KORKU DUYGUSU, PSİKOLOJİK SAVAŞ VE KUR’AN HİZMETİ
..        

RİSALE-İ NUR TALEBELERİNE KARŞI UYGULANAN PSİKOLOJİK ŞİDDET
Psikolojik savaş yoluyla Türkiye'de kültürel değişimi gerçekleştirmek, ve İslam kültürü yerine seküler kültür ile itaat kültürü oluşturmak isteyen, gerek devlet erkanı gerekse dinsizlik komiteleri , Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur talebelerinin başlatmış olduğu İman ve Kur'an hizmetinden son derece rahatsız oldular. Çünkü Risale-i Nur hizmeti planlarını bozuyor, dinden soğutulmak istenen Milletin dinine bağlanmasına ve mukaddesatına sahip çıkmasına vesile oluyordu.
Bu nedenle, Risale-i Nur hizmetini bastırmak ve yok etmek amacıyla yeni tedbirler alma ve yoğun bir psikolojik şiddet uygulama yoluna gidildi. Uygulanan tedbirler ve yürütülen kampanyalar iki genel hedefe yönelikti. Birincisi: yapılan propaganda ve karalama kampanyaları ile halkı Bediüzzaman 'dan ve Nur talebelerinden soğutmak, uzaklaştırmak, Risale-i Nur'a olan ilgiyi azaltmak, öcü gibi göstermek ; tehdit suretiyle diyalog ve yakınlaşmalara mani olmak ve sakıncalı insanlarmış gibi lanse ederek Nur talebelerini toplum içinde yalnızlaştırmak ; bir nevi karantina altına alarak hizmet ve hareket alanını daraltmak, tecrit etmek. İkincisi ise: doğrudan Bediüzzaman'ın şahsına ve Nur talebelerine karşı uygulanan baskı, zulüm ve pisikolojik şiddet ile yıldırmak, bezdirmek, sindirmek, karamsarlık aşılamak ve hizmetten vazgeçirmeye çalışmak. Hatta fiziki şiddet ve kısıtlamalar ile hizmetten zorla alıkoymak, ağır baskı ve tahrikler ile suç işlemeye zorlamak amaçları güdülüyordu.
Yakın tarihimize bir göz atarsak; dünden bu güne iman ve Kur'an hizmetini bastırmak ve yok etmek amacıyla çok çeşitli yöntemlerle sürekli olarak psikolojik şiddet uygulandığını görürüz.
Psikolojik savaş kapsamında Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebelerine karşı yapılan başlıca baskı ve şiddet uygulamaları şunlardır :
1-Sürgün: Bediüzzaman 'ı kendi memleketi dışında başka illerde zorunlu ikamete tabi tutulmakla akraba ve dostlarından , nüfuz alanından uzaklaştırmak; yalnızlaştırılarak insanlar ile diyalog imkanları yok edilmek, tecrit edilmek amaçlanıyordu.
2-Mahkemeler: Bediüzzaman ve Nur Talebeleri aleyhinde mahkemelerde sürekli davalar açılıyordu. Bununla , bir gerekçe uydurulup mahkum edilmeleri, hatta idam edilmeleri amaçlanıyordu. Ancak somut suç unsuru bulunmadığı için mahkemelerde her defasında beraat kararı verilmesine rağmen, sürekli yeni davalar açılıyor; mutlaka bir ceza verilmesi yönünde mahkemelere baskı yapılıyordu. Bu davaların bir amacıda Nur Talebelerini korkutmak, usandırmak ve hizmetten uzaklaştırmak idi.
3-Hapisler: Çeşitli bahanelerle Bediüzzaman ve Nur talebeleri tutuklanıyor. Hapishaneye gönderiliyor. Dava sonuçlanıncaya kadar aylarca hapiste kalmaları sağlanıyordu. Bununla, halktan koparılmaları , hapis edilerek hizmetlerinin önlenmesi , baskı ve işkence ile sindirerek, yıldırarak hizmetten vazgeçirilmesi; ve halka da Risale-i Nur ve Nur talebelerinin sakıncalı, tehlikeli kendilerinden uzak durulması, bulaşılmaması gereken unsurlarmış gibi gösterilmesi amaçlanıyordu.
4-Takip, taciz ve baskınlar: Bediüzzaman ve Nur talebeleri bulundukları şehirlerde emniyet ve istihbarat mensupları tarafından sürekli takip edilir, çoğu zaman kapıda polis veya bekçi bekletilir ve sık sıkta Risale-i Nur dersleri ile sohbetler, Nur dersaneleri basılarak orada bulunanlar göz altına alınır, karakollara götürülür ve bir şekilde sürekli taciz altında bulundururlar. Bununla Nur talebelerini usandırmak, hizmetteki hareket alanlarını daraltmak, ders yapmalarına ve insanlarla iletişim kurmalarına engel olmak ve Risale-i Nuru daha yeni tanımış olan zayıf kişileri korkutarak hizmetten koparmak , Risale-i Nur'dan uzaklaştırmak amaçlanıyordu.
5-Etiketleme: Nur Talebelerinin insanlarla diyalog kurmasını veya insanların onlara yaklaşmalarının önünü kesmek için ; “o nurcudur” , “o şöyledir, o böyledir , o zaten şöyle yapar” , “aman ondan uzak dur, sana zarar gelmesin” , “o takip ediliyor, görüşme sende yanarsın” … türü propagandalar ile , Nur Talebeleri toplum içerisinde yalnızlaştırılmaya ve etkisizleştirilmeye çalışılır.
6-Fişleme: Nur Talebeleri , emniyet ve istihbarat birimlerince “irtica” kaydı ile fişlenerek; sürekli mağdur edilme, bazı kamusal haklardan yoksun bırakılma endişesi içerisinde , psikolojik baskı altında tutulmaya çalışılır. Bununla özellikle öğrenci ve kamu görevlisi olan Nur talebeleri korkutularak , hizmetten ve Risale-i Nur'dan uzaklaştırılmaya, işyerinde ve toplum içinde sindirilmeye çalışılır.
7-Tehdit ve tecziye ile gözdağı verme: Kamu ve bazı özel sektör kuruluşlarının personeli olarak görev yapan Nur talebeleri, amirleri veya patronları tarafından, Risale-i Nur okumamaları, hizmetten uzak durmaları, derslere, dersanelere ve sohbetlere gitmemeleri, Nur talebeleri ile görüşmemeleri ve hatta ibadetlerini açıktan yapmamaları …vb. hususlarda uyarılır, dikkatleri çekilir ve aksi halde başlarına nelerin- nelerin geleceği , kendisine yazık olacağı … yönünde doğrudan veya dolaylı pek çok tehditler yapılır. Yapılan uyarı ve tehditleri fazla ciddiye almayanlar hakkında da duruma göre soruşturma açılarak ceza verilir.
Bu tür uygulamalar tam bir sindirme ve pasifize etme hareketedir. Bu çok açık bir psikolojik şiddet uygulamasıdır. Ve bu yöntem çoğunlukla sonuç verir. Zayıf kişilikli insanlar, böyle bir durumda hemen Risale-i Nur okumayı , dersaneye ve derslere gitmeyi, ve diğer Nur talebeleri ile irtibatı keser. Ama gerçek ve sadık Nur talebeleri , bütün dünya üzerine gelse korkmaz ve tehdit ve baskılara hiç ehemmiyet vermez.
8-Terfi Ettirmeme: Özellikle, Kamu görevlisi olan Nur talebelerinin kurum içindeki yükselmeleri amirleri ve hiyerarşik üstleri tarafından engellenir. Kariyer ve Liyakat olarak bir üst göreve veya kadroya terfi etme hakkını kazandıkları halde, bu hakları kendilerine kullandırılmaz. Kararnameleri imzalanmaz. Bununla “nurcu olan yükselemez” havası oluşturularak ; hem Nur talebesi olan personel sürekli baskı ve endişe içinde tutulur, hem de Nur talebesi ve dostlarının Risale-i Nurdan, hizmetten ve derslerden uzaklaştırılması amaçların. Bu yöntemde çokça sonuç veren bir psikolojik şiddet yöntemidir.
9-İşten atma ve görevine son verme: Nadiren de , olsa Nur talebesi veya dindar olan başka bazı personel irticacı olduğu, irticai faaliyette bulunduğu gerekçesiyle meslekten ihraç edilir veya zorunlu emekliye ayrılır. Bu özellikle kolluk kuvvetlerinde sık yaşanan bir durumdur.
Bununla ; “görev den atılırım” korkusu uyandırılarak , personelin dini yaşantısından uzaklaştırılması amaçlandırılmaktadır. Bu durum da , değil dindar olan, bazen ailesinde dindar fert bulunan personeller bile sürekli korku ve endişe içerisindedir.
10-İş yerinde yalnızlaştırılma ve tecrit etme: Bir çok Nur talebesi ve dindar personel amirleri veya kendisi gibi düşünmeyen başka mesai arkadaşları tarafından sürekli olarak psikolojik şiddete (mobbing) maruz bırakılır. Kendisiyle alay edilir, küçümsenir, sürekli eleştirilir, sürekli kusur aranır, başarıları göz ardı edilir, güvenilmez birisi olduğu havası yayılmaya çalışılır. Bununla , dindar personelin benimsediği hayat ve hizmet tarzını terk etmesi, bastırılması, sindirilmesi,depresyona sokulması, sözü dinlenirliğinin ve güvenirliğinin yok edilmesi … kısacası , her yönden etkisizleştirilmesi amaçlanır. Bu durum zaman zaman sert tartışmalara ve kurum içi kavgalara yol açar.
11 Tayin ve Görev Yerini Değiştirmek:Kamu personeli olan Nur talebelerinin başka yöntemlerle Risale-i Nur'dan ve hizmetten alıkonulamaması üzerine uygulanan bir yöntemdir. Bununla , Nur talebesinin aile düzeninin bozulması, mali külfet altına sokulması, iş yeri hususunda tedirgin edilerek konsantrasyonunun bozulması, dikkat ve himmetini kendi şahsi sorunlarına sarfetmesi, içinde bulunduğu dost ve hizmet çevresinden uzaklaştırılması, taşınma ve yeni bir çevreye, yeni bir iş ortamında alışma sürecinde Risale-i Nur ve hizmetten uzaklaşması amaçlanır. Beklenmedik zamanlarda yapılan tayinler, Nur talebesi memur ve tüm aile fertlerinin önemli mağduriyetlerine yol açabilmektedir. Onun için dindar personeller sürekli tayin edilme ve sürgün endişesi ve taşınma korkusu içinde tutulmakta; bununla hizmet ve hareketleri kontrol edilmeye, bastırılmaya çalışılmaktadır.
12 Fazla iş ve görev vererek meşgul etme:Bazı amir ve patronlar, mahiyetlerinde çalışan Nur talebesi personeline çok fazla iş ve ek görevler vererek, fazla mesai yaptırarak, personelin gecesini, gündüzünü, bayramını, tatilini, meşgul eder. Personel, yoğun iş temposu içerisinde ne aile fert lerine, ne kitap okumaya ve nede hizmete ve derslere gitmeye zaman ayırabilir. Uyku, yemek ve wc dışındaki zamanları iş ile geçer. Ve çoğu zaman içine düştüğü girdabın kendisi bile farkına varamaz. Başarılı görünme ve aferin almanın verdiği haz ile yetinir.
13-Psikolojik savaşta sıkça uygulanan yöntemlerden biride; maksatlı ve yanlış istihbarat raporları ve yalan haberler ile mahkemelerin, Resmi makamların ve kamuoyunun yanıltılması ve yanlış yönlendirilmesidir.
14-Kur'an hizmetkarlarına karşı çok yoğun olarak kullanılan bir psikolojik savaş yöntemi de, basın, yayın, internet ve diğer kitle iletişim araçları vasıtasıyla yürütülen karalama, kötüleme, suçlama ve yıpratma kampanyalarıdır. Bu tür propaganda kampanyalarında bazen bir kişi, bazen bir grup veya bazen de top yekün dini değerler hedef alınabilir. Mesela Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur aleyhinde gerek devlet görevlilerince, gerekse sivil güç odaklarınca pek çok kitap ve makale yayınlanmış ve bu yayınlarla Bediüzzaman kötülenmeye çalışılmıştır.Çok güçlü odaklar tarafından yapılan bu yayınlar unutulup gittiği halde, Risale-i Nur sürekli daha çok parlamaktadır.
15-Çok fazla kullanılan bir başka psikolojik savaş yöntemi de ; resim, müzik, tiyatro, sinema vb. Sanat eserleri yolu ile, saygı duyulan şahsiyetlere, eserlere ve manevi değerlere saldırarak; alay etme, küçük düşürme, kötüleme ve karalama kampanyalarıdır.
Bediüzzaman Said Nursi ve Nur talebelerine karşı yürütülen psikolojik savaşta ortaya atılan başlıca suçlamalar ise şunlardır:
a) İrticai faaliyette bulunmak
b) Dini siyasete alet etmek
c) Gizli cemiyet (örgüt)kurmak
d) Tarikatçılık ve gizli ayin yapmak
e) Laiklik karşıtı faaliyette bulunmak
f) Hükümete muhalefet etmek
g) Reform ve devrimleri benimsememek
h) Devletin temel nizamını dini esaslara dayandırmaya çalışmak
i) Emniyet ve asayişi ihlal etmek/veya tehdit etmek
j) Şahsi nüfuz elde etmeye çalışmak
k) Şahsi menfaat elde etmeye çalışmak
l) Devletin resmi mercilerini tanımamamak
Ancak, bu suçlamaların hiç biri ispatlanamamış ; karalamaya yönelik birer propaganda malzemesi olmanın ötesine geçememiştir.
Bediüzzaman ve Nur talebeleri , bir taraftan bunlar ve benzeri suçlamalarla mahkeme mahkeme dolaştırılırken; diğer taraftan da aleyhte propagandalar ile halk yanıltmaya ve Nur talebeleri aleyhinde bir kamuoyu oluşturulmaya çalışıyordu. Türkiye genelinde Nurculuk hakkında açılan 1500 den fazla davada mahkemeler beraat kararı vermişlerdir. Buna rağmen ithamlar, suçlamalar, aleyhte propagandalar hiç bitmedi. Bugünde bütün yoğunluğu ile devam etmektedir.
Burada merak edilmesi gereken bir husus var: Bütün bu baskı, zulüm, işkence, sürgün, hapis, karalama kampanyaları ve aşırı tahrikler karşısında Bediüzzaman Said Nursi ve Nur Talebelerinin tepkisi ne olmuştur? Böylesine yoğun bir baskı, psikolojik savaş ve psikolojik şiddet ortamında Bediüzzaman'ın Kur'an hizmetinde takip ettiği metodu ne olmuştur? Risale-i Nur hizmetinin metodolojik özelliği nedir?
Bediüzzaman Said Nursi'nin iman ve Kur'ân hizmetinde uyguladığı hizmet metodunun özelliklerini şu şekilde özetleyebiliriz :
Bediüzzaman Said Nursi'ye göre hizmet yeri Anadolu'dur . Kendisine” Türkler sizin kıymetinizi bilmiyorlar , sizi Pakistan'a götürelim.” Diye teklifte bulunan Pakistanlı Müslümanlara “Hayır , yara burada başladı , burada tedavi görecek . Türk milleti bin sene alem-i İslam'ın bayraktarlığını yaptı . Bundan sonrada yapacak . Ben şimdi eğer Mekke'de , Medine'de olsaydım , hizmet için buraya gelmeye kendimi mecbur bilirdim.” Cevabını verir .
Bediüzzaman , onca baskı , zulüm , taciz ve provokasyonlara karşın ; Risale-i Nur hizmetine ve Nur talebelerine yönelik bela , musibet , fitne , fesat ve düşmanlıklardan hizmetini ve talebelerini selametle muhafaza etmeyi , korumayı başarmıştır .
Çeşitli İslam ülkelerinde ortaya çıkan İhvan-ı Müslümin vb. İslami hizmet hareketleri ,Müslümanların çok büyük mağduriyetleri ile neticelenen muamelelerle yaralar alırken ; Risale-i Nur hizmeti , onca baskı ve husumete rağmen muhafaza olunmuştur . Bunun iki nedeni vardır : Birincisi , Bediüzzaman'a göre Nur talebeleri Cenab-ı Hakkın inayeti altında hizmet etmektedirler , yani Allah(c.c.) Nur talebelerini korumaktadır İkincisi ise , Risale-i nur hizmeti metodunun temel özelliği olan “Müsbet hareket” düsturudur.
Risale-i Nur hizmet metodunun özellikleri çok ayrıntılı bir çakışma konusudur . Ancak konunun ehemmiyetine binaen biz burada başlıklar halinde kısaca değineceğiz .
1-Bediüzzaman'a göre Risale-i Nur hizmeti “asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti”dir . Talebelerine , provokasyonlara karşı dikkatli ve uyanık olmalarını , tahriklere kapılmamalarını ve asayişi bozucu hareketlerden kaçınmalarını ısrarla tembihler . Nur talebelerinin memleketin emniyet ve asayişinin manevi bekçileri olduklarını , asayişi muhafaza ile görevli olduklarını söyler . Onun için , Nur talebeleri grev , boykot , miting , gösteri yürüyüşü , şiddete dayalı protesto , silahlı direniş vb . asayişi bozucu ve anarşik nitelikli mücadele yöntemlerini kesinlikle kullanmazlar .
2-Müsbet hareket tarzının bir gereği olarak Risale-i Nur hizmeti “aksiyoner” bir hizmettir. Nur talebeleri kendi davalarının güzellikleri ile meşgul olurlar . Başkalarının meslek ve meşrebinin pislikleriyle , kötülükleriyle , yanlışlarıyla , kusurlarıyla meşgul olmazlar . Derslerinde ve sohbetlerinde iman ve Kur'ân hakikatlarından konuşur , İslam'ın güzelliklerinden söz ederler . Kendi davalarının muhabbetiyle yaşarlar . Başkalarını eleştirmek , başkalarının kötülerini konuşmakla zihinlerini meşgul etmezler , ve çok kıymetli olan vakitlerini harcamazlar . Yani agresif veya reaksiyoner değildirler . Çevrelerine hep sevgi , şefkat , merhamet , hoşgörü , diyalog gibi ulvi seciyeler ve pozitif enerji yayarlar .
3-Yine müsbet hareket tarzının bir gereği olarak ; kişilerle , olaylarla meşgul olunmaz . fikirlerle meşgul olunur . Hiç kimse muhatap alınmaz veya hasım ilan edilmez . Günahkara değil günahlara karşı olunur . Düşman : nefis ve şeytan ile dinsizlik ve ahlaksızlık akımlarıdır. Bediüzzaman “Ben imanın cereyanındayım , karşımda imansızlık cereyanı var . Başka cereyanlarla alakam yok” demektedir . Nur talebeleri sevdiklerini Allah için sevmekte ve buğz ettiklerine de Allah için buğz etmekte , şahsi polemiklere girmemektedirler .
4-Müsbet hareket tarzının başka bir tecellisi de ; devlet idarecilerinin yanlış ve kusurları ile uğraşmak yerine , doğrular anlatılmak cihetine gidilmiştir . Bediüzzaman ve Nur talebeleri gerek CHP döneminde , gerekse 1950'den sonra ki Demokrat Parti iktidarı döneminde Cumhurbaşkanı , Başbakan ve bakanlara pek çok mektuplar yazmışlar , onları suçlamak ve itham etmek yerine kendi doğrularını anlatarak ikaz etme ve uyarma cihetine gitmişlerdir .
5-siyaset yolu ile hizmet ve mücadele yöntemi kesin bir şekilde reddedilmiş , asla siyasete bulaşılmamıştır. Hatta Bediüzzaman , “Şeytanlardan ve siyasetten Allah'a sığınırım” diyerek siyaseti ve şeytanı birlikte zikretmiştir . Siyasetteki tarafgirlik hastalığı ve siyasetle iştigal edenin ihlası muhafaza edemeyeceği gerçeği ve hangi siyasi düşünceye mensup olursa olsun tüm insanların İman ve Kur'ân hakikatlarına muhtaç olduğu gerçeği , Risale-i Nur hizmetini siyasetten uzak tutmuştur .
6-Bediüzzaman , “Baki davalar , fani şahıslar üzerine bina edilmez” diyerek kendi şahsına hürmet ve iltifat istememiş , şahsi kemalat ve manevi makam peşinde olmamış ; dikkatleri kendi şahsına değil , Risale-i Nur'a ve Risale-i Nur'un şahsı manevisine yöneltmiştir. Şahısların , kusurları ile çürütülebileceğini ancak Kur'ân nuru ile Arş-ı Azam'a bağlı olan Kur'an hakikatlarının asla mağlup edilemeyeceğini anlatmıştır . Onun için Nur talebeleri , benlik , gurur , enaniyet gibi nefsin desiselerinden uzak durarak , kendilerini şahsı manevinin bir ferdi kabul ederler . Başkasının hizmetteki ihmali ve füturu , onların şevkini kırmaz , onların da ihmalkar davranmasına neden olmaz . Şahs-ı manevi gerçeği Nur hizmetini kalıcı kılmaktadır .
7-Risale-i Nur'da din ve ilimin barışık olduğu , dinsiz ilim olamayacağı , bütün hakiki ilimlerin kaynağının “marifetullah” ilmi olduğu ispatlanmıştır . Onun için Nur talebeleri devamlı uzak görüşlü , geniş ufuklu , yeniliklere , değişime ve gelişmeye açık , müsbet manada çağdaş değerlere uyumlu olmuşlardır . Mübalağasız olarak söyleyebiliriz ki ; ülkemizin en çok okuyan , en çok düşünen ve en çok fikir üreten kesimi Nur talebeleridir .
8-Risale-i Nur , akıl ve kalbe birlikte hitap eden , hem aklı hem de kalbi tatmin eden bir hizmet metodu ortaya koymaktadır . Onun için Risale-i Nur'u tanıyan ve okuyan bir Nur talebesi , mutmain olmakta ve artık asla Risale-i Nur'dan vazgeçmemektedir .
9-Risale-i Nur hizmetinde şeyh-mürşit ilişkisi ve benzeri bir hiyerarşik yapılanma ile astlık-üstlük ilişkisi yoktur . Herkes talebedir , herkes Kur'ân hizmetkarıdır , herkes kardeş ve ders arkadaşıdır .
Şeyh , hoca vb . şahısa endeksli bir hizmet olmadığı için , herkes kitabını okur , kendi birikimi , duygu dünyası ve kabiliyeti nisbetinde anlar hissesini , dersini alır . Bir meseleyi herkes tek tarzda anlayacak , algılayacak , herkes şu şekilde düşünecek , davranacak diye bir zorunluluk yoktur . Herkes kendince okur , anlar , dersini alır . Onun için Risale-i Nur hizmetinde akıl , idrak ve zihinler hürdür , şartlanma ve baskı altında değildir . Bu nedenle de hangi fıtratta , hangi duygu ve hislerde , hangi psikolojik yapı ve anlayışta olursa olsun herkes Risale-i Nur hizmetinin şahsı manevisi içinde bir yer bulabilir . Bediüzzaman bu durumu “Kur'ân'ın Cadde-i Kübrası” olarak tasvir eder . Yani hizmet caddesi çok geniştir . Herkes o caddede kendince yürüyecek bir yol bulabilir , dışarıda kalmasına gerek kalmaz.
10-İhlas düsturu : Risale-i Nur hizmetinin esası ihlastır . Hizmet ehli bir insan , yaptığı hizmetten dolayı hiç kimseden hiçbir ücret veya karşılık beklemez . Rıza-i İlahiden başka hiçbir maksat gözetilmez . Hatta cehennemden kurtulmak ve cenneti kazanmak bile ibadet ve hizmete maksat yapılmaz . Maksat sadece Rıza-i İlahi'yi kazanmak olduğu için , rekabet , bir birine kin ve adavet beslemek , husumet ve çelme takma olmaz . Tesanüd ve tam bir ittifak olur . Tam bir ihlas ile yapılan ittifak neticesinde bugün “sinerji” olarak isimlendirdiğimiz üstün bir kuvvet ortaya çıkar . Adeta 3 kişi 111 kişi kuvvetine ulaşır . Birde hizmet sırf Allah rızası için yapıldığından engeller , musibetler veya başkalarının kusuru , hizmete şevki kırmaz .
11-Uhuvvet : Risale-i Nur hizmetinde uhuvvete , İslam kardeşliğine çok fazla önem verilir. Bütün Müslümanlar kardeş kabul edilir . Çoğu zaman hizmet kardeşliğindeki bağlar ırsi kardeşlik bağlarından daha kuvvetlidir . Bu durum insana “bütün dünyaya yayılmış muazzam , büyük bir ailenin ferdi olma” duygusu verir . Gerçekten de “ Muhammed ümmetinin bir ferdi olma” çok muhteşem bir duygu . Uhuvvet düsturu , Kur'ân hizmetkarları arasında muazzam bir bağ vücuda getirir .
12-Risale-i Nur , kendi talebelerine sadakat , sebat , metanet , şecaat , muhabbet , şefkat , merhamet , tesanüd , gayret , fedakarlık , şevk ve şükr-ü mutlak gibi ulvi seciyeler kazandırır
13-İstiğna düsturu : Bediüzzaman , hayatı boyunca başkalarından hediye , bağış , zekat , yardım vb. almamış ; dost düşman hiç kimsenin minneti altına girmemiştir . Risale-i Nur hizmetini tanımayan şuursuz insanlardan hediye , bağış ve yardım almaktan talebelerini de menetmiştir .
Onun için Nur talebeleri , hizmetin finansmanı için olur olmaz şekilde bağış ve yardım toplamazlar .
14-Nur talebeleri , iman ve Kur'an hizmetini ister dünyevi olsun , ister uhrevi olsun hiçbir şeye alet etmezler . Sırf Rıza-i İlahi'yi gözeterek hizmet ederler . Hizmette başka maksatlar taşıyanlar ise , bir şekilde bunun manevi tokadını yerler .
Risale-i Nur hizmet metodunun özelliklerini daha uzunu uzadıya saymak mümkün . Bu konuyu başka bir çalışmada daha ayrıntılı değerlendirebiliriz inşallah .
Müsbet hareket tarzına sahip hizmet metodu nedeniyle her türlü psikolojik savaşa , baskı ve şiddete rağmen Risale-i Nur hizmeti bastırılamamış , sindirilememiş ve yok edilememiştir .
Risale-i Nur hizmeti her geçen gün daha fazla inkişaf etmekte ; bütün dünya genelinde çığ gibi yayılmaktadır . Bugün Risale-i Nur , kırktan fazla dünya diline tercüme edilmiş olup , dünyanın her yerinde , her köşesinde yoğun olarak okunmaktadır . Kur'an ve Hadis ten sonra , insanlık tarihinde en çok okunan kitaplardır Risale-i Nur'lar .
Günümüzde de , bir taraftan iman ve Kur'ân hizmeti hızla inkişaf ederken , diğer taraftan dinsizlik komitelerinin yapmış olduğu psikolojik savaş bütün şiddet ve dehşeti ile devam etmektedir .
Dinsizlik cephesi , yapmış oldukları psikolojik savaş ve propaganda faaliyetlerinde , en fazla dindar insanların korku duygularını hedef almaktadırlar . İnanan insanların korku damarını tahrik ederek onları endişe ve korku içerisine sokup , tedirgin ederek , sindirme , bastırma , itaat ettirme , kontrol altına alma ve pasifize etme yoluna gidilmektedirler .
Yaşadığımız hayatın gerçekleri de göstermiştir ki ; dindar insanların en zayıf , en hassas noktası korku damarıdır . Dinsizlik cephesi de , dindarların bu zayıf noktasını , korku damarını istismar ederek onları sindirmekte , bastırmakta , İslami yaşantı ve hizmetten alıkoymakta ve nemelazımcılığa sürüklemektedir .
Mesela ; şiddetli bir irtica kampanyası başlasa ; pek çok dindar insan , hemen karısının başını açtırır , camiyi ve cemaati terk eder , dini ders ve sohbetlere katılmaz , mürteci olmadığını - çağdaş olduğunu vurgulama ihtiyacı duyar , bıyıklarını keser , okuduğu gazete ve dergiyi saklar…vs. Utandığım için bunları fazla saymak istemiyorum . Ancak daha yakın geçmişte yaşadığımız 28 Şubat sürecinde , aslan gibi ortalıkta dolaşan bazı kimselerin , baskı döneminde bir anda süt dökmüş kedi gibi oluverdiklerini çok gördük . Daha neler , neler ….
Demek ki , bu korku damarı çok tehlikeli bir damardır . Korku duygusu çok dikkatli kullanılması gereken bir duygudur .
KORKU DAMARI
Laikleştirme-Batılılaştırma sürecinde , kültürel değişim projesi kapsamında , Anadolu insanına karşı sürdürülen psikolojik savaşta; “ikna yöntemleri” nden daha ziyade ; korku duygusuna yönelik propagandalara başvurulmuştur.
İman ve Kur'an cephesinde, 1925 lerden sonra ilk ve 1950'lere kadar tek ve sonraki yıllarda ise en etkin hizmet ekolü olan Risale-i Nur talebelerini; Bediüzzamandan ve Risale-i Nur'dan soğutmak, uzaklaştırmak ve hizmetten alıkoymak amacıyla, önceki bölümlerde izah edildiği gibi, hapis, işkence, mahkemelerde dolaştırma, fişleme, tecziye vs. çok değişik psikolojik şiddet uygulamaları yapılarak ; Risale-i Nur hizmeti bastırılmaya ve yok edilmeye çalışılmıştır.
Kendisi ile görüşmekten çekinen ve kendisinden uzaklaşan bazı kimseler hakkında Bediüzzaman şöyle demektedir:
“Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için, ehl-i dünyaya hoş görünmek için, benden zahiren teberi ediyorlar (çekiniyorlar) ; belki tenkid ediyorlar. Halbuki kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini ve bana karşı ictinablarını (kaçınmalarını), o ehl-i dünyaya sadakate değil, belki bir nevi riyaya, vicdansızlığına hamledip, o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar.
Bende derim: Ey ahiret dostlarım! Benim Kur'an 'a hizmetkarlığımdan teberi edip kaçmayınız. Çünkü, inşallah benden size zarar gelmez. Eğer, faraza musibet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberi ile kurtulamazsınız. O hal ile müsibete ve tokada daha ziyade istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki evhama düşüyorsunuz?” (mektubat-16.mektub)
İnsi(insan) ve cini(cin) şeytanların bazı desise ve vesveseleri ile iman ve Kur'an hizmetkarlarını hizmetten alıkoymaya, hizmetten uzaklaştırmaya çalışacaklarına dikkat çeken Bediüzzaman, din düşmanlarının kullanacağı en etkin yöntemlerden birisininde “korku damarının kullanılması” olduğunu belirtmektedir.
“İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havf (korku hissi) dir. Dessa zalimler bu korku damarından çok istifade etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafifiyeleri ve ehl-i dalaletin propagandacıları, avamın ve bilhassa ulemanın bu damarlarından çok istifade ediyorlar; korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar…çok ehemmiyetsiz evham ile, çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hatta bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer…” (mektubat/Yirmi dokuzuncu mektup)
Bediüzzaman' a göre korku duygusu , insanın yaratılışından, fitratında vardır. Korku duygusunu insanın fıtratından çıkarıp atmak, korku duygusunu yok etmek mümkün değildir. Ancak, önemli olan korkusuz olmak değil; fıtratımızda varolan, yaratıcımızın kalbimize dercetmiş, yerleştirmiş olduğu korku duygunun nasıl kullanıldığı ve nereye yonlendirildiğidir. Bu konuda Bediüzzaman;
“ İnsanın havfa (korkuya) ve muhabbete (sevgiye) alet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alaküllihal, o muhabbet ve havf, ya halka (insanlara) veya halıka (yaratıcıya) müteviccih olacak (yönelecek). Halbuki halktan havf ise elim bir beliyyedir. Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf elim bir beladır.” (sözler/24.söz)
Korkunun lügat anlamı: tehlike anında duyulan endişe, kaygı, ürküntü ve dehşet alma hali veya insanın başına gelmesini istemediği bir şeye karşı duyduğu endişe ve tedirginlik hali olarak tanımlanmaktadır.
Allah c.c insandaki korku duygusunu, hayatı korumak amacıyla yaratmıştır. İnsanın kendi hayatını zorlaştırması, kendi hayatını ızdıraplı ve çekilmez bir hale getirmesi için verilmemiştir korku duygusu. Bu gerçeği Bediüzzaman hazretleri şöyle ifade etmektedir:
“Cenab-ı Hak, havf damarını hıfz-ı hayat (hayatı korumak) için vermiş; hayatı tahrip için değil! Ve hayatı, ağır ve müşkil ve elim ve azab yapmak için vermemiştir. Havf, iki, üç, dört ihtimalden bir olsa… hatta beş, altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf, meşru olabilir.Fakat yirmi,otuz,kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek; evhamdır, hayatı azaba çevirir!” (mektubat/yirmi dokuzuncu mektub)
Bediüzzaman Hazretlerine göre, diğer bütün, duygu, his ve latifelerde olduğu gibi korku duygusunun kullanılmasında ve yönlendirilmesinde de , Peygamber Efendimizin (s.a.v) güzel ahlakı esas ve örnek alınmalıdır.Risale-i Nur'un değişik bölümlerinde izah edildiği üzere ; Resulullah (s.a.v) Efendimizin ahlakı Kur'an ahlakı olup, Kur'an 'da “Sırat-ı müstakim” yani itidal ve “orta yol” olarak tarif edilmiştir. İnsan fıtratında mevcut olan tüm kuvve lerin, duygu,his ve latifelerinin ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi bulunmaktadır. Peygamber Efendimizin (s.a.v) güzel ahlakı, fıtrattaki kuvve ve duyguların “vasat” mertebesinde kullanılmasıdır.Bu Kur'an'ın “sırat-ı mustakim” olarak tarif ettiği; yaradılış gayesine uygun olan ve Efendimizin (sav) güzel ahlakıdır. Bediüzzaman Said Nursi, işaret-ül icaz isimli eserinde bu hakikati şu şekilde izah etmektedir :
Tagayyür, inkılâp ve felâketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin, Birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye,
İkincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye,
Üçüncüsü, nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.
Lâkin, insandaki bu kuvvetlere, şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.
Meselâ, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.
İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.
Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne mânevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.

Burada ifade edildiği gibi; korku duygusunun cebanet (aşırı korkaklık), tehevvür (hiç birşeyden korkmamak) ve şecaat olmak üzere üç mertebesi bulunmaktadır. Müslüman şecaat sahibi olmalıdır. Peygamber Efendimizin(s.a.v) güzel ahlakı ve sırat-ı müstakim, korkunun “şecaat” mertebesidir.
Şecaat, Allah'ın insana dışardan gelecek saldırı ve tacizlere karşı kendisini koruması için vermiş olduğu gücü, yerinde kullanması, dini ve dünyevi hukukunu korumak için gerektiğinde ölümü göze alarak, canını bile feda ederek , haklarını koruması ancak meşru olmayan şeylere karışmamasıdır.
Cebanet ise, secaatten mahrum bir aşırı korkaklık halidir. Peygamber Efendimiz (sav) böyle bir” korkaklıktan Allah'a sığınırım” buyurmuştur. Korkak insan, hayatında vehim,vesvese ve zanlarının tesiriyle her şeyden korkar ; hem dini hemde dünyevi haklarını savunacak cesareti gösteremez. Canı, malı ve namusu tehlike altındadır. Haklarını koruyamaz. Karşısına çıkan engellere, zorluklara ve güçlüklere karşı koyamaz ve hayatta başarılı olamaz.
Tehevvür, yani maddi veya manevi hiçbir şeyden korkmamak, kendini hiçbir kayıt ile sınırlı görmemek, hiçbir otoriteye karşı itaat ve saygı duymamak , halk arasında kullanılan deyim ile kendini sorumsuz, yularsız arslan sanmak da; korku duygusunun yanlış anlaşılmasıdır ve fert ve toplum hayatı için en büyük tehlikedir. Çünkü, bütün anarşi, terör, zulüm ve istibdatların temelinde tehevvür vardır.
Ferdi ve ictimai hayatta insanın en önemli sorunlarından birisidir korku duygusunu nasıl kullanacağı ve nereye yönelteceği hususu. Bediüzzaman Hazretleri , korku duygusunun Cenab-ı Hakka yöneltilmesi gerektiğini söyler :
Bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.
Evet, Hâlık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem'asıdır. Demek havfullahta azîm bir lezzet vardır.(sözleryirmidördüncü söz).
Burada; korkunun adeta bir kamçı gibi, insanı Allah'ın sonsuz rahmetine kavuşturacak bir vasıta olduğu; insanı, geleceğe yönelik endişe, kaygı ve tedirginliği nedeniyle Allah'a sığınmaya, Allah'a iltica etmeye, Allah'a dayanmaya ve ondan himaye talep ederek Allah'ın tevfik ve inayetini kazanmaya vesile olabileceği anlatılmaktadır.
“Korku kavramı Kur'an'da havf, haşyet, rahbe, ittika gibi kelimelerle dile getirilir. Kavramı içeren ayetler korkunun nedenini ve amacını da açıklayıcı bir nitelik taşır. Buna göre müminler yalnız Allah'tan, kıyamet gününün dehşetinden, cehennem azabından korkmalıdır. (Bakara 2/212 ; Ali İmran 3/175 ; Mide 5/57). Buna karşılık söz gelimi, insanlardan (Azhab 33/37) düşman eline geçmekten (Taha 20/77), kafirlerin hile ve düzenlerinden (Taha 20/ 65-68), özetle Allah'tan başka hiçbir kimse ve nesneden korkulmamalıdır (Nahl 16/51-52). Kuranın öngördüğü bu korku, insanı pasifliğe, hareketsizliğe itme amacı gütmez. Tam tersine insanı korkunun nedenlerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmek amacı taşır. Örneğin Allah'ın gazabına, cehennem azabına neden olacak davranış ve eylemlerden sakındırır, Allah'ın emirlerine uymaya yönlendirir. Bu yöneliş kişiyi yalnızca korkuya neden olacak eylemlerden uzaklaştırmakta kalmayacak, ona gerçek anlamda olgun ve iyi bir mü'min olmanın yollarını açacaktır. Korku ile başlayan bu yöneliş, ittika ile sürerek takva ile sonuçlanacaktır.” (Ahmet Özalp / www.sorularlaislamiyet.com)
Bediüzzaman Hazretleri, insandaki duygu, his ve latifelerin sonsuz ahiret hayatına ait işlere müteveccihen verildiğine dikkat çekmektedir :
İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.
O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir…
insanlar, insana verilen cihazat-ı mâneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilâne davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve mâneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.(mektubatdokuzuncu mektup)
Korku duygusu, müspet anlamda kullanıldığı takdirde; bir taraftan, Cenab-ı Hakkın Celal sıfatlarından Cemal sıfatlarına iltica edecek, kabir azabından, kıyametin dehşetinden, haşir ve mahkem-i kübranın sıkıntı ve şiddetinden, sonsuz cehennem azabından korkarak Rabbine iltica edecek, Allah'ın emir ve yasaklarına uyarak kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmiş, cennet hayatına layık bir hal almış olacaktır. Diğer taraftan da, dünya hayatına dair dünyevi işlerinde de , korku duygusunu itidalli bir şekilde kullanarak, pozitif veya negatif aşırılıklara gitmeksizin canını, malını, namusunu, dini ve dünyevi haklarını koruyacaktır. Bu şekilde hem dünya hayatında hem de sonsuz ahiret hayatında mesut ve bahtiyar olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri saadet-i dareyne giden yolu şöyle tasvir etmektedir:
Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedirBâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.(mektubat dokuzuncu mektup)
İman ve Kur'an hizmetinde istihdam olunan Kur'an hizmetkarları için korku duygusunun nereye ve ne şekilde yöneltileceği hususu , daha da fazla önem taşımaktadır. Çünkü ; Kur'anın iman esaslarının ve Resulü (sav)nün Sünnet-i Seniyyesinin yok edilmek istendiği Ahir zamanda; Kur'ana talebe, hizmetkar ve fedai olmaya talip olmak, Kur'an hakikatlerini ve Peygamberimizin (asm) güzel ahlakını yaşamak, yaymak ve başka insanların yaşamasına da yardımcı olmak davası , çok büyük bir sorumluluk gerektirmektedir.
İslamın avuç içindeki kora benzetildiği, atarsan dininden olursun, tutarsan yanarsın, acı çekersin denildiği Ahir Zamanda , Kur'ana talebe ve hizmetkar olanlar; Sadık, Sebatkar, metin, gayretli, fedakar, cesur, şecaat sahibi, hamiyetli, basiretli, ferasetli, şefkatli, merhametli ve muhabbet sahibi olmalıdır. Ruhunda, yüce ulvi seciyeler taşımalıdır. İhlas sahibi olmalı ve Rıza-i ilahiden başka maksadı bulunmamalıdır. Hizmetinden dolayı başka kişi, kurum veya mercilerden aferin beklememelidir.
Bediüzzaman Hazretleri, iman ve Kur'an hizmetinin Cenab-ı Hakkın bir ihsanı olarak Nur talebelerinin omzuna konulduğunu belirterek, Kur'an hizmetkarlarının tam ihlas içerisinde hizmet etmelerini söylemektedir:
“ Madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid'alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumi ve kutsi bir vazife-i imaniye ve Hizmet-i Kur'aniye omzumuza İhsan-ı İlahi tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz… Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlas kuvvetine dayanmak gerekir… Amelinizde Rıza-yı ilahi olmalı. Eğer O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok…” (Lemalar / Yirmibirinci Lema)
Bediüzzaman Hazretleri, gizli din düşmanlarının , dindar insanlardaki korku damarını tahrik ederek onları sindirmeye, bastırmaya, dini yaşantıdan ve hizmetten uzaklaştırmaya yönelik psikolojik şiddet ve propaganda faaliyetlerine karşı: insanın, ancak imanını kuvvetlendirmek suretiyle bu manevi tacizin tesirinden kurtulabileceğine dikkat çekmektedir:
“Her hakiki hasenat gibi, cesaretin dahi menbai imandır, ububiyettir. Her seyyiat gibi cenabetin dahi menbai delalettir. Evet , tam münevverül kalb bir abidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki onu korkutmaz…” (Sözler / 3. Söz) “Hem Allah'tan havf eden, başkalarının kasavetli, belalı havfından kurtulur.” (24. Söz) Bediüzzaman Hazretleri , Tevhid inancının insana en büyük nokta-i istinad ve güç kaynağı olarak büyük bir manevi kuvvet kazandıracağını ; kainata ve hadiselere müsbet bir bakış açısı kazandıracağını şu vecizeleri ile ifade etmektedir :
LA İLAHE İLLALLAH da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a'dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.
VAHDEHU ; Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki: Kâinatın ekser envâıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan ,vahdehuõ kelimesinde bir melce, bir halâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani VAHDEHU mânen der:Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birOnun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.dir. Herşeyin anahtarıOnun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. (Mektubatyirminci mektup)
Bediüzzaman, Risale-i Nur talebelerinin Cenab-ı Hakkın inayeti ile hizmet ettiklerini; onun için dinsizlik komitelerinin menfi propagandalarına itibar etmemelerini ve hizmette fütur göstermemelerini söylemektedir:
“Risale-i Nur'un Şakirtlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler” (Kastamonu Lahikası)
“Kardeşlerim! Hiç merak etmeyiniz. Kat'i kanaatim geldi. Bizler bir inayet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir testi gaybi tarafından istihdam ediliyoruz…” (Emirdağ Lahikası)
Ehl-i dalaletin Kur'an hizmetkarlarının korku damarını tahrik ederek onları sindirmeye ve pasifize etmeye çalışmalarına karşı, Bediüzzaman Hazretleri Nur talebelerine şu dersi verir:
İşte, ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhâdın dalkavukları sizi korkutmakla kudsî cihad-ı mânevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz: "Biz hizbü'l-Kur'ân'ız İNNA NAHNÜ NEZZELNEZZİKRA VE İNNE LEHU LE HAFİZUNE sırrıyla, Kur'ân'ın kalesindeyiz HASBUNALLAHU VE Nİ'MEL VEKİL etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihtimalle şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz, binler zarar verecek bir yola bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz."…Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat'î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adameğer o vahşî zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar, vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşcî eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine…Hem, ey kardeşlerim, çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki, en ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir. (Mektubat yirmidokuzuncu mektup)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Sadık talebelerinden ve hizmetkarlarından merhum Zübeyir GÜNDÜZALP ağabey, Risale-i Nur talebelerinin taşımaları gereken mücadele azmini ve cihad ruhunu şöyle dile getirmektedir:
Denizler donanma, bulutlar ordu yağdırsa, kara çıldırsa bize saldırsa, bizi nurlardan, bizi bizden yine ayıramayacak, bu hizmet-i imaniye ebede kadar payidar olacaktır inşallah… Bütün zulüm ve işkencelere rağmen azim ve iradesinden, sebat ve sadakatinden zerre kadar bir şey kaybetmeyen Bediüzzaman, din düşmanlarıyla mücadelesinde bütün ömrü boyunca devam etmiş ve muzaffer olmuştur.
Biz bu beden ve bu canları ancak ve ancak Allah yolunda cihat için besleyeceğiz. İslam dini, şehamet ve hasamet ve gayret dinidir. Korkaklık ve meskenet islamiyette kabil-i te'lif değildir.
Gerek şahsi derk ve mes'elelerimiz, gerekse din düşmanlarının taarruzlarıyla griftar olduğumuz sıkıntılarımız biz Nur şakirdlerinin canlılık ve cevvaliyetini arttırır; mücadele-i diniye yolunda ihlas ve cesaret verir. Metanet ve selabetimizi ziyadeleştirir.
Binaenaleyh, şahsımıza olan gaddar hücumları affederiz. Fakat iman ve islamiyete taarruz edenleri asla affetmeyiz.
Başlıca ve en büyük hedefimiz ;Risale-i Nur'daki Kur'ani hakikatlerle, bu vatan ve millete hizmet etmektir. İslami mücadelede ve mücadelemizde imani hakikatlerle hem kendimizi, hem dindaşlarımızı teçhiz etmektir.
Cihad-ı diniye uğrunda şahsi rahatlıklarımızdan feragat ederek mutlak bir fedakarlığa çalışmaya devam edeceğiz. Evet, izzetle ölmeyi, esaret altında zilletle yaşamaya tercih edenleriz. İman ve İslamiyet yolunda, lüzumunda can ve cananımızı feda edeceğiz. Fakat canımızın canı olan hizmet-i nuriyeden ayrılmayacağız. Kolaylıkla da canımızı, o dinsizlere vermeyeceğiz. Din düşmanlarını manen öldürünceye kadar, dinsizlik cereyanlarını dağıtıncaya kadar, onların manevi vücutlarını ortadan kaldırıncaya kadar, onların manevi vücutlarını ortadan kaldırıncaya kadar çalışacağız.
Ekmeksiz yaşayabiliriz, fakat hürriyetsiz yaşayamayız. Tahkiki iman kuvvetinin kazandırdığı cesaret-i diniye ile, dinimize, milletimize reva görülen istibdat zincirlerini parçalayacağız. Bu bizim en mukaddes bir vazife-i hayatımızdır. Mukaddesatımıza alçakça taarruz eden dinsiz teşekküllerin dayandığı temelleri elmas gibi Kur'ani hakikatlarla tarumar edeceğiz. Onların gizli ve aşikar faaliyetlerini Nur-u Kur'an'ı okumak ve okutmakla akamete uğratacağız. Zira ahirzamanda cihad-ı diniye, topla tüfekle değil, ilm-i imanla olacak ve olmaktadır.g


Bu Yazı 6638 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar