Hüzün Çiçeği
..        

Uzun yolların yorgunluğunu ruhumda eleyip, kader pusulamın gösterdiği yer Nevşehir'in Acıgöl ilçesi.14 şubat 1991'de ilçeye geldiğimde bembeyaz gelinlikle süslenmiş, kemer taş evlerin bacalarından buram buram ceviz kokulu ekmeklerin, çömlekte kavrulmuş kabak çekirdeklerinin yaydığı esrarlı koku dünyanın en nadide parfümlerinden bile keskin gelmişti bana.
Babacan tavrıyla İlçe Milli Eğitim müdürü Yaşar Kurt,yarı şaka yarı ciddi “hadi hayırlı olsun bakalım hocam, güzel bir günde sevgililer gününde göreve başlıyorsun.Umarım bugün size şans getirir.'' İnşallah diyerek bir hizmetli eşliğinde lisenin yolunu tuttum.İlk gün bir değil onlarca sevgililerimin olacağının müjdecisiydi.
Çehrelerin engebeli kuytularına gülden bahçeler sıralanmıştı sanki… Ben de bu gülzarda gonca güle meftun sevdalı bir bülbül olmaya adaydım… Yıldızlar kadar yalnız olan kalbimin kapılarını sonuna kadara aralamıştım. Bu diyarlarda esrarlı gecelerin kuytusunda uyku bekleyen dertli gözler, sevdalı ninnilere aşina gönüller bulmuştum. Sonunda kavuşmuştum sevdama, hayallerime…Allah selamet versin Yaşar Beye, zaman onu ne kadar da haklı çıkarmıştı.14 Şubat'ta göreve başlamak bana bir sevgiliye bedel yüzlerce sevgili kazandırmıştı her yaştan, her kesimden…
Öğretmenliğimin ikinci yılı şube müdürümüz, Adem Eker vasıtasıyla Aksaray'ın ileri gelen ailelerinden kaderimin yazısı Sultan hanımla evlenmiştim.Bir yıl sonra ikiz oğullarım evimizin saadet güneşleri olmuştu.Yıllar su gibi akıp gidiyordu. Rüzgarla yarışan tayları.Kekik kokusu kırları, dere boyu süzülen yeşil başlı ördeklerin resmi geçit törenini dünyalar tatlısı ikizlerim ve eşimle beraber tatmak bizim için eşi bulunmaz bir nimet olmuştu.
Kasabayla kaynaşmış adeta bir elmanın iki yarısı gibi olmuştuk. Acı ve tatlı günlerimizi hep birlikte paylaşmıştık. Öyle ki; düğün evlerinde “ektim biçtim on kabak, başka bir ses on kabak değil yirmi kabak, bilemedin yat!” Yağlı kayışla az mı çırptılar tozumuzu? Bazen tozumuzun alınmasına rıza göstermeyen öğrencilerimden “hocamın yerine ben yatayım'' diyen masum bedenler, bazen de “hocam vallahi yandın! Sizden okuldan alacağım kalmıştı diyen haytalar,gülüşmeler… Gelmezseniz gücenirim hocam, hem nazlının hem de Mehmet'in hocasısınız kaçışın yok! Halay başı sensin ha! Ona göre… Doğru ya çoğu öğrencimizin mürüvvetini gördük.Halkla tavuklu bamya çorbasına, topak köfteye az mı kaşık salladık.Yufka ekmeği sokum yapıp, çömlekte pişen ağ pakla ve üzüm turşusunun dibini birlikte bulduk çoğu kez.
Aksaray'ın ileri gelen ailelerinden birine mensup olan zavallı eşim Sultan Hanım, bağdan bahçeden, örümcek ve böceklerden ne kadar da korkardı. Bu samimi gönül dostlarına fazla direnemedi. Sultanlığı bir kenara itip kaynaşıverdi kasaba kadınlarıyla. Onlarla patates sökmeye, nohut çapalamaya, bağ bozmaya bile gider olmuştu.
Bir pazar günü dostlarla oturup parkta çay yudumlarken bir anda iki yıldır göremediğim, peşinde koşturduğum Sarı Adem'in sesini işittim. Boya sandığı omzun- da “boyalım ağabeyler,, diyerek yanımdan geçmekteyken ansızın dönünce gözlerine ve yüreğine değmiş olmalıyım ki, ne diyeceğini ne yapacağını şaşırdı yavrucak. Anladım ki yetimliğin hüznü sarmış tüm bedenini. İri ceylan gözlerini kaçırırcasına “boyalım mı öğretmenim'' diyebildi dili ile dişi arasında.
Hüzün nameleri söyleyen yüzü, simsiyah olmuş elleri, darmadağın altın saçları, bütün sessizlikleri sızlatan bir sedayla gönül ayineme çarpıp parçaların her biri yeni bir yüz olup, yeni Ademler olup çıkmıştı karşıma. Gel bakalım Sarı Adem'im boya bakalım iskarpinleri. Kaçamak gözlerle iskarpinlerimi boyamaya başladı. Birkaç dakika sadece sustuk. İlk ayakkabı boyanmış olmalı ki “çek öğretmenim''sözüyle irkilip diğer ayakkabıyı yerleştirdim. Sarı oğlan nasılsın biz görmeyeli? Annen nasıl? Yeni yeriniz…? Denememe kalmadan ilk defa başını kaldırıp, anlamlı anlamlı yüzüme baktı. Soğuk bir hançer gibi damarlarını yırtan isyanlarını bastırıp, yutkunarak yalvarırcasına… _ Sorma diyorum öğretmenim! Sorma! Diyerek gerilmiş yay gibi fırlayarak bir anda gözden kayboldu. Kaçanın arkasından gitmek olmazdı. Keşke dilim kurusaydı da sormasaydım. Ah yavrucak derdi nedir diyebildim içimden belli belirsiz.
Öyle ya, o dertli olmayacaktı da ben mi dertli olacaktım? Babasının yüzünü bile görmemişti yavrucak. Bir seçim sonu çıkan tartışma da ,kaybeden eski belediye başkanı Topal Mehmet'in silahından çıkan kör kurşunla vedalaşmıştı tüm dostlarına. Arkasında gözü yaşlı bir eş, beş yaşında minik Ayşe ve henüz dünyaya merhaba bile diyememiş kendi ismini taşıyacak Sarı Adem.
Hayatın ağır yükü küçük yaşta binmişti Sarı Adem'in boynuna. İki yıl öncesine fakirlikten kıvransalar da annesinin gündelikten kazandığı, eş, dost ve kaymakamlığın yardımlarıyla muhannete muhtaç olmadan yaşıyorlardı. Sahre kadın iki yıl önce kızı Ayşe'yi ak duvaklar içinde gelin göndermişti komşu köye. Beni korur kollar düşüncesiyle çevrenin de etkisiyle, eşi yeni vefat etmiş Nevşehirli bir hamalla evlenmiş, Sarı Adem'i de yanında götürmüştü. Başlangıçta iyi görünse de Sarı oğlan bu durumu hiç kabullenmemiş, iki hafta önce kaçıp ebesinin yanına dönmüştü.
Müsaade isteyerek oradan ayrıldım. Akşam olunca Adem'in ebesini ziyaret bahanesiyle elimde bir paketle yola koyuldum.Taş yapılı toprak damlı,viraneye geldiğimde kapıda beni karşılayan hüzün çiçeği Adem vardı.Yılların birikmiş beklentisiyle, kükremiş aslan misali “neden peşimi bırakmıyorsun öğretmenim? Neden? Diyerek beni içeriye almak istemedi. Ona sıkıca sarıldım, kızma be Adem'im. Biraz yumuşar gibi oldu. Iraz ebenin elini öperek hal hatır sorup sedire ilişiverdim. Hoş beşten sonra ademle göz göze geldim.
Yalnız mı geldin Adem?
Sinirleri biraz yatışmış olmalı ki, gönülsüzce “evet” dedi.
Iraz Ebe :
Keşke gelmeseydin oğul, ben kendime zor bakıyorum, seni pamuklara belemek isterim ama halim ortada.
Bir yanardağ misali Adem, iki gözü çeşme gönül bahçesini çamurlu sele çevirircesine: Kalmazdım orda ebe, kalamazdım! Her gün dayak yemek, babalığım denecek o herife içki parası kazanmak için gece gündüz çalışmak, hakaretler görmek, her gün ölüp ölüp dirilmek kolay mı?Kollarını sıyırıp bak öğretmenim su alçağın yaptığına, sigara izmaritlerini kollarımda söndürdü, dilimin altına kızgın tel bastırdı.Daha ne sayayım yetmez mi bunlar!Yetmez mi haa!
Başımdan kaynar sular dökülmüş, dilim tutulmuştu adeta.Ne yapacağımı ne diyeceğimi şaşırmıştım bu vahşet karşısında. O gece Iraz Ebe ile Adem'e uzun uzun konuşup planımı anlatıp eve döndüm. Sabah erkenden Nevşehir yolunu tutmuştuk.Arabayı park edip Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'nün basamaklarını adımlamaya başladık. Sağ olsun müdür bey bizi can kulağıyla dinleyip, devletimiz bu günler için var diyerek resmi işlemleri ertesi gün başlatacağını söyledi.
On beş gün içinde Iraz Ebeyi huzur evine, Sarı Adem'i de anasının izniyle yetiştirme yurduna yerleştirdik. Sonunda az da olsa gönlün kabuk bağlayan yanıklarına bir parça merhem sürülmüş oldu.
Iraz Ebem on yıl huzur içinde yaşayarak kavuştu öbür dünyadaki sevdiklerine. Adem de yüzümüzü kara çıkarmadı arar oldu bu garibi sık sık ,Yrd. Doç. Dr. Adem Yılmaz diye.


Bu Yazı 2644 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar