Hayatın Zevkini ve Lezzetini İsterseniz...
..        

İnsanoğlu, dünya denizinin dev dalgaları arasında savrulan, batmakla çıkmak arasında çırpınıp duran çaresiz bir gemi gibidir.

Geçim telaşı, çolukçocuk derdi, gelecek endişesi; mal-mülk, makam-mevki, şöhret hırsı; hastalıklar, musibetler, husumetler; karşılanama- mış ihtiyaçlar, bastırılamamış arzu ve duygular; sorunlar, sıkıntı, stres, bunalım; meyhaneler, hapishaneler, hastaneler vs. derken rahata ve huzura eremeden; daha henüz işlerini bitiremeden, sorunlarını çözemeden gözleri açık bir halde göçüp gidiyor dünya misafirhanesinden.
İnsanın telaştan kendini bile unutup; dünya meşguliyetleri arasında kaybolduğu bir anda bir sela veriliyor ve “falanca oğlu/kızı filanca hakkında rahmetine kavuşmuştur” deniyor. Artık uğrunda ömür sermayesi tüketilen dünya hayatı bitmiştir. Mal-mülk, makam-mevki, eşdost, çolukçocuk kabir kapısında terk ediyor insanı. Ve insan birkaç metre kefen bezine bürünüp, bütün dünyevi değerleri geride bırakarak giriyor mezara.

Kabir, son durak değil, asıl sonsuz hayatın başlangıç noktasıdır. Fani dünya hayatının bittiği yerde, sonsuz ahiret hayatı başlamıştır. Artık görev ve hizmetler bitmiş, ücret dönemi başlamıştır. İnsan ne ekmiş ise onu biçecektir. Kurulan büyük bir mahkemede, dünya hayatındaki kazanç veya kayıplarına göre ebedi bir cennet saadetini veya cehennem azabını hak edecektir.

Çağımız insanı, dünya denizinde her zamankinden daha büyük fırtınalara maruz ve daha büyük dalgalarla boğuşmak zorundadır. 21. yüzyılda insanoğlunun terakki ederek geldiği nokta, hayret ve hayranlık oluşturacak düzeydedir. Çağımızda, insanın fıtri istidatları inkişaf ederek olgunlaşmış; insan beyni ve diğer kabiliyetleri en verimli ve en üretken seviyeye yükselmiştir. Harika icatlar ile bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, insanın gururunu, kendine olan güvenini artırmış ve “ben”lik duygularını kuvvetlendirmiştir. İnsanoğlu her geçen gün kendisini daha büyük, daha güçlü, daha ulaşılmaz ve daha yenilmez olarak görmeye başlamıştır. “Ben” merkezli hayat anlayışı her geçen gün daha fazla yayılmakta; kendi menfaatinden başka değer tanımayan ve kendisinden başka kimseyi sevmeyen insanların sayısı hızla çoğalmaktadır.

Yeni icatlar ve buluşlar, insan yaşamını kolaylaştırmakla birlikte; aynı oranda hayatımız- daki sorunları da çoğaltmaktadır. İleri teknoloji ürünü vasıta ve cihazların hayatımıza girmesi, insanın kendi hayatına olan müdahalesini ve mücadelesini azaltmıştır. Ekonomik hayatta üretim ve tüketim sistemlerinin yapısal özellikleri, insanı her geçen gün daha fazla monotonlaştırmakta ve insanoğlunu hızla makineleştirmektedir. Bir taraftan üretim ve tüketim sürekli artarken; diğer taraftan bireyin sosyo-ekonomik hayatta tutunabil- me, ayakta kalıp geçinebilme ve daha rahat bir hayat sürebilme şartları da ağırlaşmakta ve geçim sıkıntısı şiddetlenmektedir.

Çağımız insanına mutluluk reçetesi olarak takdim edilen “dünyevileşme/sekülerizm” akımı, insani değer yargılarını alt-üst ederek “çıkar ve menfaat sağlamaya endeksli” bir hayat anlayışını insanlığın başına bela etmiştir. Nazarını sadece dünyevi değerlere yönelten insanlar, hayatın asıl gayesini ve dünyaya gönderiliş nedenlerini unutarak; dünyanın maddi ve geçici yüzünde boğulmuşlardır. Dünya pastasından daha fazla pay alabilmek; dünya zevklerinden ve nimetlerinden daha fazla faydalanabilkmek; daha meşhur, şan-şöhret, makam-mevki sahibi olabilmek; daha rahat ve konforlu bir hayat yaşayabilmek vs. hayatın asıl gayesi olarak algılandı ve bütün dikkatler, meraklar, himmet ve gayretler bu anlayışla harcanır oldu. Bugün artan maddi imkanlarla fiziki yaşam kolaylaştırılsa da; insani değerler aşınmakta, manevi bağlar çözülmekte ve artan nüfusa karşın; insanoğlu, hızla yalnızlaşmaktadır. İnanç ve ahlaki değerlerdeki aşınma, insan ruhunun manevi tatminsizliğini en üst düzeye çıkarmıştır. Günümüz insanının yaşadığı hayattan aldığı zevk ve lezzet azalmakta; sıkıntı, stres, bunalım, depresyon vs. her türlü psikolojik rahatsızlıklar hızla çoğalmaktadır. İnsanın maddi varlığını esas alıp, maneviyatını ve ruh dünyasını ihmal eden meteryalist hayat anlayışı, insanın sadece maddi varlığını yani cesedini nazara alıp; kalbin ve ruhun manevi ihtiyaçlarını görmezden geldiği için; insanı, tatminsizlik uçurumundan iterek ruhsal sorunlar bataklığına düşürmüştür.

Makro düzeyde ise; üretim ve tüketimdeki hızlı artış, hammadde, doğal kaynak, enerji vb. üretim girdilerine olan talebi çok büyük boyutlara ulaştırmış; hem de yeni pazarlar ve yeni tüketici kitleleri bulunmasını zorunlu kılmıştır. Bu iki faktör, kuvveti esas alan küresel güç odaklarının yaşadığımız dünyayı savaşlar, zulümler, zorbalık- lar, tecavüzler, ateş, kan ve gözyaşı alanına çevirmelerine yol açmıştır.

Bugün insanoğlu mutsuzdur, huzursuzdur ve kendini güvende hissetmemektedir. Bütün mevcudiyeti ile dünyaya yöneldiği halde; dünya saadetinden mahrumdur. Dünya saadetini kazana- bilmek uğruna feda ettiği ebedi ahiret saadetinden ise zaten vazgeçmişti. Artık insan, hem dünya saadetinden mahrum; hemde ebedi ahiret saadeti tehlikeye girmiş olan acınacak bir haldedir.

Ayakta kalabilme endişesi ve hayatını sürdürebilme telaşı içerisindeki günümüz insanı, tatminsizlik ve huzursuzluk bataklığından kurtulabilmek için tutunacak bir dal ve bir çıkış yolu arayışı içerisindedir.

İnsanoğluna içinde bulunduğu mutsuzluk girdabından çıkış yolunu gösteren çağımızın müceddidi ve büyük düşünür Bediüzzaman, “Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız, farzlarla zinetlendiriniz ve günahlardan kaçınmakla muhafaza ediniz” demektedir. Bediüzzaman, huzur ve mutluluğun reçetesini ise şu gizemli cümlelerle vermektedir : “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır!”

İnsanoğlunun en önemli sorunu, hayatı iman ile hayatlandırabilmekdir. İman bir intisap, yani insan ile Yaratıcı arasında bir bağdır. İman, insana her şeye yaratıcısı namına bakabilme ve her şeyde yaratıcının sonsuz güzelliklerini ve mükemmeliği- ni görebilme kabiliyeti kazandırır.

İman, adeta her şeyi güzel gösteren bir gözlük gibidir. İnançlı bir insan, Yaratıcısına olan bağından dolayı, yaratılmış olan her şeyi Allahın güzel isimlerinin tecelli ettiği harika birer sanat eseri olarak görür ve yaratılmış olan her şeyi sever Yaradan'dan dolayı. Bu nedenle iman, insana “her halukarda şükredebilme” , “güzel görebilme” ve “olumlu yaklaşım sergileyebilme” erdemlerini kazandırır. İnsan, kullandığı gözlüğün camının rengine göre görür çevresini ve olayları. Gözlüğün camı beyaz ise her şeyi güzel görür. Gözlüğünün camı siyah ise her şeyi karanlık ve kötü görür, karamsarlığa düşer.

Aynı ortamda bulunup, çevresine ve olaylara bakan iki kişi düşünelim. Bakış açısına göre çevreyi ve olayları çok farklı algılayacaklardır. Gözlüğünün camı siyah olan yani varlıkların ve olayların arkasındaki sırları, hakikatleri göremeyen kişi, umumi bir yas mekanı olarak algılayacaktır dünyayı. Acılar, ızdıraplar, haksızlıklar, ölümler, hastalıklar, musibetler, savaşlar, çatışmalar, kan, gözyaşı, şiddet, dehşet, açlık vs. her şey gözüne kötü, her yer karanlık görünecek ve neticede karamsarlığa düşerek bunalıma girecektir.
Varlıkların ve olayların arkasında ki sırları ve hikmetleri bilen, yani gözlüğünün camı beyaz olan kişi ise çevresini ve olayları güzel görecektir. Çevresini büyük bir şenlik alanı, bayram yeri ve zikir hane olarak algılayacaktır. Çünkü çevresinde ki her şeyin, Yaratıcısının görevli birer memuru olduğunu ve Yaratıcısının kendisine verdiği görevi ifa ederek sürekli Yaratıcısını tesbih ettiğini görecektir. Kendisi her şeye muhtaç olduğu ve gücü hiç bir şeye yetmediği halde; Yaratıcısının kainattaki her şeyi kendisinin yardımına, imdadına ve istifadesine sunduğunu fark ederek yaratıcıya şükredecektir

İşte insana bu güzel bakış açısını kazandıran yani gözlüğün camının rengini beyaz yapan şey imandır. Onun için Bediüzzaman, “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” demiştir.

Allah insanı en mükemmel şekilde yaratmıştır. Allah'ın sınırsız cemal ve kemalini müşahade edebilmesi, sınırsız güzellikteki isimlerinin tecellilerini okuyarak O'nun sınırsız büyüklüğünü ve ihtişamını fark edebilmesi için insanın fıtratında sayısız kabiliyetler ve latifeler yaratmıştır.

İnsanın bu aleme gönderilmesinin asıl amacı, insanın ilim ve dua vasıtasıyla kendisine verilmiş olan bu fıtri cihaz ve kabiliyetleri geliştirerek; Allah'ı isim ve sıfatlarının tecellilerinden tanıması, Allah'ı sevmesi ve Allah'a kulluk görevini yapmasıdır.

Bu aleme gönderiliş amacına uygun davranan bir insan, hem kendisi hem çevresi hem de Yaratıcısı ile barışık olacaktır. İşte huzur ve mutluluğun sırrı buradadır. İnsanın sanatkarı, mühendisi ve yaratıcısı olan Allah, insanın fıtratına uygun olan huzur ve mutluluk tarifesini insanoğluna vermiştir ki; mutluluğun reçetesi iman ve İslam'dır.

Bediüzzaman bu hakikati “Ahiret saadeti gibi bu dünya saadeti dahi iman ve İslam'da dır” sözleri ile ifade etmektedir. İnsan kendisine verilen beden elbisesini kabiliyet ve teçhizatlarını, ömür sermayesini Yaratıcısının rızası doğrultusunda yaratılış amacına uygun olarak kullanırsa huzur ve mutluluğu yakalar. Dünya işlerinde de başarılı olur. Aksi halde, sıkıntı, stres, depresyon ve bunalımlar- dan kurtulamaz. Sosyal ve psikolojik sorunların altında ezilmeye mahkum olur.
Bugün insanlığın çok muhtaç olduğu ve hasretini çektiği barış, sevgi, saygı, dostluk, kardeşlik, şefkat, merhamet, hürmet, hoşgörü, tolerans, yardımlaşma ve dayanışma gibi insani erdemleri, insanlara kazandıran en etkili unsur İslamın güzel ahlak kuralları ve Hz. Peygamberin sünneti seniyyesidir.

Asya toplumlarında ve hususen İslan aleminde maddi kalkınmayı sağlamak için gerekli olan okuma, düşünme, araştırma, çalışma, iktisat ve kanaat gibi erdemleri kazandırarak insanları motive eden muharrik unsur dini duygulardır. Zira Asya insanı duygusaldır ve ancak manevi duygularının şahlanması ile harekete geçirilebilir. Onun için Müslümanlar, islama uygun yaşadıkları devirlerde maddi yönden de çok ilerlemişlerdir.

Bu dünya hayatında ki huzur ve mutluluğumuz gibi; sonsuz ahiret hayatındaki ebedi cennet saadetini kazanabilme vesilemiz de iman ve islamdır. Ölüm bir son veya kabir bir hiçlik kapısı değil. Kabir kapısından sonra yalan dünya ve fani hayat sona eriyor ve ebedi bir hayatın kapısından içeri giriliyor. Kabir hayatı, Kıyamet, Haşir, Mahkeme-i Kübra… Ve neticede sonsuz cennet veya cehennem hayatı!

İnsanın ruhlar aleminde ilk yaratılışından başlayıp ebedi ahiret hayatına uzanan yolculuğun- da, dünya hayatı bir anlık uğranılan bir konaklama yeri gibidir. Karıncanın yazın çalışarak kış için azık biriktirmesi gibi; kısacık dünya hayatında dünyayı ahiretin bir tarlası gibi görerek ona göre çalışan, yaratılış ve dünyaya gönderiliş gayesine uygun yaşayanlar, kabir kapısından sonra başlayan ahret hayatında ebediyen mutlu, huzurlu, rahat ve mesut bir hayat sürecekler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde ; “Akıllı insan, ölümü düşünüp ölümden sonrası için çalışandır” buyurmuştur. Yüce Mevla hepimize ölümü düşünüp, ölümden sonrası için çalışmayı ve saadet-i dareyne nail olmayı nasip etsin.


Bu Yazı 3945 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar