KORKU DUYGUSU, PSİKOLOJİK SAVAŞ VE KUR’AN HİZMETİ
..        

Son günlerde, millet olarak yeni bir irtica kampanyası ve psikolojik şiddet dalgası ile karşı karşıya bulunuyoruz. Artık ülkemizde huzur, güven ve istikrar sağlandı, işler iyiye doğru gidiyor derken; her ne olduysa birden fırtınalar esmeye, hava bulanmaya, memleketimizin semalarını kara bulutlar kaplamaya başladı. Zihinler karıştı, gündem değişti. Huzur, güven ve istikrar havası, yerini belirsizlik, korku, endişe, güvensizlik ve istikrarsızlığa bırakmaya başladı.
Son aylarda anarşi ve terör olaylarında kayda değer bir artış meydana geldi. Ekonomi negatif dalgalanmalarla yeni bir krizin sinyallerini verdi. Sağımızdan, solumuzdan, çevremizden, her yerden vatan kurtarma iddiasında ki çeteler ortaya çıkmaya başladı. Hatta Başbakana suikast yapılacağı iddiaları dolaşmaya başladı ortalıkta. Derken Ana Muhalefet partisi Genel Başkanı laiklik karşıtı çevrelere mesaj göndererek “Cephede kazanılan Cumhuriyeti, sandıkta kaybetmeyiz” türü antidemokratik ve gerilim dolu beyanlarda bulundu. YÖK, din aleyhtarı icraatlarının ve hükümete karşı olan fevri çıkışlarının dozajını iyice artırdı. Milliyetçi-muhafazakar kimliğe sahip üniversite öğretim üyeleri hakkında çeşitli gerekçelerle soruşturmalar başlatıldı. Doktor ve yardımcı doçent statüsünde ki pek çok öğretim üyesinin hizmet sözleşmeleri yenilenmedi. Danıştay' a yapılan saldırı, İstanbul Fatih' teki İsmail Ağa Camiinde meydana gelen cinayet olayı , bazı üst düzey devlet yetkililerinin peş peşe yaptıkları “irtica tehlikesi” beyanatları , ve bazı medya kuruluşlarının yoğun biçimde başlattıkları irtica kampanyası gibi pek çok gelişme…zihnimizde “biz bu filmi daha önce defalarca seyrettik” düşüncesini uyandırıyor.
Tüm bu gelişmelerden; yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi ve milletvekili genel seçimleri öncesinde, bazı çevrelerce çok kapsamlı bir psikolojik savaş saldırısının başlatıldığı ve gün geçtikçe dozajının artırılacağı anlaşılıyor.
Bu günlerde irtica' dan bahsetmek moda. Sağcı-solcu dindar-dinsiz, yetkili-yetkisiz, etkili-etkisiz herkes bir şeyler söylüyor. Ancak dikkat ediyoruz: halka uzak olanlar, halka işi düşmeyecek olanlar, gücünü, etkisini ve yetkisini halktan almayanlar irtica tehlikesinden söz ederken; halka yakın olanlar, halka işi düşecek olanlar, etki ve yetkisini halktan alanlar “irtica tehlikesi yoktur, varsa gösterinde bizde görelim” diyorlar.
İrtica konusu Türk halkının gündemini son 100 senedir sürekli meşgul etmektedir. Tam yüzyıldır pek çok kişi, kuruluş veya gurup hakkında irticai faaliyette bulunduğu, dini siyasete alet ettiği veya laiklik karşıtı eylemde bulunduğu gerekçeleri ile işlem yapılmış; hapisler, sürgünler, işkence ve eziyetler yapılmış, insanlar mağdur edilmiş, siyasi partiler kapatılmış, ihtilaller yapılmış…Kısacası sosyal hayatın her alanını ve toplumun her kesimini etkileyecek tasarruflar yapılmıştır. Ancak bu kadar tehlikeli görülen irticanın ne olduğu 100 senedir hala tanımlanamamıştır. 1906 yılında olduğu gibi 2006 yılında da hala irticayı konuşuyor, olup-olmadığını tartışıyoruz.
İrticanın ne olduğunu, sınırlarının ne olduğunu, hangi söz veya fiilin irtica sayılıp hangilerinin irtica sayılmayacağı bu güne kadar hala tanımlanmamıştır. Hiçbir kanun maddesinde irtica somut suç olarak yer almamamaktadır. Hukukun genel prensiplerine göre Kanun'un açıkça suç saymadığı, kanunun açıkça tanımlayıp sınırlarını belirlemediği bir söz veya eylemden dolayı hiç kimse suçlanamayacağı halde; bu güne kadar yapılan gayr-ı hukuki tasarruflarla pek çok kişi veya grup töhmet altında bırakılmış ve mağdur edilmiştir.
Acaba irticayı tanımlayıp, sınırlarını belirlemek tam 100 senedir yapılamayacak kadar zor veya imkansız bir şeymidir? Hayır, elbette zor veya imkansız değil.
İrtica tehlikesinden yakınanlar, irticanın ülkeyi tehdit ettiğini, laikliğin elden gittiğini söyleyenler, irtica kampanyalarını düzenleyen ve destek verenler; irticanın tanımlanmasını, sınırlarının belirlenmesini ve kanun maddelerinde somut suç olarak yer almasını kesinlikle istemiyorlar. Bundan sonra da asla istemeyecekler. Çünkü, irticanın kanunda açıkça tarif edilmesi ve sınırlarının belirlenmesi onu bir şantaj aleti ve baskı unsuru olmaktan çıkarır.
Maalesef ülkemizde, irtica kampanyaları, halka karşı bir psikolojik savaş aracı ve propaganda vasıtası olarak kullanılmaktadır. Yakın tarihimizi incelediğimiz zaman; irtica tehlikesi, dini siyasete alet etmek, laiklik elden gidiyor vb. türdeki söylemlerin çeşitli güç odakları tarafından sürdürülen psikolojik savaşın planlı birer propaganda kampanyası olduğunu görürüz. İrtica kampanyaları , milletin ensesinde Demokles'in kılıncı gibi bir baskı, tehdit ve sindirme vasıtası olarak kullanılmıştır.
Gerek Türkiye'yi kendi kontrolleri altına almak isteyen dış güç odakları ; gerekse ülke içinde İttihad ve Terakki Cemiyetinin iktidarından bu yana gerçek iktidarı, saltanatı , yani kamu gücünü elinde bulunduran ve kendilerini üstün vasıflı insanlar olarak algılayan elitçi bir güruh , kendi saltanatlarını , sahip oldukları güç ve otoritelerini, devlet ve millet hayatı üzerinde ki etkinlik ve kontrol kabiliyetlerini sürdürebilmek için , çeşitli toplum kesimlerine karşı planlı ve kapsamlı bir psikolojik savaş yürütmekte ve manevi baskı uygulamaktadır. İrtica kampanyaları da ; insanların fıtraten sahip oldukları “korku duyguları'' baskı altına alınarak, sosyal ve siyasal hayatı yönlendirme ve kontrol etme amacına yönelik propaganda faaliyetleridir.

PSİKOLOJİK SAVAŞ

Psikolojik savaş; çeşitli baskı veya ikna yöntemleri kullanarak insanların ruh haline etki etmek suretiyle kontrol altına almak, pasifize etmek, yönlendirmek ve arzu edilen yönde komuoyu oluşturarak fert veya toplum psikolojisini şekillendirmektir.
Psikolojik savaşın hedefi, muhatap da korku, dehşet, ümitsizlik, gelecek kaygısı, yorgunluk ve çaresizlik duyguları uyandırarak onu kendi etkisi altına almak ve kontrol etmektir.
Psikolojik savaş başka bir ülkenin halkına karşı yapabileceği gibi, ülke içinde çeşitli sosyal gruplara, kitlelere hatta tüm ülke halkına karşıda yapılabilir.
Psikolojik savaşın amaç ve hedefleri genellikle şunlardır:
1-Muhatabın siyasi, ekonomik, sosyal ve moral bakımından zaafları kullanılarak mücadele gücünün zayıflatılması,
2-Muhatabın düşünce, heyecan , eğilim ve davranışları üzerine etki edilerek; direniş ve mücadele azmini kırmak, moralini bozarak manevi çöküntüye uğratmak ve korku duygusu uyandırarak mücadele cesaretini kırmak.
3-Toplumda itaat duygularını arttırmak
4-Kamu oyunu yanıltarak istenilen istikamete yöneltmek, kamu oyu oluşturmak
5-Halk ile yönetimin arasını açarak, kopukluk ve bunalım yaratmak, güvensizlik oluşturmak,ülkede istikrar ortamını bozmak,
6-Arzu edilen istikamete kültür, inanç ve ahlak değişimini sağlamak
“Psikolojik savaşın silahları: propaganda, eğitim ve provakosyondur. Cephanesi: söz, yazı, resim, broşür ve e-posta şeklindeki bilgidir. Amacı: insanları ikna etmek ve onları değiştirmektir. Yöntemi de; beyin yıkama dır.”
Propaganda; bir topluluğun düşüncelerini, duygularını, davranışlarını, tavır ve hareketlerini etki altında tutmak ve onları değiştirmek amacıyla yayınlanan bilgi, belge, doktrin ve görüşlerdir.
Propaganda Türleri:
1-Beyaz Propaganda: kaynagı belli olan ve açıktan yapılan, doğruluğa önem veren ve şeffaf olan, güven sağlamaya yönelik propagandadır.
2-Gri propaganda:Kaynağı belli olmayan, doğruluğu ispatlanamayan, rivayetlere dayandırılan, yalan veya doğruluğu tespit edilemeyen, insanlar üzerinde propaganda hissi uyandırmayan propaganda türüdür.
3-Kara propaganda:Kaynak belirlidir, ancak başka kaynaklardan çıkıyormuş gibi gösterilir. Hile, entrika, yalan, iftira, fitne, fesat, sahte delil gibi unsurlar kullanılır. Gizlilik esas alınır. Gerçekleri değiştirmeyi, inançları sarsmayı ve kamu oyunu karıştırmayı amaç alır. Düşmanlık duygularını arttırır. Tesirli olması ve geri tepmemesi için kaynak gizli kalmalıdır.
4-Silahlı Propaganda: Terör örgütlerinin kullandıkları yöntemdir.
5-Karma Propaganda: Çıkarları birbiriyle örtüşen gruplar, propaganda türlerini birlikte kullanırlar.
Ülke İçinde Uygulanan Psikolojik Savaş Türleri :
1-Beşinci Kol Faaliyetleri:
Beşinci kol faaliyetlerinde, ülkenin geçmişinde var olan manevi dinamikleri gözden düşürmek ve toplumu başka milletlerin kültürel değerlerine hayran bırakmak amaçlanır. Toplumda aşağılık duygusu uyandırılır. Ahlak, inanç, kahramanlık, vatanseverlik gibi değerler gözden düşürülür.Cinsel özgürlük, ilericilik, çağdaşlık gibi sloganlar çok sık kullanılır.Var olan eğlence kültürü değiştirilmeye çalışılır.Başka toplumları taklit başlar.
2. Kontrollü Gerilim Stratejisi:
Toplumun bir kesimi şüpheli ve tehlikeli olarak etiketlenir. Güvenlik kuvvetleri bu kesimdeki kişileri fişler. Daha sonra provokasyon da dahil olmak üzere çeşitli psikolojik savaş yöntemleri ile suç işlettirilmeye çalışılır. Kişinin temel hak ve hürriyetine kısıtlamalar getirilir, mağdur edilir. Mağdur tepki verince de “bakın işte görüyorsunuz, kamu düzenini bozuyor.” Denilerek suçlanır.
3. Fil Yöntemi:
Fil her gün aynı yoldan geçermiş. Fil avcıları yola tuzak kurarak onu çukura düşürürler. Siyah elbise ile gelip fili iyice döverler. Birkaç gün sonra da beyaz elbise ile gelerek fili kurtarırlarmış. Fil de artık avcıları kurtarıcı olarak görürmüş.
Yani buradaki yöntem; toplumu bunalıma sok, sonra kurtar ve kendine bağla taktiğidir.
4. Psikolojik Taciz (Mobbing):
Sistematik şekilde baskı yapmaktır. Aileden ülke yönetimine kadar her yerde sistematik baskı ile insanlar pasifize edilir ve kolay yönetilir hale getirilir.
Sistemli yapılan psikolojik saldırı, insanların ruh halini olumsuz yönde etkiler. Her an başına sevimsiz bir şeylerin gelebileceği endişesi ile güvensizlik ve karamsarlık içinde yaşamaya başlar.

TÜRKİYE'DE PİSİKOLOJİK SAVAŞIN TARİHİ GELİŞİMİ

Türk milleti, onuncu yüzyılda Müslüman olduktan sonra ferdi ve toplumsal hayatta İslami kuralları benimsemeyerek; hem milli kültürünü, hemde toplum ve devlet hayatını Kur'an ve Sünnet hükümlerine göre dizayn etti. Milli kimlik, İslam potasında eritilerek, adeta Türk ve Müslüman kavramları aynileştirildi. Türk ve Müslüman kelimeleri aynı manaya gelir oldu.
Modern Türkiye'nin Doğuşu kitabının yazarı Bernard Levis, bu durumu şöyle ifade etmektedir:
“Ortaçağ Avrupa'sında yeni Müslüman olan birisine falanca kişi Türk olmuş denirdi. İslam ülkesinde ise hangi Türk'e milliyetini sorsanız “Müslümanım” derdi.” Türk milletinin sosyal, kültürel, ekonomik yaşamı İslam'a göre şekillenmiş ve milli kimliği İslam ile mezc olmuştu. Ayrıca ferdi hayatta “Allahın Rızasını kazanabilme” arzusu, hayatın en önemli gayesi olarak kabul edilirken; devlet hayatında da İ'lâ-i Kelimetullah yani Allahın isminin yeryüzüne yayılması gayesi, milli hedef ve en önemli milli politika yapılmıştı.
1299 da Söğüt ve Domaniç yöresinde küçük bir beylik konumunda olan Osmanlı, iyi teşkilatlanması, üstün stratejiler geliştirmesi ve sürekli büyük hedefler peşinde koşturması nedeniyle çok kısa sürede büyüdü, gelişti, genişledi ve insanlık tarihinin en büyük bürokratik devletlerinden birisi haline geldi. Askeri iç ve dış güvenlik, sağlık, eğitim, adalet, sosyal münasebetler, iktisadi hayat vb. her alanda kurumsallaşarak mükemmel işleyen bir teşkilat yapısı oluşturuldu.
Osmanlı Devleti, millet kavramını da Müslümanlık üzerine bina etti. Hangi soy veya ırktan olursa olsun tüm Müslümanları Devletin asıl vatandaşı kabul etti. Müslüman olmayan ahali ise “gayri müslim” ûnvanı ile azınlık olarak kabul edildi.
İslam Dini'ne hizmet ve İ'lâ-i Kelimetullah amacı daima canlı tutuldu. Eğitime çok önem verildi. Dünyanın en disiplinli ve en iyi donanımlı ordusu kuruldu. Sosyal ve ekonomik hayat iyi dizayn edildi. Adaletin uygulanmasına ve yaygınlaştırılmasına , ferdi hukukun korunmasına büyük özen gösterildi… Ve neticede muhteşem Osmanlı-İslam medeniyeti vücuda geldi.
Ancak 18.yy. dan itibaren muhteşem Osmanlı Medeniyetini vücuda getiren kurumsal yapının ve ahlaki değerlerin yozlaşmaya başladığını, Devletin bir duraklama ve gerileme sürecine girdiğini görüyoruz. Bu dönem, Avrupa'nın Rönesans ve reform hareketlerinden sonra hızlı bir sanayileşme ve ekonomik gelişme sürecine girdiği dönemdir.
Ondokuzuncu yüz yılın sonlarına ve yirminci yüz yılın başlarına gelindiğinde ortaya çıkan manzara; Başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri ile Amerika ve Japonya sanayi devrimini gerçekleştirmişler, ekonomik, teknolojik ve askeri alanda çok büyük ilerlemeler sağlayarak kalkınmışlar ve güçlü bir Batı medeniyeti oluşturmuşlardır. Osmanlı Devleti dışındaki bütün İslam ülkeleri, çeşitli Avrupa devletlerinin hegomanyası altında, sömürge konumundadır. Osmanlı Devleti ise; Avrupa'nın sanayileşme sürecinin dışında kalmış; ilmi, teknolojik, ekonomik ve askeri gelişmeleri yakalayamamış; peş peşe kaybedilen savaşlarla ordusu bitap, halkı perişan ve ülkesi viran olmuş bir haldedir. Ülkede yokluk, kıtlık, açlık ve sefalet vardır. Devlet dış borç batağında çırpınmaktadır. Ekonomik hayat iflas etmiş, bitmiş bir haldedir. Ordu yorgun, bitkin ve çok ilkel donanımlıdır. Eğitim müesseseleri yozlaşmış, ilim-irfan üretemez hale gelmiştir. Adalet mekanizması da yozlaşmalardan nasibini almıştır. Ülkede huzur, güven ve istikrar kaybolmuştur. Müslüman ahalinin perişanlığına karşın ; özellikle Yahudi ve Rum azınlıklar her geçen gün ekonomik ve siyasi yönden daha da güçlenmekte, kamuoyu ve Devlet yönetimi üzerindeki etkinliklerini daha da arttırmaktadırlar.
Çok geçte olsa Osmanlı aydını ülkeyi bekleyen kötü akıbeti görmüştü. Gerileme ve çöküşün durdurulması, iktisadi ve teknolojik kalkınmanın gerçekleştirilmesi amacıyla farklı düşünce akımları ve cemiyetler ortaya çıkmaya başladı. Herkes kendince çöküşü durduracak, kalkınmayı(terakkiyi) sağlayacak reçeteler üretmeye başladı. Çok çeşitli ve farklı olan bu düşünce akımlarını iki genel grupta toplamak mümkündür. Birincisi; o dönemde İslamcılar olarak nitelendirilen, muhafazakar grup. Bunlar İslamın iman ve ahlaki değerlerinden uzaklaşıldığı için yozlaşma olduğunu ve ülkenin geri kaldığını; terakkinin de ancak İslami değerlerin yaşatılması ile mümkün olabileceğini ifade ediyorlardı.
İkincisi ise; kendilerini “Yenilikçiler” olarak tanımlayan, çok değişik fikirlere sahip olmakla birlikte Padişaha ve mevcut yönetime muhalefet paydasında bir araya gelen ve Jön Türkler olarak isimlendirilen gruplardır.
Bu iki grup arasındaki en önemli tartışmalardan birisi “hamiyet” konusunda idi. Yani çöküşü durdurmak ve kalkınmayı sağlamak için insanlar hangi duygularla motive edilecek ve ilerlemeye sevk edilecekti. Derlenip-toparlanmanın, ekonomik ve teknolojik kalkınmanın muharrik unsuru olarak dini duygular mı yoksa milli duygular mı teşvik edilip kullanılacaktı. Kısacası ; olay Din mi? Milliyet mi? tartışmasına odaklaşmıştı.
Jön Türkler, “ Avrupa kilisenin istibdadından kurtuldu, fert, toplum ve devlet hayatında sekülerizmi tercih etti, ulus-devlet oldu, dinden uzaklaştı. Böylece gelişti, ilerledi ve kalkındı. Biz de dinin sosyal hayat ve devlet üzerindeki etkinliğini sona erdirir, seküler (laik) bir yaşam tarzını seçersek, Ulus-devlet kurup, insanların ırki/milli duygularını kamçılarsak gelişir kalkınırız. Bizi geri bırakan dini kurallardan uzaklaşmalıyız…” diyorlardı. Yani devlet ve toplum hayatında “hamiyet-i milliyenin” etkin olmasını istiyorlardı.
İslam taraftarı muhafazakar kesimler ise; “ hamiyet-i milliye ülkenin parçalanmasını daha da hızlandırır. Irkçılık bölünmeye ve güç kaybına yol açar. Bizi İslam dini geri bırakmadı. Tam tersine İslami değerlerden uzaklaşıldığı için yozlaşma ve gerileme oldu. İslama uygun yaşandığı dönemlerde devlet gelişti, toplumun huzur, güven ve refahı arttı. Değişik ırklara mensup insanlar ancak İslam kardeşliği ile bir arada tutulabilir. Asya insanı romantik ve duygusal olduğu için ancak dini duygular ile teşvik ve motive edilebilir. Onun için fert ve toplum hayatının da kalkınmanın muharrik unsuru olarak “hamiyet-i diniye” etkin unsur olmalıdır “ diyorlardı.
Jön Türklerin görüşleri de kendi içlerinde farklılıklar taşıyordu: Batıcılar diye isimlendirilen bir kesim, Osmanlı ve İslam'a ait bütün değerlerin terk edilerek tamamen Batı değerlerinin benimsenmesini, günlük yaşam, ferdi hayat ve sosyal ilişkilerde de Batılı değerlerin kabul edilmesini; ferdi ve toplumsal hayatta tamamen seküler bir yaşam tarzının uygulanmasını, dini değerlerin terk edilmesini istiyorlardı. Türkçüler ise; dini değerlere büsbütün karşı olmamakla birlikte, sekülerizmi onlarda kabul ediyor ; fakat asıl düşünce olarak Türk ırkına dayalı bir devlet yapısı oluşturulmasını istiyorlardı. Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar nasıl ki isyan edip Osmanlı hakimiyetinden kurtuldular ve kendi devletlerini kurdular,aynı şekilde Türkler de kendi milli devletlerini kurmalıydı.
Bazı kesimler ise; dini tamamen terk etmeyelim , ancak çağdaşlığa engel olamayacak şekilde dini kuralları ve dini yaşamı yeniden düzenleyelim ,dinde reform yapalım diyorlardı
Jön Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti vasıtasıyla 1913'e kadar kısmen; 1913 1918 arasında ise tamamen Devlet yönetimine hakim oldular.
1908 yılından sonra, Bediüzzaman Said Nursi'nin de Osmanlı fikir hayatına aktif olarak katıldığını görüyoruz. Doğunun kurtuluş reçetesi olarak gördüğü “Medreset-üz Zehra” projesini hayata geçirmek amacıyla geldiği İstanbul'da, çok aktif ve yoğun bir dönem yaşar. İstanbul'daki Doğu kökenli vatandaşlar ve muhafazakâr aydınlar üzerinde büyük bir nüfuz ve tesir gücü vardır. Meşrutiyetin ilanını ve hürriyeti İslam dini namına destekler. Milletin hürriyete sahip çıkmasını, korumasını ister. Ancak ona göre Meşrutiyet ve hürriyet Kur'an Hükümleri dairesinde ve şer'i esaslara uygun olmalıdır. Kur'ana uygun meşru bir hürriyet ortamı kalkınmanın en önemli unsurudur.
İlim erbabı ile fikir münazaraları yapar. Çeşitli halk kesimleri ile sohbetler eder, gazetelerde makaleler yayınlar, camilerde ve meydanlarda nutuklar irad eder, devlet erkanı ile görüşmeler yapar. Çöküşü , kanayan yarayı durduracak, İslam Aleminin yeniden dirilişini, terakkisini sağlayacak reçeteler gösterir.
Osmanlı fikir hayatında çok aktif ve etkili bir konumdadır. Beyanatları ve makaleleri her kesim tarafından dikkatle izlenir, ilgi alaka doğurur, tesir meydana getirir. İslama taraftar kesimler onun hizmetinden son derece memnun olunurken, dine karşı olan çevreler ondan son derce rahatsızdır.
31 Mart hadiseleri bahane edilerek, idam veya hapis edilmek istenir. Şeriat taraftarı olduğu suçlamasıyla muhakeme edildiği mahkeme de, mahkeme heyetinin , “Sen de şeriat istemişsin ? ” suçlamasına karşı ;
-“Şeriatın bir hakikat bin ruhum olsa feda etmeye hazırım! Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil…! “cevabını verir.
Mahkeme heyetinin “İttihad-ı Muahmmediye Cemiyetine dahilmişsin?” Sorusuna da;
-“Maal iftihar! En küçük efradındanım…”
cevabını verir ve muhakeme heyetine karşı fikirlerini savunur. Hürriyet getirmek bahanesiyle iktidara gelen Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin , siyaseti dinsizliğe alet ettiklerini ve memlekette istibdat niteliği taşıyan uygulamalar yaptıklarını anlatır.
İdam edilmek için götürüldüğü mahkemeden beraat kararı ile çıkar .Ama o yinede yapılan hukuk dışı zulüm ve uygulamalara tepki sini dile getirerek “zalimler için yaşasın cehennem !”diye bağırır.
Bediüzzaman'a göre bizi geri bırakan, kalkınmamayı engelleyen ve ülkeyi çöküş sürecine götüren üç önemli toplumsal hastalığımız vardır: Bunlar : “Cehalet” ; ”Zaruret”
yani fakirlik ve tasarruf ve sermaye yetersizliği, yoksulluk ve işsizlik ile ;”nifak” yani ülkenin birlik ve bütünlüğüne yönelik iç ve dış fitne, fesat, nifak ve bölücülük teşebbüsleridir. Ülkeyi geri bırakan bu üç düşmana karşıda , “sanat, yani kalifiye , nitelikli iş gücü ile üretim yapmak ; “marifet” / eğitim ; ve “ittifak” yani milleti vücuda getiren sosyal bağları kuvvetlendirerek birlik ve bütünlüğün muhafaza edilmesi olmak üzere üç müsbet silahla mücadele etmeliyiz .(Divan-ı Harbi Örfi )
Bediüzzaman Sait Nursi, Avrupa maddeten ilerleyip kalkınırken , İslam aleminin geri kalış sebeplerini, Müslümanların sahip olduğu altı tane hastalığa bağlar. Bu hastalıklar;
1- Ye'sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi,
2-Sıdkın (doğruluğun)hayat-ı İçtimaiye-i Siyasiyede ölmesi. (Yani sosyal ve siyasal hayatta dürüstlüğün kaybolması).
3-Adavete muhabbet.(Yani kin ve düşmanlık duygularının ferdi ve toplumsal hayatta yaygınlaşması).
4-Ehl-i İmanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek. (Müslümanları birbirine bağlayan en güçlü etken olan İslam kardeşliğinin yerine ırkçılığın ikame edilmesi).
5-Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden ( yayılan) istibdat. (Yani ferdi ve toplumsal hayatta hürriyetin olmaması. İnsanların baskı ve zulüm altında ezilerek pasifize edilmesi, nemelazımcı hale getirilmesi, düşünen, araştıran, üreten fertler yerine; İtaat kültürünün hakim kılınması).
6-Menfaat-i Şahsiyesine himmeti hasretmek. (Yani insanların sadece kendi şahsi menfaatlerini düşünür, sadece kendi çıkarları peşinde koşar hale gelmesi )
Bediüzzaman'a göre İslam Aleminin bu altı hastalığının ilacı ise Kur'an Eczanesinde mevcuttur. Bunlar;
1- “El-emel” Yani, rahmet-i ilahiyeden kuvvetli ümit beslemek. (Karamsarlığa kapılmadan daima ümitvar olmak).
2- İslam ülkelerinin, özelliklede Türkler ile Arapların yeisi bırakıp tesanüd ve ittifak içerisinde birlikte hareket etmeleri.
3- Hayat-ı içtimaiyemizin esası olan Sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevi hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.
4- Muhabbete muhabbet, husumete husumet. (Yani sevgi duygusunun fert ve toplum hayatında yaygınlaştırılması; kin, adavet ve düşmanlık duygularının ise yok edilmesi.).
5- İslam kardeşliğinin yaygınlaştırılması ve İslam birliğinin tesis edilmesi. Müslüman ülkelerin birlikte hareket edebilmeleri.
6- Meşveret-i Seriye ve Şura dır. (Yani istişare müessesesinin yaygınlaştırılması ile şura/meclis sisteminin hayata geçirilmesi).

Bediüzzaman Said Nursi, I.Dünya savaşında Doğu Anadolu da gönüllü milis albayı olarak talebeleri ile birlikte Ermenilere ve Ruslara karşı savaşır ve önemli başarılar elde eder. Ancak Bitlis'te Ruslarla girilen bir çatışmada yaralanarak esir düşer ve Rusya'ya götürülür. Rusya'daki esir kampından kaçarak Almanya üzerinden tekrar İstanbul'a gelir. 1918 den sonra işgal altındaki İstanbul'da İngilizlere karşı mücadele ederek ; halkı, işgale karşı uyandırmaya çalışır. Daha sonra , Anadolu'daki milli mücadeleyi ve kurtuluş savaşını destekler. Osmanlı Şeyhülislamının, milli mücadele aleyhindeki fetvalarının şer'an caiz ve geçerli olamayacağını ilmen ispat ve neşrederek ; doğabilecek yanlışlıkları ve sıkıntıları engeller.
Kurtuluş savaşının devam ettiği yıllarda , Avrupa devletlerinin İslam Alemine yönelik politikaları da büyük önem arz etmektedir. O yıllar da bütün İslam ülkeleri Avrupa devletlerinin sömürgesi halindedir. Ancak İslam Aleminde Türkiye'ye karşı derin bir sevgi ve sempati vardır. Çünkü ; Osmanlı, bağımsız kalan son İslam ülkesidir. Ayrıca 1000 yıldır İslama bayraktarlık yapmış, İ'la-i Kelimetullah davasını omzunda taşımış ; Müslümanların hamisi ve ağabeyi rolünü oynamıştı. Avrupa devletleri, İslam ülkelerini kontrol altında tutabilmek ve sömürgelerini sürdürebilmek için şu politikaları uygulamaya koymuşlardı:
1- Müslümanları dinden uzaklaştırmak ; Kur'an a ve Hz. Peygambere yabancılaştırmak suretiyle dini kimliklerini,İslami şuurlarını, direnme kabiliyetlerini yok etmek , İslam kültürü yerine bir sömürge-itaat kültürü oluşturmak.
İngiltere Sömürgeler Bakanı, İngiliz Parlamentosunda yaptığı bir konuşmada, eline Kur'an-ı Kerim'i alarak ve göstererek; “Bu Kur'an, Müslümanların elinde oldukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmamalıyız, bu Kur'an'ı onların elinden kaldırmalıyız (almalıyız); yahut Müslümanları Kur'an dan soğutmalıyız.” diyordu.
Batılılar, bu günde hala “Kur'an'ı Müslümanların elinden alma, yahut Müslümanları Kur'an dan soğutma” politikasını yoğun olarak uygulanmaktadır. Kur'an'ı Müslümanların elinden alamadılar ; ama Müslümanları Kur'an dan soğutmak için her türlü yolu denemeye, her şeyi yapmaya devam ediyorlar.
2- Türkiye aleyhtarı propagandalar ile , İslam Aleminin Türk milletine ve Türkiye'ye karşı duymuş olduğu derin sevgi ve saygıyı öldürerek ; hem Türkiye'yi uluslar arası alanda yalnızlığa itmek, hem de Türkiye'nin İslam ülkeleri üzerindeki nüfuzunu kırmak ve tesir gücünü yok etmek.
3- Türkiye'yi bölmek, parçalamak, zayıflatmak, gücü ve tesiri olmayan etkisiz bir konuma getirerek kontrol altına almak ve bir çeşit sömürge yapmak.
4- Türk milletinin sahip olduğu İslam kültürü ile Kur'an'a ve Hz. Peygamberin Sünnet-i Seniyyesine olan bağlılığını, İslam ahlakını dejenere ederek milli ve manevi değerlerini yozlaştırmak. İnsanları kimliksizleştirmek. Milletin sahip olduğu tarihi misyonu yok etmek. İslam Alemine lider olma ve İ'la-i Kelimetullah gayesi için mücadele etme şuurunu öldürmek. Kısacası ; Müslüman-Türk milletini, Hristiyan Batı dünyası için bir tehdit unsuru olmaktan ebediyen çıkarmak. Bunun içinde hem Türk milletine karşı kapsamlı bir psikolojik savaşın başlatılması, hem de Türkiye'deki azınlıklar ile, dine soğuk bakan Seküler düşünceye sahip akımların desteklenmesi ve güçlendirilmesi yoluna gidilmiştir.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE PSİKOLOJİK SAVAŞ

Kurtuluş Savaşında, bütün millet tek yürek olmuş, genciyle ihtiyarıyla, kadınıyla erkeğiyle, köylüsüyle kentlisiyle, işçisiyle tüccarıyla, cahiliyle aydınıyla hep birlikte omuz omuza verilerek milli mücadele kazanılmış ve milli istiklal korunmuştu.
23 Nisan 1920' de kurulan Büyük Millet Meclisi, ülkenin yönetimini icra ediyordu. Birinci Meclisteki millet vekili profili, çok çeşitli ve zengin bir yapı arz ediyordu. Ülkenin her yerinden, toplumun değişik kesimlerinden, değişik ekonomik düzeylerde ve değişik fikirlerde temsilciler bulunuyordu. Adeta Anadolu halkının yansıması gibiydi. Birinci Meclis 'de Esnaflar, çiftçiler, din görevlileri, alimler, komutanlar… vs.değişik meslek mensupları ve çeşitli düşüncelere sahip milletvekilleri mevcuttur.
Meclis Başkanlığına hakim olan ekip, ulusalcı ve seküler bir dünya görüşüne sahip idi. Jön Türk'lerin devamı niteliğindeki bu ekip, August Comte'nin pozitivist felsefesinin etkisinde idiler. Ve ülkenin kalkınması için dinin sosyal hayattaki tesirinin kaldırılarak, ferdi ve sosyal hayatta Avrupa kültürünün ve yaşam tarzının benimsenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Ayrıca dinde reform yapılarak ; sosyal, siyasal ve ekonomik hayata etkisi olmayan, şekil olarak da kiliselere benzeyen bir dini yapılanma arzu ediyorlardı. Ancak Anadolu insanının İslam'a olan bağlılığı ve Meclisin homojen yapısı, başlangıçta bu tür reformlar için elverişli değildi. Onun için de tedrici olarak aşama aşama reformların (devrimlerin) hayata geçirilmesi planlandı.
Mustafa Kemal, Bediüzzaman Said Nursi'nin cesaretini, ilmi kifayetini, muhafazakar aydınlar ile halk üzerindeki nüfuzunu ; gerek I. Dünya Savaşı ve gerekse Milli Mücadele yıllarında yapmış olduğu kahramanlık dolu destansı mücadelelerini çok iyi biliyordu. Onun içinde böyle bir “Değeri” kendi yanında, kendi safında ve kontrolü altında tutmak istiyordu. Bu nedenle Bediüzzamanı üç defa Ankara'ya davet etti. Eski Van Valisi Tahir Paşanın da aracı olmasıyla üçüncü davette, 1922 yılında Bediüzzaman Büyük Millet Meclisinin resmi davetlisi ve konuğu olarak İstanbul'dan Ankara'ya gitti.
Bediüzzaman, Ankara'da Meclisin “Resmi Hoş geldin Merasimi” ile ve milletvekillerinin alkışları ile karşılanır. Ancak, Ankara'da umduğu ve beklediği havayı bulamaz. Meclis 'te dine karşı büyük bir lakaytlık bulunduğunu ve Batılılaşmak, çağdaşlaşmak ve bahanesiyle şeair-i İslamiye'ye karşı bir soğukluk bulunduğunu görür. Özellikle de milletvekillerinin namaz ve diğer ibadetlere karşı olan lakaytlık ve duyarsızlığından çok rahatsız olur, üzülür. Bu nedenle ; Meclisin dine lakayt kalmaması, şeair-i İslamiye'ye sahip çıkılması ve bilhassa namaza müdavim olmanın lüzum ve önemine dair bir beyanname neşrederek bütün milletvekillerine dağıtır. Bu beyannameden sonra yaklaşık 60 milletvekili namaz kılmaya başlar.
Mustafa Kemal, gerek neşredilen beyannamenin muhtevasından, gerekse 60' tan fazla milletvekilinin namaza başlamış olmasından çok rahatsız olur. (Not: Beyanname metni Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatından okunabilir)
Birgün mecliste milletvekillerinin arasında Mustafa Kemal ile Bediüzzaman arasında şu tartışma geçer:
Mustafa Kemal, “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz.” der. Bu söz üzerine Bediüzzaman'da ; “Paşa Paşa! İslam'da imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduddur” der. Bunun üzerine Mustafa Kemal Bediüzzaman'ın gönlünü almaya yönelik bir şeyler söyleyerek oradan ayrılır.
Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a çok parlak teklifler sunarak Devlet görevi almasını teklif eder. Milletvekilliği, Şark Umumi Vaizliği, Köşk Tahsisi, yüksek maaş tahsisi gibi geri çevrilmesi zor olan cazip imkanlar sunularak Devlet görevlisi olması istenir. Bu tekliflerle aslında “herkesin bir fiyatı” vardır anlayışı ile Bediüzzaman'ın kontrol altına alınması ve kullanılması planlanıyordu. Ancak hiçbir minnet ve tahakküm altına girmeyi fıtraten kabullenemeyen Bediüzzaman , bütün bu parlak tekliflere hiç itibar bile etmedi. Çünkü O, daima “ minnet altında yaşamaktansa, zillet altında ölmeyi tercih ederim” , “ben ekmeksiz yaşarım, fakat hürriyetsiz yaşayamam” diyordu.
Bediüzzaman Said Nursi, Ankara'ya yapmış olduğu bu ziyaret ve Meclisteki diyalogları sırasında çok önemli tesbitlerde bulunur:
Bir defa: Ankara'da, dine soğuk bakan ve dinin fert ve toplum hayatındaki tesirini kaldırmayı planlayan, seküler zihniyete sahip ve halka Batının hayat tarzını kabul ettirmeyi amaçlayan bir ekip mevcuttur. Ortada müthiş bir siyasi deha mevcuttur. Bu ekip , faaliyetlerini planlı, programlı, tedricen ve ustaca yürütmektedir. Bu müthiş siyasi dehaya karşı siyasi yoldan mücadele ederek başa çıkmak mümkün değildir.
Diğer taraftan, dine karşı olmayan, Batılılaşma taraftarı ve seküler zihniyet sahibi olmayan milletvekilleri ile asker sivil bürokratlarda ise ; dine karşı büyük bir lakaytlık, ilgisizlik, duyarsızlık ve basiretsizlik mevcuttur. Din aleyhine yapılacak tasarrufları fark edecek, gerekli tepkiyi gösterecek feraset ve basiret ehli hamiyetperverler bulunmamaktadır.
Bediüzzaman'ın yapmış olduğu üçüncü önemli tesbiti de şudur: Anadolu insanının %99'u müslümandır. Ancak insanlar İslami şuurdan ve Kur'an hakikatlarından uzak, taklidi bir imana sahiptir. Anne babasından, çevresinden gördüğü için, Müslüman bir beldede doğduğu için Müslümandır. İman za'fiyeti vardır. Kur' an ve sünnet çizgisinden uzaklaşılmış, hurafelerle, israiliyat ve hikayelerle dolu, şuursuz ve adeta gelenekselleştirilmiş bir dini hayat mevcuttur. İslam'a tavassub derecesinde bağlılık, ama İslami şuurdan uzak bir hayat tarzı mevcuttur. Ayrıca toplumun basiret gözü körleşmiş, duyarsızlık ve nemelazımcılık yaygınlaşmış haldedir. En azılı düşmanlarını bile fark edemeyecek, göremeyecek haldedir. Böyle bir mü'min profilinin , akıl ve bilim namına dini değerleri reddeden, inkarcı pozitivist ve materyalist akımlar karşısında dinini savunabilmesi ve imanını koruyabilmesi mümkün değildir. Ayrıca kültürel dejenerasyonlara karşı ahlaki yozlaşmadan korunması da imkansızdır.
Bediüzzaman, bu yeni durum ve İslam'a yönelik yeni tehditler karşısında ; yepyeni bir İslami hizmet tarzının takip edilmesi gerektiğini tespit eder. Önce Müslümanlar şuurlu, tahkiki iman sahibi birer mü'min haline getirilmelidir. Dinsizlik tufanı karşısında insanların öncelikle imanları kurtarılmalı ve kuvvetlendirilmeliydi. Fert, fert kalplere, gönüllere Kur'an hakikatleri nakşedilmeliydi.
Bediüzzaman bu tespitlerinden sonra, Ankara'dan Van'a döner. İlerleyen yıllarda önce Burdur'a, daha sonra da Isparta ve Barla nahiyesine sürgün edilecektir.
1922'den sonra Ankara'da çok önemli gelişmeler olur: Milletvekilliği genel seçimlerinde çok fazla sayıda milletvekili adayının çıkacağı ve bu durumun seçimleri çok zorlaştıracağı gerekçesi ile , Meclis Genel Kurulunda karar alınarak, Meclis Başkanına bir yetki verilir. Meclis Başkanının tasvibini alan, Başkan'ın vetosundan geçebilen aday adayları ancak milletvekili adayı olabilecektir. Meclis başkanı sahip olduğu bu yetkiye istinaden, aykırı ses olabilecek, uyumsuzluk gösterebilecek, muhafazakar, dine taraftar tüm aday adaylarını veto ederek, milletvekili seçilmelerini önlemiştir. Böylece 1923 yılında yapılan genel seçimlerde, Birinci Meclisten çok farklı bir milletvekili profili ortaya çıkmıştır. Batılılaşma ve Sekülerizm yanlısı milletvekillerinden oluşan bir meclis yapısı vücuda gelmiştir.
Bu çok önemli gelişme ile Batılılaşma yanlısı Sekülerist ve pozitivist ekibin program ve devrimlerini hayata geçirmek için karşılarında hiçbir siyasal muhalefet kalmamıştır. Geri kalan tek muhalefet halktır. Yürütülecek olan kapsamlı bir psikolojik savaş ile halkın muhalefeti de tedricen, yavaş yavaş kırılacaktır.
Çok önemli bir takım gelişmelerde, Lozan Antlaşmasının görüşmeleri esnasında yaşanır. Merhum Necip Fazıl Kısakürek' in Büyük Doğu Mecmuasında aktardığı bilgilere göre; Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü başkanlığında ki Türk Delegrasyonu ile Lord Gürzan başkanlığında ki İngiliz Delegasyonu arasında bazı gizli görüşmeler ve anlaşmalar yapılır. Türkiye'de yönetimi ele geçiren CHP iktidarı , Dinin millet üzerinde ki tesirini ve belirleyici rolünü yok ederek ; Batılılaşma ve seküler bir hayat tarzının yerleştirilmesi için gerekli icraatları, reform ve devrimleri yapacak; buna karşılık İngiltere'de Türkiye Cumhuriyeti' nin bağımsızlığının tanınması için yardımcı olacak ve Türkiye' yi destekleyecektir. İngiltere, bununla Türkiye' nin İslam alemine tekrar lider olmasını engellediği gibi, İslam ülkelerini de Türkiye' den soğutmayı ve uzaklaştırmayı, artık Türkiye' yi bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ise , zaten yapmayı planladığı reform ve devrimler için Avrupa Devletlerinin de tam tam desteğini almış oluyordu.
Bu gelişmelerden sonra, islamdan uzaklaşılması, dinin fert, toplum ve devlet hayatı üzerinde ki tesirinin ve belirleyici rolünün ortadan kaldırılması , seküler yaşam tarzının yerleştirilmesi, ferdi ve toplumsal hayatın her alanının, her safhasının Batılı değerler ve hayat tarzları ile tanzim edilmesi Devlet' in resmi politikası haline geldi. İslam kurallarına uygun bir hayat tarzından, Batılı normlara uygun bir hayat tarzına geçişi sağlamak üzere ; CHP iktidarı büyük bir kültürel değişim programı ve Psikolojik savaş faaliyeti başlattı.
Bir taraftan Türk İslam tarihinde çok radikal sayılabilecek reform ve devrimler yapılırken ; diğer taraftan ferdi ve toplumsal muhalefet odakları bastırılma, sindirilme ve yok edilme yoluna gidildi.
Şeyh Said ayaklanması ve irtica tehlikesi gerekçe gösterilerek “Takriri Sükun Kanunu” ilan edildi. Ve kurulan İstiklal mahkemelerinde, CHP icraatlarına muhalefet edebilecek yüzlerce binlerce alim, aydın ve eşraftan insanlar idam edildi. Ülkeye çok büyük bir korku havası yayıldı. İktidara karşı en küçük bir muhalefet, en küçük bir eleştiri bile idama kadar varan tepkilerle şiddetle bastırıldı. Yani Takriri Sükun Kanunu ile herkes susturuldu. Bu gelişmelerle birlikte; Mustafa Kemal' a karşı planlandığı iddia edilen suikast teşebbüsünün desteklendiği ve irticaya destek olduğu gerekçesi ile, Kazım Karabekir' in başkanlığını yaptığı Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası da 1925' te kapatıldı.
Muhtelif tarihlerde çıkarılan kanunlar ile, Hilafet kaldırıldı., eğitim-öğretim tek sistem altında toplanarak medreseler kapatıldı, dini eğitim ve dini yayınlar tamamen yasaklandı. Arap Alfabesi yasaklanarak Latin Alfabesi kabul edildi. Takvim, ölçü ve tartı aletleri Batıya uygun olarak değiştirildi. Şapka giymek zorunlu hale getirildi. Tekke ve Zafiyeler kapatıldı. Halk arasında saygınlık ifade eden bazı unvan ve lakapların kullanılması bazı kıyafetlerin giyilmesi yasaklandı. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunu gibi temel kanunlar Batıdan alındı.
“Devlet' in dini İslam dinidir”. İbaresi anayasadan çıkartıldı. Laiklik Devletin temel ilkelerinden biri olarak (1937 de) Anayasaya girdi…vs. Kısacası gerek toplumsal hayatta , gerekse devlet teşkilatında tüm müesseseler yeniden yapılandırıldı. Ve bu yeni yapılanma içerisinde dine hiç yer verilmedi. Çünkü artık “din ve devlet işleri birbirinden ayrılacak” din sadece vicdanlara barınacak, sosyal hayatta yer almayacaktı.
Tüm bu gelişmelere paralel olarak, eğitim sistemi vasıtasıyla dini değerlerden arınmış, pozitivist değerlerle donatılmış seküler zihniyete sahip bir nesil yetiştirmek amacıyla çok kapsamlı bir kültürel değişim projesi uygulamaya konuldu. Din ile akıl ve bilim birbirine zıt ve karşı kavramlarmış gibi gösterilerek dinin yerine, pozitivist dünyevi değerler ikame edilmeye, dine yabancı bir nesil yetiştirilmeye çalışılıyordu.
Toplumsal Muhalefeti ölçmek için 1930'larda kurdurulan Serbest Cumhuriyet fırkasına, CHP zulmünden bunalmış olan halk büyük bir rağbet gösterdi. Bunun üzerine hemen Serbest Cumhuriyet Fırkası da kapatıldı.
CHP iktidarının yapmış olduğu icraatlar, devrim ve reformlar ,halkın hüsnü kabulünü görmedi. Ancak hüküm süren baskı ve zulüm ortamında halk sindirilmiş, pasifize edilmiş, korku ve endişe içerisine itilmiş ; tepkisizleştirilerek gelişmeleri kabullenmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü en küçük tepkiler bile çok şiddetli bir şekilde cezalandırılmış ve bastırılmıştır. Ülkemizde bu gün hala var olan nemelazımcılık, o zamanlarda ki baskı ve istibdatın eseridir.
Bir taraftan hükümet kültürel değişim projesi kapsamında halka karşı yürüttüğü psikolojik savaşı sürdürürken; diğer taraftan da iç ve dış kaynaklı dinsizlik akımları ile Mason ve Kominist örgütler, Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırmak ,milli ve manevi değerleri yok etmek ve ahlaki bozulmayı gerçekleştirmek amacıyla çok yoğun faaliyetler gösteriyorlardı. Bu durum, Bediüzzaman Said Nursinin Tarihçe-i hayatında şöyle anlatılmaktadır:
Gizli dinsiz komiteleri, "İslâmî şeairleri birer birer kaldırarak İslâm ruhunu yok etmek, Kur'ân'ı toplatıp imha etmek" plânlarını güdüyorlardı. Buna muvaffak olunamayacağını iblisane düşünerek, "Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur'ân'ı imha etmesini intaç edecek bir plân yapalım" demişler ve bu plânı tatbike koyulmuşlardı. İslâmiyeti yok etmek için, tarihte görülmemiş bir tahribat ve tecavüzat hüküm sürmüştür.
Evet, altı yüz sene, belki Abbasîler zamanından beri, yani bin seneden beri Kur'ân-ı Hakîmin bir bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyan Türk milletini, bu vatan evlâtlarını, İslâmiyetten uzaklaştırmak ve mahrum bırakmak için, Müslümanlığa ait her türlü bağların koparılmasına çalışılıyor ve bilfiil de muvaffak olunuyordu. Bu vâkıa cüz'î değil, küllî ve umumî idi. Milyonlarca insanın, hususan gençlerin ve milyonlar mâsumların, talebelerin iman ve itikadlaitikadlarına, dünyevî ve uhrevî felâketlerine taallûk eden çok geniş ve şümullü bir hadise idi. Ve kıyamete kadar gelip geçecek Anadolu halkının ebedî hayatlarıyla alâkadardı. O zaman ve o senelerde, bin yıllık parlak mâzinin delâlet ve şehadetiyle, Kur'ân'ın bayraktarı olarak en yüksek bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş bulunan kahraman bir milletin hayatında, İslâmiyet ve Kur'ân aleyhinde dehşetli tahavvüller ve tahripler yapılıyor ve cihanın en namdar ordusunun bin senelik cihad-ı diniye ile geçen parlak mâzisi ve o mâzide medfun muhterem ecdadı, yeni nesillere ve mektepli talebelere unutturulmaya çalışılıyor ve mâzi ile irtibatları kesilerek birtakım maskeli ve sûretâ parlak kelâmlarla iğfalâtta bulunularak, komünizm rejimine zemin hazırlanıyordu. İslâmiyetin hakikatinde mevcut maddî-mânevî en yüksek terakkî ve medeniyet umdeleri yerine, dinsiz felsefenin bataklığındaki nursuz prensipler, edepsiz edip ve feylesofların fikir ve ideolojileri, gizli komünistler, farmasonlar, dinsizler tarafından telkin ediliyor ve çok geniş bir çapta tedris ve talime çalışılıyordu. Bilhassa İngiliz, Fransız gibi İslâm düşmanlarının İslâm âlemini maddeten ve mânen yıpratmak, sömürmek emellerinin başında, kahraman Türk milletinin dinî bağlardan uzaklaştırılması, örf-âdet, an'ane ve ahlâk bakımından tamamen İslâmiyete zıt bir duruma getirilmek plânları vardı ve bu plânlar maalesef tatbik sahasına konmuştu.

DİNSİZLİK AKIMLARI VE PSİKOLOJİK ŞİDDETE KARŞI SİVİL DİRENİŞ

Gerek CHP iktidarının, gerekse ülkedeki dinsizlik komitalarının yürütmüş olduğu İslam aleyhtarı psikolojik savaşa karşı, ilk ve en önemli sivil direniş Bediüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri tarafından yapılır.
Bediüzzaman Hz., 1926' da Hükümet tarafından önce Burdur' a daha sonrada Isparta ve Isparta' ya bağlı Barla nahiyesine sürgün edilir. 1926-1927' li yıllarda Bediüzzamanın kendisinin “Yeni Said” diye isimlendirdiği, hayatında , yeni bir dönem başlar. Barla hayatı ile birlikte Risale-i Nur külliyatının telifi ve Risale-i Nur hizmeti başlar.
Risale-i Nur hizmeti Müslümanları Kur'an dan uzaklaştırmak, Kur'anı unutturmak ve Kur'ana yabancılaştırmak faaliyetlerine karşı İman kurtarma, tahkiki İmanı yayma, “Kur'anın Sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu” ispatlama hizmetidir.
Risale-i Nur, pozitivist ve metaryalist felsefenin yok saydığı, inkar ettiği dini değerleri alken ve mantıken ispatlayan ; Kur'an daki iman hakikatlarını ahir zaman insanının inkarcı ve şüpheci idrakine göre yeniden izah ve beyan eden ; Resulullah (sav) sünnetini fert ve toplum hayatında yeniden ihya etmeyi amaçlayan modern bir Kur'an tefsiridir.
Risale-i Nur hizmeti, dinsizliğin yaygınlaştırılarak inancın yok edilmek istendiği bir çağda, insanları inançsızlık uçurumundan ve ahlaki çöküntüden kurtararak, cehennemden adam kurtarıp, cennete adam kazandırmayı amaçlayan İman ve Kur'an hizmetidir.
Risale-i Nur hizmetinin mahiyeti, “Bediüzzaman Said Nursi' nin Tarihçe-i Hayatı” nda şöyle anlatılmaktadır:
Risale-i Nur eserleri, dinsizliğin istilâsına karşı, yıkılması gayr-ı kabil olan muazzam ve muhteşem bir sed teşkil etmiştir. Risale-i Nur, maddiyunluk, tabiiyunluk gibi dine muarız felsefenin muhal, bâtıl ve mümtenî olduğunu, cerh edilmez burhanlarla, aklî, mantıkî delillerle ispat ederek en dinsiz feylesofları dahi ilzam etmiştir. Küfr-ü mutlakı mağlûbiyete duçar etmiş, dinsizliğin istilâsını durdurmuştur.
Evet, Risale-i Nur, iman-ı tahkikîyi bu vatanda neşretmekle imanı kuvvetlendirip, bu memleketteki dinsizlik ve imansızlık, dalâlet ve sefahete karşı mukabemukabele ve müspet bir tarzda mücadele ederek bunları mağlûp etmiştir. Büyük ve küllî ve umumî mücahede-i diniyesinde muzaffer olmuştur. Taife-i mücahidîn olan Nur talebeleri, âzamî sadakat ve ittihaddan neşet eden azîm, mânevî, makbul bir sırla rahmet-i İlâhiyenin celbine ve teveccühüne vesile olmuştur. Bu ihlâslı taife-i mücahidîn, küçük bir çekirdek gibi dar bir dairede iken, o çekirdekte âlemi istilâ edecek bir şecere-i tubanın mahiyeti bulunduğu misillü, on dördüncü asr-ı Muhammedîde (aleyhissalâtü vesselâm) Kur'ân'dan çıkan Risale-i Nur'un Anadolu'da tulû ve intişar etmesiyle, neticede neşvünema ederek âlem-i İslâm ve insaniyete kadar genişlemiş ve daha da genişleyecektir.
İşte, Risale-i Nur, hem fevkalâde ihlâsı ve hem yalnız tevhid ve iman akidelerinin hizmetini esas-ı meslek ittihaz ederek bir kudsiyet kazanması ve mahiyetinde bütün hakaik-i Kur'âniye ve İslâmiye mevcut bulunarak her tarafı kaplayacak bir nur-u hakikat olması dolayısıyla, rahmet-i İlâhiye cânibinde, bu millet-i İslâmiyeyi, maddî-mânevî felâket ve helâket tehlikelerinden, bir sedd-i Kur'ânî ve nûr-u imanî olarak muhafazaya vesile olmuştur.
Risale-i Nur, iman ve Kur'ân muhaliflerine karşı mücadelesinde cebir ve münazaa yolunu değil, ikna ve ispat yolunu ihtiyar etmiştir.

İMAN VE KUR'AN HİZMETKARLARINA KARŞI UYGULANAN BASKI

Türk Milletini İslam dininden uzaklaştırma projesi , beklenen sonucu vermedi. Çünkü Türk milletinde İslam dinine karşı fıtri bir taraftarlık vardı. Onun için CHP tek parti iktidarının yapmış olduğu reform ve devrimler, halk arasında hüsnü kabul görmedi ve taban bulamadı. Batılılaşma ve laikleştirme çabalarına karşı halkın göstermiş olduğu pasif direnç, sessiz kalma ve benimsememe hali, kamu gücünü elinde bulunduranları daha sert , daha radikal tedbirler uygulamaya yöneltiyordu.
Bediüzzaman Said Nursi tarafından başlatılan Risale-i Nur hizmeti ise ; çok kısa sürede Anadolu insanından büyük bir hüsnü kabul gördü. Her türlü dini yayın ve her türlü İslam i eğitim yasak olmasına rağmen; insanlar telif edilen Nur Risalelerini gizli gizli el yazısı ile evlerinde, tarlalarında, bağlarda, dağlarda, gece yarılarında yazarak çoğaltıyor, kendileri okuyor ve sonra başkalarına okutuyorlardı. 1950 yılına kadarki yasaklar döneminde, telif edilen Nur Risaleleri , el yazısı ile tam 600.000 (evet yanlış okumadınız tam altüyüzbin) nüsha yazılıp çoğaltılarak ülkenin her köşesine, her bucağına ulaştırılmıştı. Bu ulaştırma işinde posta teşkilatına güvenilmediği için ; “Nur Postacıları” denilen gönüllü hizmetkarlar gönüllü kuryeler görev almıştı. Öyle ki, bir Risaleyi bir yerden bir yere ulaştırmak için bazen dağlardan, bayırlardan günlerce yayan yüründüğü olurdu.
Bu gayreti ve bu hizmetleri merhum Ali Ulvi kurucu “ İmanın tekniğine meydan okuması” olarak tasvir etmiştir.
Dinsizlik komitaları özellikle, Tevhid inancını, ahiret hayatını, melekler, kader ve kaza gibi kafaların rahat karıştırılabileceği, şüphe tohumlarının rahat ekilebileceği , hassas konuları hedef alıyor ve bu iman esaslarına saldırıyorlardı. “elle tutmadığımız, gözle görmediğimiz şeye inanmayız din uyanıklar tarafından , halkı uyutmak için uydurulmuş hurafelerdir. Din afyondur. Dini esaslar ,hayal mahsülü metafizik değerlerdir. Muhammed uyanık ve zeki birisiydi. Kur'anı kendisi yazdı. Melek diye bir şey olamaz. Kaderi insanın kendisi yazar. Kader diye bir şey olamaz.Haşir ve öldükten sonra dirilmek imkansızdır, ahiret hayatı, cennet, cehennem olmayacaktır. Allah Allah diye diye geri kaldık. Bizi geri bırakan İslam ı bizde bırakacağız ve çağdaş uygarlık düzeyine çıkacağız…” türü propagandalarla insanları Kur'andan uzaklaştırmaya, islamdan soğutmaya ve dinsizliği yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.
Risale-i Nur ise, Kur'andaki iman esaslarını; kainatın tek bir ilahı olduğunu, Allah'ın ortağı ve yardımcıları bulunmadığını, Kur'anın Allah'ın kelamı olduğunu, meleklerin var olduğunu, Hz Muhammed'in Allah'ın kulu, Resulü ve en üstün insan olduğunu, kaderin ve kazanın olduğunu, öldükten sonra dirilmenin ve haşrin hem mümkün olduğunu hem de meydana geleceğini, ahiret hayatının olduğunu, cennet ve cehennem hayatının yaşanacağını ve ayrıca Kitap ve sünnetten tenkit konusu yapılan her hususun ne kadar büyük hikmetler taşıyan mucizeler olduğunu ilmen, aklen, mantıken ve kalpleri tatmin edecek şekilde ispatlıyordu.
Onun için Risale-i Nur'u okuyanlar imanlarını koruyor ve kuvvetlendiriyor, tahkiki iman sahibi oluyor ve Risale-i Nur'dan öğrendikleri iman hakikatlerini gizli de olsa çevrelerine anlatıyorlardı. Okunan Nur Risaleleri , başka muhtaç insanlarında okuyup istifade edebilmesi için başkalarına da ulaştırılıyordu.
Bu şekilde, aynı Hz. Musa döneminde veya İslam'ın ilk yıllarındaki Darul Erkam'da olduğu gibi ferdi baz alan, ferdan ferda gelişen , evlerde icra edilen büyük bir iman ve Kur'an hizmeti başlamıştı.
Anadolu 'da Risale-i Nur vasıtasıyla yürütülen İman ve Kur'an hizmeti , çok büyük tesirler vücuda getirdi. Birincisi, yüz binlerce insan Nur Risalelerini okuyor, imanını kurtarıyor ve kuvvetlendiriyordu. İkincisi, Nur Risalelerini okuyanlar, Risale-i Nurdan öğrendikleri Kur'an hakikatlerini başta kendi aile fertleri olmak üzere , çevrelerindeki insanlara da anlatıyorlardı. Bu bütün ülke genelini bir okul haline dönüştüren muazzam bir yaygın eğitim sistemiydi.Üçüncüsü, Risale-i Nur'u okumayanlar içinde, bu eserler bir kuvve-i maneviye kaynağı olmuştu. Anadolu'da, “bütün iman ve Kur'an esaslarını aklen, mantıken, ilmen ispatlayan “Risale-i Nur adında eserlerin telif edildiği yayılmıştı. Bu eserlerin mevcudiyeti insanlara bir dayanak noktası oluyordu. Şöyle ki; meleklerin varlığını ispat edemeyen bir insan “gerçi ben meleklerin varlığını ispat edemiyorum , ama Risale-i Nur'da bu konu ispatlanmış” diyerek imanını muhafaza edebiliyordu. Ayrıca birilerinin Kur'ana hizmet ettiğini bilmek Müslüman Türk milletini içten içe rahatlatıyor, büsbütün ümitlerin yok olmasını engelliyordu. Onun için Anadolu insanı Risale-i Nur hizmetini içten içe destekliyor ve manen alkışlıyordu.
Öte yandan aydınlanma felsefesi adıyla ortaya çıkan ve bütün Semavi, dini değerleri akıl ve bilim adına reddeden, Semavi din mensuplarını çaresiz bırakarak, bir tufan gibi insanlığı kuşatan, dinsizliği ve ahlaksızlığı hızla yayan materyalist felsefe akımları, Risale-i Nur Külliyatının telifi ile ; ilim ve fikir cephesinde boğularak öldürülmüştür. Haşir Risalesi olan Onuncu Söz telif edildiği zaman, Bediüzzaman talebelerine, “kardeşlerim, küfrün beli kırılmıştır!” demiştir. Çünkü dinsizlik komitelerinin en fazla propaganda yaptıkları konular , Tevhid, Nübüvvet ve Haşir konuları idi. Risale-i Nur inkarcı felsefeyi fikir cephesinde öldürmüştür.
Saydığımız bu nedenlerden dolayı; tüm faaliyetlerine rağmen dinsizlik akımları Anadolu'da tutunamamış ve kominizm Türkiye'ye girememiştir. Bediüzzaman'ın ifadesi ile Risale-i Nur dinsizliğe ve kominizme karşı bir Sedd-i Zülkarneyn (Çin Seddi) vazifesi görerek kominizmin Anadolu'ya girmesini engellemiştir n
( NOT:devamı gelecek sayıda)


Bu Yazı 4333 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar