine ve şerefine kavuşamayacaktı.İşte bu büyük Zatın sebebiyledir ki insanlık insaniyet tahtında oturup, sahib-i kainatı tesbih, takdis ederek Ona kulluklarını arz ediyorlar.O hutbey-i ezeliyeyi okuyan zat, kainatın kemâlatını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i Ebediyeyi, ihbar ve tebşir ediyor. Buna delil ise o hutbe-i ezeliyeyi eline veren kainatın sahibinin ifadesidir.
“Ey Nebi! Biz seni bir şahid, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah'ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”4 buyurarak bizi, Habibinin tebliği ile daru-s selama davet ettiriyor.
O zat-ı Mürşidin (SAV) telkin ettiği iman nuru sayesinde Arap yarımadasındaki o vahşi insanlar, insanlık aleminde insanlara muallim oldular. Medeniyet dünyasında, medenilere üstad oldular. Kısa zamanda geniş ve azîm saltanatı, bütün yer yüzüne hakim oldu. İşte Habibullah olan bu zat, kalplerin mahbubu, akılların muallimi ve gönüllerin nuru oldu ve olmaktadır.
Hz. Ömer (RA)'in İslamiyet'ten evvel ve sonraki halleri buna en bariz örnektir.Bunun gibi binlerce belki yüz binlerce örnek tarih sayfalarında yerini almıştır.
Bu alemin bütün mahsulatının öbür âleme taşınacağını, saadet-i ukbada müminlere lutf-u ilahî tarafından cennette ikram edileceğini, isyankâr olan âsilere ise cehennemde azab olacağını beşere haber veren yine muhbir-i sadık Muhammed (SAV)'dir.
O olmasaydı saadet asrının yıldızları olmayacaktı. Milyonlar evliya ve asfiya, belki imanlı müminler olmayacaktı. Cennet ve cehennem de olmayacaktı. Top yekun kainat manasız olacaktı. Binler salat ve selam Resulullah'a Muhammed Mustafa'ya….
Dipnotlar:
1 Enam, 6/32
2 Bediuzzaman Said Nursi, Mesnevi, s. 36-37
3 Bediuzzaman Said Nursi, Sözler-Onuncu Söz-, s. 109-113
4 Ahzab, 33/45-46

Bu Yazı 1740 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar