Hacı Bayram Veli
07.05.2014        

“Bir buçuk müridimin dışında herkesten vergi alınsın!”

 Hacı Bayram Veli

 

Can ALPGÜVENÇ

 

N’oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm

Derd-ü gamla doldu bu gönlüm

Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm

Yanmada derman buldu bu gönlüm

***

Gerçi ki yandı, gerçeğe yandı

Rengine aşkın cümle boyandı

Kendi de buldu, kendi de buldu

Matlabını hoş buldu bu gönlüm

 

 Bu ayki yazımda sizlere, “Bu gönlüm ne kadar yandı ise de boşa değildir. Ben varlığa bu yanışla ulaştım,” diyerek, her şeyin O’nun kanunlarına tabi olduğunu ve büyük bir aşkla Allah’ı tesbih ettiğini söyleyen bir Gönül Sultanı’nı, Hacı Bayram Veli Hazretlerini tanıtmaya çalışacağım.

***

1350’li yılların başlarında, Ankara’ya bağlı Solfasıl[1] köyünde, Koyunluca Ahmet diye bilinen çalışkan bir köylünün şirin bir evlâdı dünyaya geliyor. Babası, bu güzel çocuğun adını Numan koyuyor... O, gözlerini şu fani dünyaya açar açmaz, âdeta her şeyin düzeni değişiyor, işler kolaylaşıp rızıklar bereketleniyor, hanedeki herkesin yüzü gülmeye başlıyor...

Yıllar geçtikçe, bu bereket daha da artacak; bu nurlu çocuk, tüm Orta Anadolu’nun aşk ve sevgi kalesi olarak kıyamete kadar hatırlanacaktır.

 Dokunmayın o hatuna!

Hacı Bayram Veli’nin annesi hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Solfasıl köyü yakınındaki bir kabristanda Arapça olarak “Bu Hacı Bayram Veli’nin annesidir” şeklinde bir ifade görülmektedir.

Bir gün annesi, Hacı Bayram’a hamile iken, köyün hemen yakınındaki Akça deresine çamaşır yıkamaya gitmiş. Orada çamaşırlarıyla meşgul olduğu sırada köyü eşkıya basmış... Şakiler kadıncağıza da saldırmışlar. Zavallı çok korkmuş, güçlükle ayağa kalkıp kaçmaya başlamış. Haydutlar, tam kendisini yakalayacakları sırada gaipten bir ses işitilmiş:

“Dokunmayın o hatuna… O, veli anasıdır!”

Eşkıya, duydukları bu ses üzerine korkuya kapılmış ve derhal köyü terk etmişler. Bu hadise üzerine annesi, hamile olduğu çocuğun gelecekte bir Allah dostu olacağını anlamış…

 Kara Medrese müderrisi

Ankara’nın manevi mimarlarından Hacı Bayram Hz. Türk asıllıydı. Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya yerleşen Oğuz boylarındandı… Gençlik yıllarında ciddi bir medrese eğitimi almış, şer’i ilimlerin yanısıra tasavvuf, matematik, astronomi, felsefe, edebiyat, Arapça ve Farsça gibi farklı ilimler de tahsil etmişti. Aldığı icazetin ardından, Ankara’da Melike Hatun’un yaptırdığı Kara Medrese’de müderrisliğe başlamıştı.

Numan Efendi, bu görevi yıllarca sürdürdü… Sadece kendi talebeleri değil, başka medreselerin talebeleri bile, fırsat bulduklarında Kara Medrese’ye doluşurlardı. Önceleri Ankara, daha sonra tüm Orta Anadolu halkı, kadın erkek kendisine büyük alaka göstermeye başlamıştı. Lâkin zaman zaman içini kara bulutlar kaplıyor, gönlü çözemediği biçimde daralıyordu. Acaba arzuladığı gaye bu muydu? Bazen şu fani dünya, nazarında bütün manasını yitiriyordu...

 Davete icabet sünneti!

O günlerde, ünlü müderris ve meşayih Kayserili Ebu Hamidüddin, Kuzey Irak’tan Kayseri’ye dönmüş, çevresine feyiz ve bereket saçmaya başlamıştı. Bu büyük veli, hizmetleri Ankara’dan başlayarak, bütün Orta Anadolu’ya dalga dalga yayılan Numan Efendi’nin gönlündeki derdi engin ferasetiyle keşfetmişti. Halifesi Şücaeddin Karamanî’yi Ankara’ya, Numan Efendi’ye yolladı. Bu zat Kara Medrese’ye giderek, bu genç müderrise, mürşidinin kendisini Kayseri’ye davet ettiğini söyledi. Numan Efendi’nin Hakka duyduğu temiz muhabbet, onu manevi huzur kaynağı olan tasavvuf yoluna sevk ediyordu. Bu teklife hiç düşünmeden şu cevabı verdi:

“Davete uymak, Peygamberimizin sünnetidir!”

Olgunluk timsali müderris hemen yola çıkarak Kayseri’ye varmış, Ebu Hamid Hz.’ne teslim olmuştu. Kendisine intisap ettiği gün Kurban bayramı olduğundan, Şeyh Hazretleri, Numan Efendi’ye “Bayram” adını vermişti.

Genç müderris, bu ismi benimsedi ve artık şiirlerinde mahlas olarak bu ismi kullanmaya başladı.

 Saltanatınıza kastediliyor!

Şeyhiyle Şam üzerinden Mekke’ye giderek, “Hacı” unvanı alan Bayram Veli, uzun yıllar Ebu Hamid Hz.’nin feyzinden istifade etmiş, ondan tasavvuf yolunun inceliklerini öğrenmiş, halifesi olmuştu. Onun 1412’de rahmet-i Rahman’a kavuşması üzerine de Ankara’ya dönmüştü…

Dokuz yıl sonra (1921) Osmanlı tahtına Sultan II. Murad geçmiş, o yıllarda Hacı Bayram Hz. tesis ettiği Bayramîlik de iyice yaygınlaşmış, Anadolu’da büyük kabul görmeye başlamıştı. Şeyh Bedreddin isyanının bastırılmasının sonra Edirne yönetimi, Anadolu’daki kımıldanışlardan büyük endişe duyuyor, her faaliyeti yakından takip ediyordu. O sırada bazı fitne taifesinin, “Saltanatınıza kastediliyor!” dedikodusu padişahın kuşkularını körüklemişti. Hacı Bayram Veli’nin Edirne’ye çağrılmasına karar verildi. Emir, şeyhe tebliğ edilmiş, o da hiç düşünmeden “Ulu’l emre itaat vaciptir” diyerek, iki çavuş nezaretinde Edirne’nin yolunu tutmuştu. On yedi gün süren yolculuğun ardından başkente ulaşıp, hünkârın huzuruna kabul edilen yaşlı şeyhin ciddiyet ve vakarı padişahı hem şaşırtmış, hem de kendisine hayran bırakmıştı. Hünkâr, karşısında devletin selâmetine kastetmiş bir eşkıya beklerken, cemal ve kemal ışıklarıyla parıldayan bir veli bulmuştu. Padişah ve vezirleriyle uzun sohbetlerde bulunan Hacı Bayram Hz., onlara halka âdil davranmalarını, zulümden uzak durmalarını tavsiye etmişti.

 

Bir buçuk mürit!

Sultan II. Murad, büyük veliyi hürmetkâr biçimde Edirne’den uğurlarken, ona olan hürmeti sebebiyle müritlerini vergiden muaf tutmuştu. Ancak padişahın sevgisi bazı istismarcılar tarafından kötüye kullanılmıştı. Devlete vergi vermekten kaçınan açıkgözler, sadece menfaatleri için Hacı Bayram Veli’ye intisap etmiş, böylece devletin Ankara ve civarından topladığı vergilerde ciddi düşüşler olmuştu. Şeyh Hazretleri bu durumdan büyük üzüntü duyuyordu. Çok geçmeden Sultan’ın mektubu geldi. Kendisinden, hakiki dervişlerin sahtelerinden ayırt edilmesi, gerçek müritlerin Edirne’ye bildirilmesi isteniyordu.

Bu büyük insan, hakîmane bir plân hazırladı. Müritlerinin Kanlıgöl çevresinde toplanmalarını istedi. Bağlıları bir pazartesi günü ovayı doldurdular. Her yer insan kaynıyordu. Efendi Hz., namazgâhın tam ortasında büyük bir yürük çadırı kurulmasını emir buyurmuştu. Hacı Bayram Veli, kuşluk vakti civarı atının üzerinde göründü. Müritlerini nezaketle selamladıktan sonra, kalabalığa şöyle seslendi:

“Bugün hanginizin beni daha çok sevdiğini öğrenmek istiyorum. Beni sevenler şu çadıra girsinler, Allah için onları kurban edeceğim!”

Şeyh, atından indikten sonra çadıra girerek, kellesini verecek hakiki müritlerini beklemeye başladı. İçeriye tek bir adam girmiş, kısa süre sonra çadırdan dışarı oluk gibi kan akmıştı. Ardından bir kadın girmiş, dışarısı yine kan içinde kalmıştı. Bu durumu gören kalabalık dehşete kapılarak: “Şeyhimiz çıldırdı!” diye bağırarak dağılmaya başlamışla, az sonra meydan boşalmıştı. Aslında Hacı Bayram Veli, müritlerini kurban etmemiş, geceden çadıra getirdiği koyunlardan ikisini kesmişti. Hacı Bayram Veli, bu olayın ardından Sultan’a mektup yazmış ve mürit sayısının bir buçuk olduğunu, bunların dışında herkesin devlete olan vergisini ödemesi gerektiğini bildirmişti.

***

1430 yılında 90 yaşında iken vefat eden bu Hacı Bayram Veli Hazretleri, Ankara’da, tekkesinin hemen yanı başındaki bir yere defnedilmiş, fakat vefatından sonra kabri üzerine küçük bir türbe inşa edilmişti.

 

 

 



[1] Bu köyün adının Zülfazıl ya da Sonfasıl olduğu ileri sürülmekteyse de, 16. yüzyıllara dayanan kaynaklar incelendiğinde,  ismin “Sol fasıl” olduğu görülmektedir.


Bu Yazı 4653 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar