Hangi Mevlana?
04.12.2013        

HANGİ MEVLANA

                        Ahmet Faruk Nizamoğlu                          

 

 

 

Mevlana Hazretlerine olan ilgi yurtiçinde ve yurtdışında her geçen gün daha da artıyor. İnsanlar, Mevlana’yı merak ediyor, tanımak istiyor ve onun aktardığı evrensel mesajlarla gönül dünyalarını aydınlatmak istiyorlar. Bu yoğun ilgi, çağımızın ekonomi merkezli hayat şartlarında Mevlana konulu anma programlarını, sanat etkinliklerini, yazılı ve görsel yayınları büyük bir sektör haline getirdi. Mevlana hakkında çok şey yazılıyor, çok şey söyleniyor ve çok şey yapılıyor. Ancak çoğu zaman ticari kaygılarla ve turizm amacıyla yapılan bu yayınlar ve faaliyetler, gerçek Mevlana’yı değil, piyasanın talep ettiği/ insanların görmek istedikleri hayali bir Mevlana’yı çıkarıyor karşımıza.

Pek çoğu sırf yapılmış olmak için yapılan bazı yayınlarda, yaşadığı asrın müceddidi olan büyük maneviyat sultanı Hz. Mevlana’nın yanlış tanıtıldığına, sanki bir folklorik değermiş gibi özden ziyade şekil ile nazar-ı dikkatlere sunulduğuna şahit oluyoruz. Çoğu zaman Onun manevi şahsiyeti ve hayatını Kurana hizmet amacıyla yaşadığı gerçekleri görmezlikten gelinmekte ve nazarlardan saklanmaktadır. Bazı çevrelerce kasıtlı olarak, Mevlana Hazretleri’nin dinler üstü hümanist bir şair, bir musikişinas, aşk ile özdeşleşen bir edebiyat dâhisi, Şamanizm’den izler taşıyan ve islamın temel esaslarını değiştirmeye çalışan bir reformist, eski yunan felsefesinden etkilenmiş zeki bir filozof veya Farsça eserler yazan İranlı bir düşünür olarak lanse edilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Mevlana’yı tanımaya çalışırken, göz önüne alınması gereken en önemli husus: O’nun “Kuran’ın sadık bir talebesi ve hizmetkârı ve Hz. Peygamberin varisi” olduğu gerçeğidir.  Bu gerçeği göz ardı edenler, Mevlana’yı sadece hümanist bir filozof, usta bir şair, aşk ve sevgi sembolü bir edebiyatçı, bir sanatkâr ve bir musikişinas sanma yanılgısına düşerler. Mevlana’ya Allah ve Resulü namına bakılınca; Sünnet-i Seniyye’nin ihyasına çalışan bir Peygamber varisi, büyük bir maneviyat sultanı ve asrının müceddidi olduğu anlaşılır.

Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde: “Muhakkak âlimler, peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz peygamberler, ne altın nede gümüş miras bırakırlar. Peygamberler miras olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.” buyurmuşlardır. (1) Âlimler, ilim ve ahlak cihetinden peygamber varisleridirler, Kur’an hakikatlerini neşretmek ve Sünnet-i Seniyye’yi ihya etmekle vazifelidirler. Âlimler ilim ile insanların ruh dünyasına ve gönüllerine hitap ederek, manevi hastalıkları tedavi ederler. Manevi tahribatları tamir, imanları takviye ve güzel ahlakı ihya etmeye çalışırlar.

Hz. Mevlana’nın şahsiyetini ve tarihi fonksiyonunu anlayabilmek için de, Onun bir İslam âlimi olduğunu göz ardı etmeden konuya “müceddid” kavramı açısından bakmak gerekir.

Müceddid kelimesi, lügatta yenileyen, yeni bir şekil veren, yeniden güçlendiren anlamlarına gelmektedir. Dini anlamda ise, Peygamberimizin sünneti terk edilip bid'atlar yayılınca insanlara yeniden dinlerini öğreten ve bu bid'atleri bertaraf etmeye çalışan İslâm bilgini demektir.

“Allah, insanlara doğru yolu göstermek için zaman zaman peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bid'at ve hurafeler baş gösterebilir.  Geçen zaman içinde kasıtlı ve kötü niyetli kimseler birtakım yanlış inançları, hurafe ve âdetleri İslamın içine sokmaya çalışırlar, bir süre sonra da bu yanlışlar toplumun bazı kesimleri tarafından kabul görür, yayılma ve uygulama alanı bulur. Gün geçtikçe de İslamın ve imanın bazı esaslarını zedelemeye, Peygamberimizin bazı sünnetlerini unutturmaya ve terk ettirmeye kadar götürür. Böylece Müslümanlar bilmeden dinlerine ayıkırı birtakım inançları taşırken, yapa yapa alışkanlık haline getirdikleri hurafe ve bid’atlardan vazgeçemez olurlar.

Toplum içinde çıkan bid'atlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere bir çözüm bulabilecek ve müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev Peygamberimizin ümmetinden çıkan âlimlere düşmektedir.”(2)

İşte,  İslamın zayıfladığı, bid’atların her tarafı sardığı, Müslümanların kendi dinlerinden uzaklaşmaya başladığı, İslama hücumların arttığı böyle bir zamanda Cenab-ı Hak, dini yenileyecek ve güçlendirecek, içine sokulan bid’at ve yanlışlıkları temizleyecek ve savunmasız kalan İslamı savunacak bir müceddid gönderir.(3) Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şerifte, "Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir.”buyurmuştur. (4)

Mevlana Hazretleri’nin yaşadığı devir olan XIII. Yüzyılda Anadolu’nun genel durumuna bakarsak; savaşlar, katliamlar, anarşi, kargaşa, yokluk, kıtlık ve zulmün hüküm sürdüğü bir manzara karşımıza çıkar. Moğol istilası, sadece Anadolu’da değil tüm İslam Aleminde çok büyük bir yıkım meydana getirmişti. Maddi anlamda anarşi, yoksulluk ve sefalet tüm İslam coğrafyasını kuşatırken;  Kalenderi, Hayderi, Babaî gibi muhtelif Haricî, Rafizî, Bâtınî tarikatler, mezhepler ve akımlar nedeniyle maneviyat cephesinde de büyük sıkıntılar yaşanmaktaydı. Maneviyat sarsılmış, değerler alt üst olmuş, kaos, kuralsızlık ve zulüm hüküm sürmeye başlamıştı.

Mevlana, tüm bu olumsuzluklar karşısında, XIII. Asır Anadolu insanının kararan ufuklarına ışık saçan manevi bir güneş olmuştur. Zira o çağın insanlarının, İslamı yanlış yorumlayan, insanları Kur’an ve sünnetten uzaklaştıran zararlı dini cereyanlara ve batıl inançlara karşı mücadele ederek Kur’an hakikatleri ve Sünnet-i Seniyye’nin ihyasına ve hayata geçirilmesine hizmet edecek;  Müslümanlar arasında kardeşlik duygularını geliştirecek, birlik ve beraberliği tesis edecek; kin ve nefreti duygular ile mücadele edecek, sevgi ve muhabbeti yayacak; insanlar arasında saygı, hoşgörü ve toleransı yayarak, insanların birbirlerine tahammül etme ve birlikte yaşama melekelerini kuvvetlendirecek; başka dinlerin mensuplarına da insan olarak hoşgörü ve toleransla yaklaşmayı teşvik edecek; gayri müslimlere İslam’ın güzelliklerini, tevhit hakikatlerini hem lisan-ı hal ile hem de ilim ve hikmetle anlatıp ikna edecek; manevi hastalıklara karşı güzel ahlakın yayılmasına çalışacak; değer yargıları zedelenmiş, ölçüleri kaybolmuş nefisleri terbiye edip, güzel seciyelerle donatacak; vereceği güzel ahlak ve müspet hareket dersleri ile hakkaniyet, adalet ve itaat duygularını ihya edip, anarşi ve bozgunculukla mücadele edecek; idarecilere yapacağı nasihatlerle onları baskı ve zulümden vazgeçirecek; duygu ve hisleri heva ve heveslerden kurtarıp ilahi aşka yöneltecek; insanlara ümit ve şevk aşılayacak; kul hakkının, helal kazancın önemini anlatıp insanları hırsızlıktan, soygunculuktan, zorbalıktan alıkoyacak; komşu hakkını, anne, baba, evlat hakkını anlatıp, sosyal bağları kuvvetlendirecek; cömertliğe, yardımlaşmaya, zekat ve sadaka vermeye teşvik edip sosyal bağları kuvvetlendirecek bir mürşide ve gönüller sultanına ihtiyacı vardır. Yani 13. asır Anadolu insanının Hz. Mevlana ve Onun tecdid hizmetlerine ihtiyacı vardı.

Hz. Mevlana, yaşadığı çağda, genelde tüm İslam dünyasının, özelde ise Anadolu insanının bu ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet etmiştir. Maddi çöküntülerden ve manevi kargaşalardan bunalmış olan, yoksulluk ve sefalet içerisinde inleyen, işgal ordularının ve zorbaların zulmü altında yaşama sevinci ve ümitlerini kaybetmiş olan Anadolu insanını yeniden hayata bağlayacak, ruh ve gönüllerdeki tahribatı onaracak, manevi hastalıkları tedavi edecek, karamsarlıkları yok ederek ümit ve moral aşılayacak bir tecdit hizmeti sunmuştur.

Mevlana, maddi ve manevi bakımlardan harabeye dönmüş olan Anadolu’yu yeniden ihya eden ve Osmanlı İslam Medeniyetine zemin hazırlayan akımın ustabaşlarından ve Anadolu’nun manevi

DİPNOTLAR:

(1) Sünen-i İbn-i Mace, Mukaddime, B17, Hds.223

(2) http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=1526

(3) Mehmet Paksu, Müceddidlik ve İslamın yeniden anlatımı, Tefekkür Dergisi, sayı:1, Mart-2006

(4)Ebu Davud, Melahim:1


Bu Yazı 3050 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar