Hayatın Gayesini Bilerek Dünyayı Cennete Çevirmek Mümkün
17.01.2014        

HAYATIN GAYESİNİ BİLEREK

DÜNYAYI CENNETE ÇEVİRMEK MÜMKÜN

Ali Erkan Kavaklı

 

 

 İnsan dünya gemisinde aziz bir misafirdir. Çok güzel tefriş edilmiş bu feza gemisinde zaman zaman meşakkatli zaman zaman keyifli bir yolculuk yapmaktadır. Gemiye alınışı tamamen üstün bir iradenin programı neticesidir.

Seyahat insanın özgür iradesiyle ilintili değildir.

Dünyaya gelişimiz irademizin dışında programlanmıştır. Bu hayatı biz tercih etmedik. Dünyaya gelmeden hiç kimse bize bir şey sormadı:

“Başka bir âlem var, oraya gitmek ister misin? O âlemde boyunu kaç santim istersin, gözün ne renk olsun, kaç yıl ömür sürmeyi arzu edersin? Evin, bağın, bahçen nerede olsun? Hangi çağda ve kimlerle yaşamayı tercih edersin?”

Hiç kimse bize böyle şeyler sormadı ama biz kendimizi ansızın dünyada bulduk.

Bizim irademizin üstünde bir güç ve irade bizi seçti ve yolculuğa sevk etti.

Bu hayat bize armağandır; sahip olduğumuz harika nimetler; aklımız, gözlerimiz, kulaklarımız, ellerimiz, ayaklarımız, kalbimiz, bedenimiz vb. emanettir.

Emanete hıyanet insan tabiatına zıttır. İnsan, ihsanın kuludur. İyilik gören kalbimiz, teşekkürü borç bilir. Emanet sahibine karşı sorumluluk ve vazifelerimiz var.

Bizi bekleyen en önemli ve vazife; bizi seçen ve bu hayat yolculuğunu bahşedeni tanımak ve onun bizden ne istediğini anlamak.  Eşsiz bir armağan olan hayatı bize sunan o muhteşem iradeyi dikkate alarak yaşamalıyız.

Dünya tam da bizim seyahat sırasında konforumuzu sağlamak için hazırlanmış bir gemiye benziyor. Yeryüzü döşenmiş, hazırlanmış ve bizim yaşayabileceği bir düzen kurulmuş.

Dünya gemisinin taşı, toprağı evler yapmaya müsait; havası nefes alıp vermeye; suyu, meyve ve sebzeleri beslenmeye elverişli. Dünya bizi sırtında gezdiriyor, kara-kuru toprakta sebzeler, ekinler, otlar bitiyor; kışın kuru odun sandığımız ağaçlar baharda yeşilleniyor, çiçek açıyor ve meyveye duruyor; kudret eli bize harika ve mucize meyveler ikram ediyor.

Netice itibariyle bir odun olan çubuk kuru topraktan harika ve lezzetli üzümleri imal ve inşa ediyor ve buyurunuz, yiyiniz der gibi bize takdim ediyor.

İnanılmaz bir uysallıkla inekler, koyunlar, keçiler bize sütlerini ikram ediyorlar; atlar, eşekler, katırlar, develer bizi sırtında taşıyor; tavuklar harika yumurtalarıyla bizi besliyor; elsiz bir böcek bizim için ipek imal ediyor; zehirli arı binlerce çiçeği dolaşıyor, onlardan topladığı çiçek tozlarından bal yapıyor ve bize takdim ediyor.

Güneş bizi ısıtıyor ve aydınlatıyor, Ay gecelerimize ışık serpiyor, yılları hesaplamamıza yardım ediyor. Yıldızlar, evimizin tavanı olan gökyüzünü süslüyorlar.

Akarsular bağımızı ve bahçemizi suluyor, içiyoruz, bize hayat veriyor. Durgun sular buharlaşıyor, gökyüzüne yükseliyor, kaybolup gitmiyor, üzerimizde şemsiyelik yapıyor, zaman zaman rahmet yağmurları olarak yere iniyor, bitkileri ve hayvanları besliyor; bitki ve hayvanlar insanın hayat ve huzuru için âdeta yarışıyorlar.

Görünmez fakat sezilir ve hissedilir bir el, her şeyi bizim rahatımız için hazırlamış, her şey insana hizmet ediyor.

Kâinattaki bu düzeni görmemek, her şeyi yerli yerine yerleştiren ve her şeyi hikmetli ve faydalı bir şekilde organize eden gücü tanımamak büyük gaflet olur. Fabrikayı görüp fabrika sahibini düşünmemek olmaz. Bu dünya ve bu kâinat, birer harika fabrika gibidirler.

Bizi yoktan var eden, bizi bu dünyada bir aziz misafir gibi ağırlayan yüce yaratıcıyı tanımalı ve onun bizden ne istediğini bilmeyiz. Hayatın gayesini anlamak, insanın en önemli vazifesidir.

Âşık Veysel, dünyaya bakar ve şöyle der:

“Şu dünyayı kuran mimar

Ne hoş sağlam temel atmış.

İnsanlara ibret için

Kısım kısım kul yaratmış.

 

Kazması yok, küreği yok

Ustası yok, çırağı yok

Gök kubbenin direği yok

Muallakta bina çatmış.”

Büyük mütefekkir Bediüzzaman ise şöyle düşünür:

“Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız, bir harf kâtipsiz, sahipsiz olamaz. Nasıl oluyor ki nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?”

Kâinatın yaratıcısı bize eserlerine bakıp kendisini tanımamızı tavsiye ediyor:

“Güneş’i ışıklı, ayı parlak kılan, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için ona bir takım menziller takdir eden odur. Allah, bunları ancak bir gerçeğe binaen yaratmıştır. O bilen bir kavme âyetlerini açıklamaktadır. Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır.”( Yunus, 5-6)

“Devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı? Gök nasıl yükseltildi? Dağlar nasıl dikildi? Yer küre nasıl döşendi, düzene kondu, bakmıyorlar mı? Öğüt ver, sen ancak öğüt vericisin!” (El-Ğaşiye, 17-21)

Hayatın gayesi Rabb’imizi tanımak, ona ibadet ve kulluk ederek onun rızasını kazanmaktır. Dünya insanın sorumsuzca keyif sürebileceği, canının istediğini yapacağı, kimseye hesap vermeden çekip gideceği bir mekân değildir. Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibaret hiç değildir.

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Cenab-ı Hak, yüce kitabında maksadını şöyle açıklar:

“İnsanları ve cinleri yalnızca ibadet ve kulluk etsinler diye yarattım.”

İnsan bu dünyaya rahat yaşamak, canının istediği şeyleri yapmak, gezip tozmak ve mutlu bir ömür sürmek için gelmemiştir. İnsan burada aziz bir misafiridir. Misafir, ev sahibinin isteklerini dikkate almak zorundadır.

Dünya fanidir ve aldatıcıdır. Hayatın asıl gayesi, Allah’ın rızasını ve ebedî saadeti kazanmaktır. Aklı başında bir insan ebedî saadeti kazanmak için ömrünü sermaye yapar; ömür sermayesini iyi işlerde kullanır ve cenneti kazanır.

Hayatını Allah’ın hoşuna gitmeyecek işlerle geçirenlerin kapısın pişmanlıklar çalar ve ömür sermayesini boşa harcayanlar, gözyaşı seline boğulmaktan kurtulamazlar. Hayatı misafir sahibinin istediği şekilde yaşayamayanlar şöyle hayıflanmak zorunda kalır:

“Hep biliriz dünya fani,

Aldatıyor seni,  beni

Âdem atamızdan beni

Kimler gelmiş kimler gitmiş.”

 

Şair Yunus Emre uyarıyor:

“Bu dünyaya gelen gülmez

Bir yol var ki giden gelmez

Bu fanide kimse kalmaz

Derdim vardır, inilerim.”

 

Allah’ın kitabını okumayan ve kulluk vazifelerini yerine getirmeyenin yüreği yangın yerine döner. Cahit Sıtkı gibi şöyle feryat eder:

“Bilirim ne yapsam hata

Yanlış attığım her adım.

Ellerim elma dalında

Âdem’le Havva ecdadım.

 

Belli ne birdir ne iki;

Günahım başımdan aşkın.

Ya Rab, sen de bilirsin ki

Bir sen varsın bana yakın.

 

Yaşaran gözlerime bak,

Ben yalan söylemek bilmem.

Her şeyim güneşte çıplak;

Nedamet bende cehennem.

 

Ben ne geceleyin yıldız,

Ne kelebeğim gündüzün.

Bana ben gibi riyasız

Yüzün gerek ya Rab, yüzün!

 

Boş değil ettiğim niyaz,

Hâlden bilmiyor kimseler.

Dost mu, düşman mı tanınmaz,

Suda oynayan çehreler.

 

Gitmekle bitmiyor umman;

Sular azgın, tekne delik.

Ah bu dağlar, ah bu duman!

Yolunu şaşırdı geyik.

 

Gün yoktur geçsin tasasız,

Geceler dersen Kerbelâ.

Sanırım her düşen yıldız,

Göğsümde kopan vaveylâ.

 

Merhem tutmuyor yarada,

Kırıldı kolum, kanadım.

Gençliğim gitti arada,

Ah, neden sonra anladım!

 

Bende senden gayri hasret,

Değmez gözyaşı dökmeğe.

Medet, büyük Allah medet,

Kulunu saran geceye.”

İnsan hayatı vereni bilmeli, ömrün faniliğini hiç hatırından çıkarmamalı, cenneti kazanmak için çalışmalı, yoksa kendisine verilen bunca nimete teşekkür etmediği için nankörlüğünün cezası olarak dünyada pişmanlık ahrette azap çekecektir.

İnsan yarına ne hazırladığına bakmalı. “Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.” der Bediüzzaman.

Peygamberimiz (sav), bizi dünyanın aldatıcılığı konusunda uyarır ve şöyle der:

“Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri baki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır." (Buhâri, Rikâk 42; Müslim, Zühd 5)

İnsan arzuları itibariyle dünyaya meyilli yaratılmış. Herkes çalışıp mal mülk sahibi olmak, çok kazanmak, güzel yerlerde yaşamak, dünyaya gezmek, güzel şeyler yemek ister. İnsanın isteklerinin sınırı yoktur. Geleceği ve hele ölümü düşünmek istemez. Ölüm düşüncesi keyfini kaçırır, bu yüzden aklına gelince unutacak yollar arar.

Hâlbuki Sevgili Peygamberimiz (sav), lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok hatırlayınız, buyurur. Gaflete dalıp hayatı bu dünyadan ibaretmiş gibi yaşayanları da uyarır:

"Ölüp de pişman olmayan yoktur, mutlaka herkes nedamet duyar: İyi yolda olan hayrını daha çok artırmadığı için pişman olur, nedamet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedamet duyar." (Tirmizi, Zühd 59)

Kabre eli boş gitmemek ve ölüm kapımızı çalınca pişman olmamak için yapılması gereken önemli şeyler var. Sevgili Peygamberimiz (sav), öldükten sonra bizi mutlu edecek şeyleri de haber veriyor:

"Bir insan ölünce üç kişi hariç herkesin ameli kesilir:

1.Sadaka-i câriye (insanların faydalandığı bir eser)

2. İstifade edilen bir ilim bırakan

3. Kendine dua edecek sâlih evlat bırakan." (Müslim, Vasiyyet 14)

Ölümü unutmamalı, ölünce içine düşeceğimiz çaresizliği hatırdan çıkarmamalı.

Kabirdeki bir insanın hâlini Yunus Emre şöyle tasvir eder:

Yalan dünyaya konuş göçenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

Üzerinde türlü otlar bitenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

 

Kiminin üzerinde biter otlar

Kiminin üzerinde sıra selviler

Kimi masum kimi güzel yiğitler

Ne söylerler ne bir haber verirler

 

Toprağa karışmış nazik tenleri

Söylemeden kalmış tatlı dilleri

Gelin duadan unutman bunları

Ne söylerler ne bir haber verirler

 

Yunus der ki gör takdirin işleri

Dökülmüştür kirpikleri, kaşları

Başları üzerinde hece taşları

Ne söylerler ne bir haber verirler.

 

İnsan gençken ilim öğrenmeli, sanat sahibi olmalı.

Gençliğinde iyilik fidanı dikmeyenler, ihtiyarladıklarında gölgesine oturacak ağaç bulamazlar.

Hayatında iman fidanı dikip sulayanlar, öldüklerinde cennet ağaçlarının gölgesinde dinleneceklerdir.

Hayat bize emanettir, insan çalışıp çabalamalı, iyilik yapmalı, doğru yoldan ayrılmamalı, dünyayı ahretin tarlası görmeli, cennet meyveleri toplamak için dünyada sevap fidanları dikmelidir.

İman insana huzur ve emniyet verir.

İnandığı gibi yaşayan insan, cennet ümidiyle yaşadığı için dünyada da mutlu olur.

İman ve güzel ameller hem dünyamızı hem ahretimizi cennete çevirir.

 


Bu Yazı 3841 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar