Kader Hakkında Sorular
..        

Bundan evvelki bölümlerde kader bahsine temel oluşturan kavramları ve kader ile ilgili konuların daha iyi anlaşılabilmesi için gerekli bazı bilgileri işlemeye gayret ettik. Bu bölümde, kader ve insan iradesi üzerine sorulan sorular ve bunlara verilebilecek cevapları izahlı ve bol örnekleme yöntemiyle işlemeye çalışacağız.

3-1- Herkes kaderden bahs edebilir mi? Bu konuda herkes konuşamayacaksa, konuşabileceklerin ne gibi özellikleri olmalıdır?

Cevap: İslam alimleri uzun bir tefekkür, düşünce ve analizden sonra şöyle bir kanaate varmışlardır: kader ve cüz'i irade konuları, laboratuar şartlarında izah edilebilen ve bilimsel olarak ortaya konabilecek meseleler cinsinden değildir. Bu konuların anlaşılması için her ne kadar ilmi bir alt yapı gerekiyor ise de, yine de temelde vicdani kanaat esastır. Dolayısıyla vicdanı sönmemiş ve hikmetle karar verebilenler ile, ters istikamette giden vicdan yoksunu ve hissiz insanların kader konusundaki söylemleri farklılaşmaktadır. Bu nedenle kaderden ve insan iradesinden bahsetmeye kalkışanların sınıflan- dırılması gerekir. Buna göre;
A- Kaderden bahsedebilecek kişilerin özellikleri: Bir insan Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğunu, sonsuz bir ilme sahip olup ezelden ebede kadar meydana gelen tüm olayları aynı anda bildiğini, adaletinin her şeyi kuşattığını ve kimseye zulüm edecek bir ilah olmadığını, hikmetinin maddi ve manevi her varlıkta hakim olup abesiyete yer bırakmadığını, merhametinin nihayetsiz olup merhametsizliğe kesinlikle izin vermediğini biliyorsa ve vicdanı da sağlamsa “kader ve cüz'i iradeden bahse hakkı vardır” demektir.

Çünkü bu insanlar, nizam ve intizamdan yola çıkarak kainatın Âdil ve Hakîm bir zatın elinde olduğunu, kendisinin de gerek ruhen gerek bedenen mükemmel donatıldığını bilir. Kainatın umumunda yapılan tasarrufların tamamı Allah'a ( c.c ) aittir. Dolayısıyla Adil ve Hakim olan Allah ( c.c ), mesuliyeti yüklenen ve isteme kabiliyetine sahip olan bir iradeyi insanlara vermiştir. İnsan bu irade ile sevaplara veya günahlara talip olur. Mesuliyet gerektiren fiillerin sorumlusu da insan iradesidir. Herhangi bir yanlış fiil işlediğinde “bunu isteyen benim, bu nedenle sorumluluk bana aittir. Rabbim bana bu fiili zorla işletmekten münezzehtir.” gerçeğini hatırından çıkarmaz. Kendine geldiğinde “Aman ben ne ettim ” deyip, Rabbinden özür dileme anlamına gelen tövbe ve istiğfarı ihmal etmez. Aynı kişi, meydana getirdiği güzel bir fiilin hakiki sahibinin kendisi olmadığını da vicdanen bilir. Çünkü meydana getirilen o fiil, tüm kainatın ve kendisinin de yaratıcısı olan Allah'ın ( c.c ) işidir. Böylece gururlanmak yerine, kendisine böyle güzel bir fiili hediye eden Rabbine teşekkür eder. Başına bir musibet geldiğinde ise, bu fiilin tesadüfi bir iş olmadığını ve ancak şefkatli Rabbimizin bir tecellisi ile olduğunu bilip isyan etmek yerine, sabreder.

b- Kader ve Cüz'i irade hakkında fikir yürüteme- yecek olanların özellikleri : Bazı insanlar, kainata gaflet nazarıyla baktıkları için, her hadiseyi sebeplere ve tesadüfe vermeye çalışırlar. Allah'ın (c.c) malını sebeplere taksim ederek, onlara kuvvet ve kıymet verirler. Kendilerine baktıkları vakit kuvvetli bir enaniyet taşıdıklarından, kendilerinin bir sahiplerinin olmadığını ve kendi kendilerine sahip olduklarını zannederler. Yaptıkları fiillerin sahipleri de yine kendileridir. Kaderi sadece yaptıkları hata ve günah anlarında hatırlar ve işledikleri kusuru kadere atmaya çalışırlar.

Bu gibilerin Allah'ın ( c.c ) adalet, hikmet, merhamet ve ilim sıfatlarına itikatları olmadığından ve kendilerini de eksiksiz ve kusursuz zannettiklerinden, yanlış değerlendirmelerde bulunurlar. Hatayı kendilerine almaları gerekirken haşa hataları kadere, güzellikleri de kadere vermeleri lazım iken, nefis ve iradelerine verirler. Bu nedenle bunların kaderden ve cüz'i iradeden bahsetmeye hakları yoktur. Çünkü yapacakları her değerlendirme hem yanlış olacak hem de itikat dairesinden uzaklaşmalarına vesile olacaktır.

3-2- Kader ve cüz'i iradenin imana ve akideye dahil olmasının sebebi nedir?
Cevap: Kader, her şeyin Allah ( c.c ) tarafından planlanması anlamına gelmektedir. Bütün güzel tecellilerin hem isteyeni hem de yaratıcısı Allah'tır ( c.c ). Şayet cüz'i irade, Allah'ın ( c.c ) arzusu ve istekleri doğrultusunda güzelliklere meylederse, bu fiili isteyen Allah olduğu gibi yaratan da yine Allah'tır ( c.c ). Bu nedenle insanın bununla iftihar etmesi ve sahiplenmesi yanlıştır.

Cüz'i irade ise, insandaki isteme ve meyletme kabiliyetidir. İnsan bunun varlığını vicdanı ile bilir. Yine vicdanı ile bilir ki, söz konusu fiili isteyen kendisi olmakla beraber, onu yaratan kendisi değildir. Çünkü meydana gelen o fiil, tüm kainatı ilgilendirmesi hasebiyle onun hakiki sahibi olabilmek, ancak her şeyin yaratıcısı olmaya bağlıdır. Ama insan “bu fiili ben istedim ve bu fiilin müsebbibi benim. Dolayısıyla mesuliyet varsa benimdir” gerçeğini vicdanen bilir ve hisseder.

İşte kader ve cüz'i iradenin imanın şartlarına girmesinin temel sebebi budur. Yani güzel ve hayırlı bir iş işlendiği zaman bununla gururlanılmayacak ve kadere havale edilecektir. Ama çirkin ve şerli bir iş işlerse, bunu da sahiplenecek “ bunu ben istedim ” diyecektir. Fakat nefsimize ve çevremizdeki insanlara baktığımızda, kader ve cüz'i irade anlayışının taban tabana zıt olarak algılandığını müşahede etmekteyiz. Mesela insanlar çoğunlukla güzel ve hayırlı bir iş işlediğinde “ ben yaptım ” deyip gururlanırlar. Fakat istenmeyen bir fiil işlediklerinde de “ kaderimde olduğu için yaptım ” demekle sorumluluğu kabul etmek istemiyorlar. İnsanların bu nevi değerlendirmeleri, nefis ve heva eksenli olup vicdandan, akıldan ve muhakemeden uzaktır.

3-3- Aynı fiilin hayırlı olanını kadere, şerli olanını insana vermek nasıl olur? İzah eder misiniz.

İnsan işlediği her ihtiyari fiili kendisi ister ve neticede bu istek Allah'ın ( c.c ) hikmetiyle uyuşursa yaratılır. İnsan güzel ve hayırlı bir fiil isterse, mesela bir müminin güzel sıfatlarını gıyabında anlatmayı dilerse bunu zaten isteyen Allah'tır ( c.c ). Buradaki konuşma fiilini yaratan da Allah ( c.c ) olduğu için insanın bunu sahiplenmesi doğru değildir. İnsan sadece hayırlı bir işi Allah'tan istediği için mükafatı hakkeder. Ama istenen fiil çirkin ve hayırsız bir şey ise, mesela birisinin olmadığı bir yerde aleyhinde konuşmayı isterse, insanın bunu sahiplenmesi gerekir. Çünkü, bu fiili yaratan her ne kadar Allah ( c.c ) olsa bile, isteyen insandır. Bu nedenle insanın kesb ettiği ve istediği bu fiil, insana verilir. Neticesinde cezaya çarptırılması da hak olur. Çünkü insanın yaptığı bu gıybet, Allah'ın ( c.c ) istediği bir fiil değildir. Bu konuyu açığa kavuşturacak birkaç örnek vermeye çalışalım.

Birinci misal: Padişaha ait bir büyük bahçeyi düşünelim. Bu bahçede yüzlerce çiftçi, mühendis ve işçi çalışmaktadır. Bu bahçeden, göz kamaştıracak derecede güzel rengarenk çiçekler, binlerce insanın ihtiyacını karşılayacak kadar çok meyve ve sebzeler elde edilmek tedir. Bu çalışan işçilerden birisi de, sulama işlerinde görevli olan birisi olup vazifesi de suyun musluğunu açıp kapamak gibi basit bir iştir. Bu kişinin vazifesini yapıp her tarafa suyun gitmesine vesile olması durumunda, “bütün bu bahçede yetişen çiçek, meyve ve sebzeleri yetiştiren benim ve bu ürünlerin hepsi benim hakkımdır” diyemez. Çünkü hem bahçe kendisinin değil, hem de bu kişi bahçede çalışan yüzlerce işçiden sadece birisidir. Fakat bu adam vazifesini ihmal etse veya inatla işini terk etse, o zaman bütün mahsulün kurumasına sebep olacaktır. Diğer işçiler vazifelerini hakkıyla yapsa bile, bu ürünlerin yetişmesi mümkün olmayacaktır. Bu adam, ihmalinden ötürü elbette cezayı hak etmiş olacaktır. Çünkü hem padişahın bahçesinin kurumasına hem de yüzlerce çalışanın verimlerine mani olmaya vesile olmuştur.

İşte insan dahi şu kainatta Allah'ın ( c.c ) koyduğu kanunlardan ve varlıkların mahsulünden istifade etmektedir. Şayet insan güzel bir fiil işlerse, mesela Kur'andan güzel bir aşir okursa, “bu fiil benimdir” diyemez. Çünkü hem ruhu, hem bedeni ve hem de kainattaki kanunlar bu işe hazırdır. Kendisi sadece su musluğunu açan işçi gibi, Kur'an okumayı istemekle bu güzel fiil, ondan yaratılır. Yani güzel Kur'an okuma fiilinin hakiki sahibi, kainatı, havayı ve hava atomlarının ses taşıma özelliğini, dili, mahreçleri, kulakları yaratan ve Kur'anı bize gönderen Allah'tır. Fakat bu kişi hayırlı bir fiili hayırsız bir işe tercih ettiği için mükafatı hakketmiş olur. Zaten şefkatli Rabbimiz, bir insanın işlediği hayırlı amellere karşılık, üst sınırı açık olmak üzere en az on sevap verir.

İkinci misal : Hayalimize büyük bir ticaret gemisini getirelim. Bu gemi bir kaptan ve yüz kadar tayfaya sahip olan, büyük çapta malları taşıyan ve kâr elde eden mükemmel bir araçtır. Geminin kaptanı vazifesini güzelce yaptığı vakit, zaten hakkettiği bir ücreti almaktadır. Ayrıca bir ikramiye isteme hakkı yoktur. Ama gemi sahibi lütfuyla bir hediye verse bir hak olarak değil, bir ihsan ve lütuf olarak bakılmalıdır. Çünkü bu kişi vazifesini hakkıyla yapmak üzere sözleşme imzalamış ve karşılında maaşını almaktadır. Fakat bu kaptan, vazifesini ihmal etse veya inatla yapması gerekenin tersini yapsa ve neticede geminin bir buzdağına veya sahile vurmasına vesile olsa, elbette hasıl olan zararın tamamının bu kaptana ödetilmesi hak olur. Çünkü diğer tayfalar vazifelerini eksiksiz yapmaktadırlar. İşte zarar hasıl olduğu ve kendisinden zararın tazmini istendiği vakit “ ben vazifemi hakkıyla yaptığım vakit kârın tamamını bana vermediniz ki, ihmalimden ötürü meydana gelen zararın hepsini benden istiyorsunuz” diyemez. Çünkü kâr'ın dağıtılması durumunda, çalışan herkesin hakkı olduğu gibi, kâr'ı asıl hakkeden gemi sahibidir. Ama cezayı hakkeden yalnız o kaptan olan kişidir.

İşte Cenab-ı Hakkın bir gemisi olan bu mükemmel insan cesedi içerisine, kaptan olarak binmişiz. Kainattaki tüm nimetler ve sebepler, Allah ( c.c ) tarafından bize yardımcı verilmiştir. Şayet insan Allah'ın ( c.c ) emrettiği gibi, bu vücut gemisini yönlendirirse, bunda hakkı çok azdır. Çünkü vücudumuzdan hasıl olan tüm güzelliklerin hakiki sahibi, vücudu ve ruhu yaratan Allah'tır ( c.c ). Ama güzel işler yapmak üzere dizayn edilen bu insan vücudunu yanlış iş yapmaya yönelten kişi ise, insandır. Dolayısıyla insan kendisinden hasıl olan güzelliklere değil, ancak çirkin fiillere sahip olabilir.

Üçüncü misal: Savaş sanayisi, teknikleri ve aletleri açısından fevkalade gelişmiş bir ülke düşünelim. Bu ülkenin elinde bulunan bazı mükemmel savaş aletlerinden birisi de, insansız savaş uçaklarının ve pilotsuz güdümlü silahların ve füzelerin kontrol edildiği bir merkezdir. İşte böyle bir merkezin başına gücü az olan, savaş tekniğini bilmeyen, hayatında tavuk bile kesmemiş olan bir adam getirilir. Bu kişiye yapılması gereken şeyler basitçe anlatılır. Bu adamın yapması gereken şey, bir emir durumunda savaş yapılan ülkenin askerlerinin mevzilerini bir ekranın içerisine yerleştir- mek ve basitçe bir düğmeye dokunmaktır. Şimdi böyle birisi, kendisine verilen emri yerine getirdiği zaman elde edilen başarının kaçta kaçına sahip olduğunu iddia edebilir. Elbetteki emir dinlemekten ve vazifesini hakkıyla yerine getirmekten gelen bir ücreti var. Ama “bütün bu başarıları ben yaptım, bu yerlerin tamamını ben tahrip ettim” diyemez. Burada hasıl olan bir başarı varsa, bu başarı böyle bir sistemi tasarlayan mühendisindir. Övülmesi gereken birisi varsa, yine o mühendistir.

Bu adamın düşman mevzilerini değil de, kendi ordusunun mevzilendiği yerleri ekrana getirip, onları füzelerle yerle bir ettiğini düşünelim. İşte bu adama verdiği zarar kadar ceza verilmesi haktır ve adalettir. Bu adam “ benim gücümü biliyorsunuz. Benim böyle bir tahrip yapacak gücümün olmadığını da biliyorsunuz. Nasıl ki güzel işler işlediğimde hasıl olan mükafat ve övgü mühendise verildi. Bu tahrip ve şer işlerin de tek sorumlusu mühendistir. ” demeye hakkı yoktur. Çünkü bu merkez ve içindeki aletler, kendisine verilen emirleri yerine getirmek için verilmişti. Emir dinlediği ve istenen güzel netice elde edildiği zaman bütün bu güzelliklere sahip olamaz. Fakat bu adam kendisine verilen emrin dışında bu aletleri kullandığı için zararın tamamına sebep oldu.

İşte aynen bu örnek gibi, insana mükemmel bir vücut ve istifade edeceği harika bir kainat verilmiştir. Bunlarla kendisine emredilen şeyleri yapması gerekirken, yanlış ve yaratılış hikmetine ters işler yaparsa, elbette cezayı hakkeder. Güzel işlere ve fiillere talip olursa, bu fiillerin hakiki sahibi kainatın ve vücudunun sahibi olan Allah
(C.c) olduğundan, kendisinin ancak cüz'i bir hissesi vardır. Ama kendisinden istenmeyen ve hatta emredilenin dışında icra ettiği fiiller ise, elbette kendisine verilir ve sorumluluğu da gerektirir.


Bu Yazı 2962 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar