Hacı Kişi Niyyetine
06.01.2016        

HACI KİŞİ NİYYETİNE!..

                                                                                                                                  

 

Muhammed ACIYAN

 

 

Bu sohbeti Dergimiz Yazarlarından Muhammed Acıyan, kendisiyle teşriki mesai yapmış Konya İl Müftülüğü eski Kur’an Kursları Müdürü emekli Abdullah Uçar Hocaefendi, oğlu sınıf öğretmeni Ahmet Kişi ve manevi evladım dediği ve sürekli birlikte olduğu öğretmen Mahmut Özdemir ile gerçekleştirilmiştir. 

Konyamız kadim külür ve medeniyetlere beşiklik etmiş, Selçuklu payitahtı, Osmanlı evladı,  mana erenlerinin hüküm sürdüğü, peygamberler ve evliyalar yatağı bir şehirdir. Bilinen mana erlerinden Hz Mevlana, Sadreddin Konevi, Muhyiddin Arabi’yi yetiştirdiği gibi, adı, sanı unutulmuş nice Hak ve Peygamber aşığına da vatan olmuştur. Bizde bu yazımızda son yüzyılda yaşamış, dillerde dolaşan bir ilahisiyle herkesin tanıdığı, Allah ve peygamber aşkıyla yanıp kavrulan gönül erlerinden birini dikkatlerinize sunacağız. Kim mi bu gönül adamı derseniz O, Hacı Kişi Hocaefendi...

Hacı Kişi 1925 yılında Konya-Bozkır Pınarcık köyünde doğdu. Çocukluk yıllarını yoksulluk ve sıkıntı içinde geçirmiştir. 13 yaşında menenjitten gözlerini kaybetmiş, askerliğini de çürük raporu alarak tamamlamıştır.

Babası marangoz olduğu için çocukluğunda marangozluğu da öğrenmiş, evdeki marangozluk ile ilgili basit işleri de gözleri görmemesine rağmen kendisi yaparmış. Ayakkabılık çakar, dolaplar yaparmış. Aile bu tip işlere alışkın olduğu için normal gelirmiş aileye ama dışarıdan gören insanlar şaşkınlık içinde gözlerini açar, hayretler içinde onu seyrederlermiş. Devlet memurluğuna girişi de yine oldukça enteresandır...

Hacıhasan Camii imamı Memiş Yöntem Hocaefendi vardı. Ben bir Fatih bulamadım. Sen Fatihlik yapar mısın? demiş. Konya eski valisi Hazım Oktay Başer, sabah namazlarına çıkıp çıkıp geliyormuş... Bir gün, iki gün derken Fatih makamında sürekli Hocaefendiyi görünce, dikkatini çekmiş.   Burada kaç görevli var, demiş. Efendim onun resmi bir görevi yok, fahri olarak görev yapıyor, demişler. Olur mu yahu! demiş. Hemen müftülüğe talimat verin, resmi işlemleri tamamlasınlar. Kadroya alınsın... Ayrıca mağdur olması dolayısıyla evine en yakın bir camide görevlendirilsin, demiş. O dönemlerde devlet memurluğuna girişin kolay olması dolayısıyla usulen bir sınav yapılmış. Böylece devlet memurluğuna müezzin-i kayyım olarak başlamış.

Konyadaki ilim ve gönül insanları ile muhabbeti vardı. Onların ilim meclislerinde bulunur, sever ve sayardı.

İstanbulda yaşayan Osman Zeki Uğur Ağabey ile kuvvetli bir dostluğu vardı. Zeki Abi, gönül insanlarını sever ve ziyaret ederdi. Konya’ya geldiği bir zamanda gönül dostu Hacı Baba’ya;

- Haydi, Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi’yi ziyaret edelim, demiş. Birlikte Erenköye gitmişler. Tabii ki hocaefendinin hoş sohbeti, ilmi, irfanı,günümüz müslümanlarının sorunlarına vukufiyeti onu derinden etkilemiş. Zeki Abi Hacı Kişi’ye;

  - Hocam İstanbul ilmin, irfanın, kültürün merkezi derler ama gördüm ki büyük bir ilim adamı, hatip hocaefendi Konya’da yaşıyormuş...

Hacı Baba;

 - Zeki Efendi, arz üzerinde şimdilerde o eşi menendi bulunmayan bir cevherdir. İlimde, irfanda, ahlakta, hitabette bir okyanustur ki, bütün denizler, göller, ırmaklar ona doğru akar... Dünya üzerinde onun üzerine başka bir vaiz bilmiyorum...

Yahu Hacı amca sen bu Tahir Hocayı çok seviyorsun gördüğüm kadarıyla... Bildiğin bir şey mi var yoksa öylesine mi seviyorsun?

- Tahir Hocaefendi kürsiye çıktığı zaman onu son defa dinliyormuş gibi dinlerim. Kürsiden indikten sonra ruhunu teslim edecekmiş gibi dinlerim. Onu ezberlercesine dinlerim. Ben onun tarzına, tavrına, aşinayım, aşığıyım...

O sıkıntılı zamanlarda öyle konuşurdu ki kendimden geçerdim...

 “Cuma günleri Kapu Camiinde Tahir Hacaefendi vaaz ederken müezzinlikte oturur, bir taraftan tespihini çeker, bir taraftan da can kulağıyla onu dinlerdim. O kürside konuştuğu esnada, kalbinden, göğsünden bir nurun göğe doğru yükseldiğini gördüm. Onun için severim. Çünkü o sadra şifa, toplumun dertlerine deva konuşmalar yapardı.”

Tahir Hocaefendi müslümanlara zulüm ve baskının yoğun olduğu İnönü dönemlerinde Burdur’a sürülmüştü. Hocaefendi ile birlikte hacca gitmek için Burdur’dan yazıldı.62 ve 63’te iki defa hacca gitmiş... 

“Yıl 1962.. Hac yolcuğuna çıktık. Tahir Hocaefendiye karşı öyle bir muhabbetim vardı ki onunla birlikte üç kişi aynı çadıra düştük. Medineyiz ve kaldığımız yer Ravza-i Mutahhara’ya uzak.. Gıda vb. birşeylere ihtiyaç var, Hocaefendinin gitmesi uygun değil, bense mağdurum. Yanımızdaki arkadaş gitti. Ben deHocaefendi ile baş başa kalıp sohbet etmek istedim. Hocaefendi bana;

- Hafızım, Kur’an oku, Kur’an okumaya devam et... Zerreciklerin Kur’anla dolsun, dedi. Hacım  ne yazıktır ki Rasülüllah’ın yanıbaşındayız ama ne Rasülüllah’a layık bir ümmetiz, ne de Allah’a  layık bir kuluz, dedi. O anda aklıma şimşek gibi, kürsideki hadise aklıma geldi. Acaba söylesem mi yoksa söylemesem mi diye bir an tereddüt ettikten sonra dayanamadım, konuşmaya başladım:

- Hocam siz böyle derseniz biz ne yapacağız? Cenab-ı Hakkın bir lütfunu size aktarmaktan kendimi alamıyorum. Sizi Kapu Camiinde bir Cuma vaazınızda, kürside dinlerken bir anda cuşe geldim. Kalbinizden, göğsünüzden göğe doğru bir nurun yükseldiğini gördüm.  Bu söz üzerine Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi bana sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Sen daha bu kadarını görmüşsün Hafızım, biz daha neler gördük, demiş.

Yine kendi ağzından dinleyelim:

 “Kızım Bozkır’da iken bir hastalığa yakalanmıştı. Hastalık üreye çevirmiş. İnşaallah iyi olur, Konya’ya götürün, dediler. Fakat tıbben bir çare bulamadılar. Hastane hastane geziyor ama bir türlü çare bulamıyorum.. Menenjitin etkisiyle gözlerim iyice zayıflamıştı. Bildiğim bütün şifa ayetlerini okuyorum ama bir türlü biricik kızım iyileşmiyordu. Günden güne eriyor, bitap düşüyordu Kapu Camii civarındaki esnaftan Murteza’ya gittim. Murteza kız elden gidiyor, günden güne eriyor, dedim. Hadi  Hacıveyiszade’ye götürelim de bir de o  okuyuversin, dedim.

Yanına gittik. Hacıveyiszade merhum Kapu Camiinin bodrum katında Kur’an okumakla meşgul...Daha Hacı Kişi’yi tanımamışken;

- Hacı Kişi, Hacı Kişi, sen hiç merak etme, ben dua ettim. Melekler ‘amin’ dedi. Yarın anası elinden tutup hoplatarak eve gelecek, dedi. Hakikaten kızım ertesi günü sapasağlam eve geldi.”

Kızı hala, ben Hacıveyiszade Mustafa Efendi’nin duasını aldım, bana birşey olmaz, diye anlatırmış.

Hacı Kiş de öyle bir Allah ve peygamber aşkı vardı ki isimleri anıldı mı gönlü kükrer, gözlerinden yaşlar akmaya başlardı.  

Allah ve peygamber aşkını anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Geceleri ilham geldiğinde de Hacı anneyi kaldırır ve o şiiri yazdırırmış.

Hac yolunda iken Medineye yaklaştıklarında, yine cezbeye gelmiş, yüz kilometre kala Hz. Peygamberin kokusunu almış ama çevresindekilere hiç söylememiş. Daha sonra sadece yakınlarına anlatmış. Peygamberimizin aşkıyla şu dizeleri terennüm etmiş ve bu şiirini Ravza-i Mutahhara’da Hz. Peygamberin başucunda okumuş...

“Şefaati Liehlil Kebairi,

Diyen Sensin gönüllerin süruru,

Sana geldim terk eyleyip ağyari,

Selam Sana Alemlerin Serveri...

Meşhur “Gül yüzünü rüyamızda görelim Ya Rasülallah” ilahisinin güftesi ona, bestesi ise Sebilci Hüseyin Efendi’ye aittir. Klasik Türk Tasvvuf Müziği, Klasik Türk Sanat Müziği parçalarından pek çoğunu ezberdi. Makamları da bilirdi. Bestelenen diğer ilahileri de dahil olmak üzere hiçbir şiirinden telif ücreti almamış, varislerine de almamalarını tembih etmiştir. Artık bu ilahi bizim değil, bundan para almayın, demiştir. Eğer sadece ülkemizde değil kıtalar ötesinde, dünyanın dörtbir yanında şevkle, keyifle, aşkla dinlenen “Gül yüzünü rüyamızda görelim Ya Rasülallah” ismli güftesinden telif alsaydı maddi açıdan kendisi de ailesi de  ihya olurdu.

Hacı Kişiye aramızdan hiç ayırmayacak, gönlümüzden hiç çıkarmayacak, her manevi ve bediî mecliste aramızda dolaştıracak, hatırlatacak bir ilâhisi... Günümüzde bile sık sık terennüm edilen, Resûlullah’a olan büyük iştiyakının tezahürü olan, zevkle dinlenen bu güzel ilâhisini okumaya başladı mı, gözlerinden yaşlar akar, Resûlullah’a karşı olan sevgi ve muhabbeti dile gelirdi. İşte o ilahisinin sözleri...

Gül yüzünü rüyamızda,

Görelim ya Rasülallah,

Gül bahçene dünyamızda,

Girelim ya Rasülallah,

 

Sensin Gönüller Sultanı,

Getiren Yüce Kur'anı,

Uğruna tendeki canı,

Verelim ya Rasülallah,

 

Aşkınla yaşarır gözler,

Hasretinle yanar özler,

Mubarek ravzana yüzler,

Sürelim ya Rasülallah,

 

Veda edip masivaya,

Yalvarıp yüce Mevlâya,

Şefaat-ı Mustafa'ya,

Erelim, Ya Rasülallah,

 

“Levlake”  dedi Sana Hak,

Bağışla yüzümüze bak,

Huzurullah’a yüzü ak,

Varalım Ya  Rasülallah,

 

Hacı der ki, kardeşlere,

Çok salavat ver Rasüle,

Gül yüzünü göre göre

Ölelim Ya Rasülallah

 

Kapu Caminin şimdilerde emekli imamı Hayrettin hocanın karşıdan geldiğini görünce (gözleri görmediği halde bilirmiş) “Gül yüzünü rüyamızda görelim Ya Rasülallah” ilahisini mırıldanmaya başlardı. Sarılır ve şakalaşırlardı. Hacı baba;

- Eğer ben senden önce ölürsem cenazemde “Er kişi niyetine değil, Hacı Kişi niyyetine, diyeceksin tamam mı? derdi. 24 Kasım 2000 de vefat etti. Cenazesini Fehmi Sarıgüzel Hocaefendi kıldırdı.

Hocaefendi “er kişi niyyetine” derken Hayrettin Hoca pencerenin kenarından vasiyyetine uyarak “Hacı Kişi niyyetine” diye bağırdı. Bilenler duygusal anlar yaşadı. İşte eskilerin birbirlerine esprileri bile böyle yüksek nezakete ve letafete sahipti.

Çok kutsi ve mübarek Ramazan ayının arefesinde Rahmet-i Rahman’a tevdi ettiğimiz Hacı Kişi Hocaefendiye Allah’tan sonsuz rahmet diler, kederli ailesine ve sevenlerine hayırlı ömürler temenni ederiz. Dünyada iken; “Gül yüzünü rüyamızda görelim Ya Resûlallah” diye feryad edip ağlayan bu gönül erinin, şimdi maşuku Resûlullah ile, yüz yüze görüşüp, tanışıp sevişmesini Cemalullah ile müşerref olmasını, kabrinin cennet bahçelerinden bir bahçe olmasını, Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim.

 


Bu Yazı 1472 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Orhan Seyfi Güner 25.05.2017 18:42:28
    Çok güzel bir yazı teşekkür ederim. Hacı Kişi (RH)nin bir fotoğrafı var mıdır acaba?