Hayatın İçi ve Dışı
..        
Hayatın bol miktarda dikeni var. O anlamda hayat diken tarlası gibi. Sadece Ankara'nın ürettiği dikenler bile yeter, yüreğimizi kanatmak için.
Fakat hayatın bazı güzel taraf- ları da yok mu?..
Kimi dikenler bile güllerin savunma araçları değil mi?..
Ancak yüreklerini olumsuzluk- lara kilitlemeyenler ve ancak bakma sını bilenler hayatın gülümseyen (gül boyutu) yönlerini keşfedebilir ve yaşamaktan lezzet alabilirler.
Biz ise sürekli olarak paranın arkasında zevksiz, keyifsiz, mutsuz bir koşturma içindeyiz!
İnsan oraya-buraya koşturur- ken güzellikleri fark edemez. Yuvar- lanırken de (“yuvarlanıp gidiyoruz” deriz ya) öyle. Hülâsa, hızlı yaşam hayatı ıskalamamıza sebep. O kadar acele ediyoruz ki, ibadetten bile tat alamaz olduk. Çünkü ibadet ancak huzurla yapılınca büyük keyf verir. Eski âbidlerin namaz kılarken, yahut dua ederken ulaştıkları huşu' ve huzur atmosferine hangimiz ulaşa- biliyoruz? Namazımıza bile para hesabı hakim!
Kısacası hayatın içini (mânevi unsurları kastediyorum) tümüyle boşalttık. Bu yüzden yıllardır kabuk- la boşluk arasında debeleniyoruz!
Yaşadıklarımızın ruh dünyamız la (mânevi dünyamız desek de olur) ilişkisi kopuk. Duygusal boyuttan mahrumuz. Salt madd” yaşıyoruz.
Bir anlamda hayat sadece para, başarı, politika ve iş kıskacına girmiş bir angarya! Hayat “angarya”ya dönüştükçe keyfi kaçar, tatsızlaşır.
Hayatımız iyice tatsızlaşmadı mı? Ne zamandır hayattan zevk-keyf aldığımız yok, hayatı “iş olsun” gibilerden yaşayıp sanki sıramızı savıyoruz.
Böyle olunca da içimizde kavga, stres, deprasyon ürüyor ve birbiri içine girip yüreğimize abanıyor. Yüreğimiz karabasanlara mekân; yorgunuz, bitkiniz, küskünüz, mut- suzuz.
Oysa her şey o kadar kolaylaştı ki: Çamaşırları ve bulaşıkları yıkamak için saatler harcamıyoruz, tek tuş darbesi yetiyor, yemekleri- miz mikrodalga fırında (dalgalan- madan) birkaç saniye içinde hazır oluyor, mektuplarımız elektronik postayla gidiyor, telefon, faks vesaire elimizin altında...
Çantamızda mini bilgisayar, cüzdanımızda sıra sıra kredi kartı, altımızda araba, arabada başka bir telefon...
Hazır yemeklerle dondurulmuş sebzeler buzdolabında, dünya televizyon karesine sığmış; artık evler bile akıllı...
Akıllı evlerde robotlaşmış insan lar oturuyor!
Abartıyor muyum? Peki yüreği- ni ve ruhunu kaybetmiş insanla uzak tan kumandalı robot arasında ne fark var? Ortak noktaları duygusuz- luk, duyarsızlık, sevgisizlik, ilgisiz- lik ve çevreye duyardık değil mi?
Teknolojik gelişmeler hayatı alabildiğine kolaylaştırdı, belki daha da kolaylaştıracak, ama öyle bir bedel ödemeye başladık ki, eminim bir süre sonra kıyaslama yapacak ve “değer miydi?” sualini kendimize soracağız.
Sahi değer miydi?
Hayata bakın: Her şey bir düğmeye basmayla halloluyor.
Anladık da, acaba hayatın düğmesi var mı? Ya yüreğimizin düğmesi nerede? Mutluluk da düğmeye basarak mı elde ediliyor?
Teknolojinin sözde hayatı kolaylaştıran tüm buluşlarından yararlanmamıza rağmen, hâlâ neden böyle keyifsiziz, somurtkanız, acımasızız, yılgınız, kavgacıyız, sevgisiziz?..
Neden kırgınız hayata?..
Ve neden “depresyon şarkısı” yapacak kadar mutsuzuz acaba?..
Galiba hayatın asıl unsurunu ıskaladık be dostlar! Sevgiyi teğet geçtik galiba! Kazanmaya ve başar- maya öyle bir kilitlenme kilitlendik ki, sevgisizlikten (ve sevgisizliğin çocuğu olan her tür acımasızlıktan) dolayı yüreğimiz çoraklaştı. ruhu- muz açlıktan (sevgi açlığından) öldü.
Ancak ruhumuzu ve yüreğimizi diriltebildiğimiz ölçüde mutluluğu yakalayabiliriz, çünkü mutluluk dışardaki bir olgu değil, ruhumuzun ve yüreğimizin bir iç parçasıdır. Ama değerlendirilmediği için biraz pas- lanmıştır, biraz küllenmiştir, biraz silikleşmiştir.
Hadi yeniden kendi içimize dönüp ruhumuzu ve yüreğimizi ayağa kaldıralım. Aksi takdirde teknoloji sayesinde kolaylaşmış hayatın huzursuz ve mutsuz parça- ları (hatta ayrıntıları) olmaktan kur- tulamayacağız.

Bu Yazı 2509 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar