Kapak
Hevayı İlahlaştırmak Sendromu
17.03.2015        

HEVAYI İLAHLAŞTIRMAK SENDROMU

PROF. DR. KENAN ÖREN

 

 

 

İnsan gerçek İlâhını kaybedince rast gele ilâhlar ediniyor. Kimisi ilkel bir tapınma şekli olan güce tapma moduna giriyor, kimisi çeşitli figürleri kendine ilâh yapıp tapıyor. Kimisi de heva ve hevesini kendisine ilâh telâkki ediyor ve “Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?..” (el-Furkan, 43)” Ayet-i Kerimesinin hükmüne muhatap oluveriyor.

Peki insanın heva ve hevesine; diğer bir ifadeyle nefsinin bilhassa gayri meşru olan her isteğine boyun eğerek, ona tâbi olması ne anlama geliyor? İnsan böyle bir moda girdiğinde tamamen Yüce Dinimizin çizdiği “Sırat-ı Müstakim” yani “Doğru Yol” veya diğer bir ifadeyle ifrat ve tefritten uzak olan “ath

Hattı Vasat” yani “Orta Yol” istikametinden sapma gösteriyor. Tıpkı trenin raydan çıkarak rast gele çevreye savrulması gibi..

Burada söz konusu olan bir tercih ikilemidir. İnsan iki tercihten birini yapmakla muhayyer bırakılmıştır. Tercihlerden birisi Âlemlerin yegâne Rabbi olan Allah’ın emir ve istekleri doğrultusunda hareket etmek; diğeri ise nefsin, heva ve heveslerin boyunduruğu altında hareket etmektir. Bu konuda insan, cüz’i irade ve ihtiyarı ile karar vermede tamamen serbesttir. Diğer bir ifadeyle, mevzu tamamen tarafını belirlemekle ilgilidir. Hz. İbrahim’in yakılması hadisesinde karıncanın su taşırken, fille olan muhaveresi gibidir olay. Hani karınca Hz. İbrahim (A.S.)’ın ateşini söndürmek için ağzı ile su taşıyormuş. Fil ise ateşin takviyesi için odun taşırmış. Fil karıncanın su taşıdığını görünce, “Bu kadarcık su ile mi ateşi söndüreceksin?” diye alay etmiş. Karınca, “Her şeyden önce ben tarafımı belirliyorum. Yani ben Nemrut’un tarafında değilim. İkinci olarak da ben elimden geleni yapıyorum; gerisi Allah’ın takdirine kalmış,” demiş. İşte mesele budur. Biz, öncelikle tarafımızı belirlemeliyiz. Acaba Nemrutlar, Firavunlar, Karunlar gibi nefislerine ve insanlara zulmeden zalimlerin tarafında mıyız, yoksa Peygamberimizin (SAV) ve O’nun ashabının tarafında mıyız?

Şimdi bir nefis muhasebesi analizi yapalım. Acaba bir Müslüman olarak hangi taraftayız, belirlemeye çalışalım. Meselâ öğle vakti Ezan-ı Muhammedi okunuyor. Yani bizi namaza davet ediyor. Biz acaba resmi görevler hariç, müezzinin davetine icabet etmeyip, malayani bir işle mi iştigal ediyoruz? Meselâ o anda bir kahvehanede fayans mı döşüyoruz? Yani oyun taşlarıyla oyun mu oynuyoruz? Yoksa o anda müezzin efendinin davetine; daha doğrusu Allah’ın davetine mi icabet ediyoruz. Şimdi burada konu şudur: Biz eğer o anda heva ve hevesimize uyup o malayani oyunu tercih ederek müezzin efendinin çağrısına kulak tıkıyorsak, işte o zaman heva ve hevesimiz bizim ilâhımız olur ve bizi Allah korusun büyük bir vartaya atar. Yok, eğer müezzin efendinin davetine icabet edip, bütün işleri elimizin tersiyle iterek namaz için camiyi tercih ediyorsak, o zaman tarafımızı Allah’ın emirleri doğrultusunda belirlemiş oluyoruz.

     Hevayı ve hevesleri ilâh edinme sendromunun en önemli sebeplerinden birisi “unutmak” fiilidir. Hafızayı beşer nisyan ile malul olduğundan; yani insan hafızası unutma hastalığına her zaman duçar olduğundan çok önemli şeyleri unutabiliyor. Meselâ insan akıbetini unutuyor ve gelecekte başına gelecekleri hesaplamayabiliyor. Palyatif dünyevi meşgalelerle nefsini avutuyor ve İlâhî murakebelerden uzak kendini uyuşturabiliyor. Histerik kahkahalarla etrafa mutluluk mesajları vermeye çalışıyor. Ama vicdan asla bunlarla tatmin olmuyor. Oysa O Yüce Peygamberimiz (SAV), “Benim bildiklerimi siz bilseydiniz, çok ağlar; az gülerdiniz,” diyerek ölüm ötesi muhasebelerin şiddetine işaret ediyor. Nasıl da böyle ölüm ötesi halleri hesaba katmadan rahatça günah işleyip, bir de bu günahları işlemek marifetmiş gibi kahkahalarla gülebiliyoruz? Anlamak mümkün değil…

Hevayı ve hevesleri ilâh edinmenin göstergelerinden biri de “Hedonizm”dir. Yani hazcılık ve nefsin her istediği zevkleri tatma meylidir. Hedonik insanlar, yaşamak için yemezler; yemek için yaşarlar adeta. Hayatın her türlü zevkinden tatmak ve bütün mesaisini nefsin arzularının tatminine harcamak onlar için bir ibadet gibidir. Bunlar “Carpe Diem”; yani “Anı Yaşa” sloganıyla geçmişi ve geleceği düşünmezler ve bulundukları anın mutluluğuyla avunmaya çalışıyorlar. Tanıdığım bir profesör şöyle bir şey demişti: “Ben bu dünyamı cennet yapmaya çalışıyorum. Ölümden sonrası beni pek ilgilendirmiyor.” Ona demiştim ki, “Yahu bir insan yurt dışına gidince pasaportunu hazırlar, valizine gerekli eşyalarını yerleştirir. Bir de yurt dışında bir karşılayanı olmasını arzu eder. Oysa biz yurt dışına değil, dünya dışına çıkıyoruz. Orası için bir hazırlık yapmak gerekmez mi?” Pek oralı olmamış gözükmüştü. Oysa, birkaç gün sonra fakültedeki odasına gittiğimde, odasının duvarına İngilizce olarak “Who are we? (Biz kimiz?), Where are we coming from? (Nereden geliyoruz?), “Where are we going to? (Nereye gidiyoruz?)” gibi sözlerin bulunduğu pankartlar asmıştı. Kendisine “Bunların cevabını bulabildin mi?” diye sorduğumda, “Bulsaydım, oraya asmazdım,” diye cevap vermişti.

İşte bu profesör arkadaş gibi, insanlar geçici ve uyutucu zevk ve eğlencelerle nefsinin isteklerine boyun eğerek akıbeti düşünmek istemiyor. Ancak vicdan asla onları rahat bırakmıyor. Zira ölüm kocaman bir heyula gibi karşısına dikilmiş ve hayattan öte bir şeyler istiyor. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Ey insan düşün sen, alâ külli hal öleceksin,” diye ihtar ediyor. Dünyanın en büyük zevkleri ölümü ve ölüm düşüncesini yok etmiyor. Aksine daha da alevlendiriyor. Zira bir insan ne kadar lüks ve zevk-u sefa içinde yaşarsa, ölüm o nispette daha korkunç oluyor. “Yahu bu konforu, bu lüksü, bu zevk-u sefayı bırakıp, dar ve karanlık bir kabre gireceğim,” düşüncesiyle beyni patlıyor adeta. Bu sesi susturacak tek şey ise “Allah” düşüncesidir. Allah’a ve ahiret gününe inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek ancak bu korkunç sesi teskin edip, insana bir inşirah sağlayabilir. Bunun başka bir tatmin yolu yoktur.

Yüce Peygamberimiz (SAV) hak yoluna hevasıyla çıkmamış, enaniyetiyle bize hiçbir telkinatta bulunmamıştır. O, bize İlâhî emirleri tebliği ederek, ebedi hayatımızı mamur etmek için hep müjdeci olmuş ve münadilik görevini hakkıyla itmam etmiştir. Kur'an-ı Kerim, Allah Rasûl'ü hakkında "O hevâdan konuşmaz, onun söylediği ancak vahyedilmiş bir vahydir,(en-Necm, 53/3-4),” buyurarak Peygamberimizin (SAV) rolünü bize bildirmiştir. O halde bize düşen bu Yüce Peygamberin yolundan gitmektir. Eğer O’nun yolu ihtiyar edilmeyip, aksi bir istikametten gidilmek isteniyorsa, bilinmelidir ki, o yol heva ve heves yoludur. Nefsin gayri meşru isteklerine uyma yoludur. Bu yol çıkmaz yol ve sonu hüsran bir yoldur.

Üstat Necip Fazıl’ın engellemeye çalıştığı yol da bu yoldur:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

 Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

    Evet, ev yanıyor, istikbalimiz yanıyor, evlâdımız yanıyor, ama biz bunun hiç mi hiç farkında değiliz. Ömür tayyaresi uçuyor, biz halâ gündelik hevesleri tatmin etmekle meşgulüz. Niyazi-i Mısrî’nin dediği gibi:

Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere

 Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber,

Binamız viran olmuş, yavaş yavaş kabre yaklaşıyoruz, ama heva ve heveslerimiz bizi esfeli safiline çekmeye çalışıyor. Allah bizi bunun farkına varıp, İlâhî yolun mecrasına girenlerden eylesin…


Bu Yazı 3235 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar