HİSSET AMA NEYİ?
..        
İnsanın maddi ve manevi olarak, birbirinden çok farklı olmasına rağmen, ayrı olmayan iki yönü vardır. Bu iki yön birbirinin tamamlayıcısı hükmündedir.
İnsanın maddi âlemle olan irtibatı duygular vasıtasıyla olduğu gibi, manevi âlemdeki irtibatı da manevi duyular vasıtasıyla devam eder. Maddi âlemde nasıl ki göz, kulak gibi duyular vasıtasıyla iletişim kurup hayatını devam ettiriyorsa; manevi âlemde de göz, kulak gibi duygulara tekabül eden duyguları vardır.
Maddi âlem ve duygular
İnsan dünyayı göz, kulak, dil vs. gibi birtakım duyu ve duygularla algılar. Bu duyularla aldığı etkiye göre tepkiler verir ve bu etki-tepki çerçevesinde hayat devam eder, gider.
Bunlara ilaveten bir de “hissetme” duygusu vardır. Bu da en az diğerleri kadar büyük öneme sahiptir. Dokunduğumuzu hisseder, soğuk veya sıcak olduğuna karar veririz; çok sıcak veya çok soğuksa kuvvetli bir refleksle hemen elimizi çekeriz. Aksi takdirde büyük zarar görmemiz muhtemeldir.
Düşünsenize araba kullanıyorsunuz, fakat pedalları hissetmiyorsunuz! O zaman araba sürmenin bu kadar kolay olmasından söz etmemiz mümkün olmazdı. Veya en azından hislerin kullanılmadığı, tasarımı görsel ağırlıklı olan, bugünkünden farklı bir kullanım tarzına sahip araç modelleri üretmemiz gerekecekti. O zaman araç kullanmak kim bilir ne kadar büyük bir konsantre isteyecekti. Fakat bu hissetmek sayesinde bu zorluk aşılıyor, çok daha az bir konsantreyle bile aracı kullanmamız mümkün oluyor. Sanki otomatik kullanıyor gibi, çoğu zaman pedalın olup olmadığı hatırımıza bile gelmeden kullanıyoruz aracı.
Hissetmenin hayatımızdaki hayati önemini anlatmak için bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar hepimizin malumu olan, bildiklerimiz şeyler. Burada biraz daha hissetmenin manevi boyutuna değineceğiz.
Maneviyat ve hissetmek
Dokunduğumuz cisimleri anlamamız, algılamamız bizim için maddi anlamda hayati bir öneme sahip olduğu gibi, manevi âlemdeki his duygusu da, o âlem açısından hayati öneme sahiptir.
Manevi hayatın daha istikrarlı bir şekilde devam etmesi ve güzelleşmesinin temel unsurlarından birisi, hissetmektir.
Çevremize baktığımız zaman, düşünme idrak etme konusunda insandan daha hassas, daha kapsamlı bir varlık göremeyiz. Sayısız varlık, canlı içerisinde insan ayrı bir yere sahip. Kendisinde, diğer canlılarda olmayan düşünme, anlama, sebep sonuç ilişkisi kurma gibi bir takım artı özellikler mevcuttur. Hatta maddi âlemde bu özelliğe sahip tek varlıktır.
O halde, bu anlamda ona büyük görevler düşmektedir. Madem bu görünen âlemde, düşünme ve idrak etme yetisine ve yeteneğine sahip en donanımlı varlıktır, o halde bu görevini ihmal etmemesi ve hakkıyla ifa etmesi önemlidir.
Hissetmek insanı harekete geçirir
Bütün bunlardan sonra, hissetmek neden bu kadar önemlidir şeklinde bir soru hatıra gelebilir. Bunun birçok nedeni vardır. En önemlilerinden bir tanesi, insan düşünme özelliğine sahip yaratılmış olmasıdır. Bu nedenle insan, ister istemez düşünecektir. Ama burada asıl olan bunu yoluna kanalize etmek ve veriliş nedeni doğrultusunda kullanmak; Yaratıcı tarafından gönderilmiş ve adeta bir mektup gibi bir şeyler anlatan bütün varlıkları, olayları iyi okumak ve iyi anlamaktır.
Bu, basit ama önemli bir şeydir. Çünkü anlamak insanı harekete geçirir. İnsan anladıklarını hayatına aksettirmeye çalışır.
İbadetler ve his dünyası arasındaki garip ilişki
Diğer yandan ibadetlere baktığımız zaman, hepsinde bir hatırlatma, bir ikaz etme yönü dikkatimizi çeker. Mesela, yılda bir ay tutulan Ramazan orucunda saklı olan sırlardan bir tanesi de bu olsa gerek. Çünkü açlıkla insan acizliğini ve fakirliğini hisseder. “Benim” dediği şeylerin aslında gerçek sahibi olmadığı bilincine vakıf olur. Ve sosyal sorumluluğunun farkına varır.
Aynı şey günde beş vakit kıldığımız namaz için de söz konusudur. Rabbimizin huzurunda saygı ile durur, “Biz ancak senden yardım dileriz!” deriz. “O kadar çok ihtiyacımız var ki, bunları ancak Sen verebilirsin” diyerek O'na olan ihtiyacımızı hissettiğimizi dillendirmiş oluruz.
Bunun gibi ibadetlere baktığımız zaman hepsinin temelinde kulluk bilincini yeşillendirmenin var olduğunu görmemiz mümkündür.
İnsanların rehberleri olan peygamberlere baktığımızda, onlarda bu bilincin ne kadar yüksek bir ölçüde olduğunu görürüz. Her halde ve hâlükarda Allah'ı hatırlıyorlar; O'ndan ayrı oldukları bir anları olmuyor. Hastalıkta-sağlıkta, rahatlıkta-darlıkta devamlı O'nunladırlar. Eyüp Aleyhisselam hastalıkla geçirdiği onca yıl boyunca bile Rabbinden ibadette bir adım geri durmamış, aynı kararlılıkla devam etmiştir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) hayatına baktığımız zaman, neredeyse “rahat” diyeceğimiz tarzda bir günü geçmemiş, ama o bütün bu sıkıntı, sorumluluk ve zorluklara rağmen hep rabbine yönelmiş ve O'ndan yardım dilemiştir. O'na duyduğu ihtiyacın şiddetini bildiği için hep O'na dönmüş ve hep O'nunla olmuştur.
“Gayb perdesi açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek” diyen Hz. Ali, “Kul oldum, kul oldum, kul oldum; Mevla'ya kullukta iki büklüm oldum” diyen Hz. Mevlana vs. gibi büyük insan dediğimiz Allah dostlarını büyük yapan bir özellik de, hissetme derecelerinin büyüklüğü olsa gerek. Onlar O'na olan sorumluluklarını o derece hissetmişler ki, O'nsuz geçen anları olmamış. Allah'ın bütün emirlerini “severek” yerine getirmişler. Çünkü kul olduklarının şuurunu tam hissetmişlerdir.
Gerçekten hissediyor muyuz?
Evet, bütün bunların temelinde hissetmek, farkına varmak yatıyor. İnsan insanlığının şuuruna varırsa, etrafında olup bitenlerden bigane kalmaz, kalamaz. İnsanın hemcinsine, insana karşı olan sorumlulukları elbette çok önemlidir; ama Yaratıcısına karşı sorumluluğu çok daha fazladır. Bu sorumluluğun gereğini yerine getirmek de ancak hissetmekle yani farkında olmakla mümkündür.
O bizim Yaratıcımız, Malikimiz, Rabbimiz, Sevenimiz, her şeyimizi verenimiz... İnsan olarak bunu hissetmek ve gereğini yerine getirmek, insanoğlunun insanlığındandır. Bu da ancak hissettiğimiz ölçüde olacaktır. Karanlık arttığı ölçüde aydınlık parladığı gibi, biz de eğer O'na olan ihtiyacımızı hissedebilirsek, hissedebildiğimiz ölçüde O'na yönelecek ve insana yakışır bir hayat sürdürebileceğiz. Bu şuurla geçirilmiş bir hayatın semeresi, ebedi hayat olacaktır.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, manevi hayatımızın güzel bir şekilde devamı, manevi duygularımızın asıl yollarına kanalize edilmesiyle mümkündür. Bu sayede özlenen huzur ve beklenen mutluluk çok uzağımızda olmayacak; bize çok yakınlaşacak, hatta içimize dolacaktır! Ve inşaallah ebedi âlemde ebediyen bizimle olacaktır!

Bu Yazı 3000 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar