Kâinat Sultanı Bir İlahın/Allah’ın Varlığı
..        

Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın varlığı ve birliğini anlatan yüzlerce delil zikredilmektedir.
Meselâ, “Deveye bakmazlar mı nasıl yaratılmış? Semaya bakmazlar mı nasıl kaldırılmış?, Dağlara bakmazlar mı nasıl dikilmiş? Yeryüzüne bakmazlar mı nasıl serilmiş?”.
Bu âyetle, insanın gözü önündeki varlıklara dikkatle bakması ve onların yaratıcısı olan Allah'ı onunla bilmesi ve bulması istenmektedir. Bazı âyetlerde de varlıkları gören kimselerin, Allah'ın varlığını inkâr etmesinin mümkün olmadığı belirtilir:
Bir başka ayette de yine benzer bir manaya işaret edilir:
“Semâları ve yeryüzünü kim yarattı? Güneşi ve Ay'ı kim musahhar etti? diye onlara sorsan, elbette 'Allah'tır' diyecekler” .

Madem eşya var ve sanatlıdır. O halde, bunların bir yaratıcısı ve ustası vardır. Kâinat, bu cihetten çok mânâlı bir kitaba, bir başka cihetten de mükemmel ve muhteşem bir şehre, bir cihetten de harika bir sanat eserine benzetilebilir. Kitabın bir yazarı olduğu gibi, bu kâinat kitabının da bir yazarı vardır. Kitabı yazan kim ise, o kitabın her bir harfini yazan da aynı zattır. Kâinatı yaratan kim ise, kâinat kitabının zerresinden seyyaresine kadar, bütün varlıkları yaratan aynı zattır. Bu sebeple kâinat kimin ise, kâinatın içindeki bütün varlıklar da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulatı ona aittir. Ağacı kim yapmış ve yaratmışsa, başındaki meyveler de onundur. Şayet kâinat bir ağaç farz edilirse, bu ağacın meyvesi durumunda olan insan da onun eseridir. Çünkü, ağacı yaratamayan, onun meyvesini de yaratamaz. Dolayısıyla, kâinatı yaratan kim ise, insanı da yaratan odur.
İnsanın gözünü yaratan ve göze görme özelliğini veren Allah, Güneş'i de yaratmıştır. Zira, Güneş olmazsa göz göremez. Öyle ise, insanın yüzüne gözü koyanla, semaya yüzünün gözü olan güneşi oraya koyan aynı zattır.
Bir iğneyi yapan usta olduğu gibi, kâinatta bulunan ve her biri birer harika sanat eseri olan- bütün varlıkların elbette bir sanatkarı ve ustası olacaktır.
Kâinat, muhteşem bir şehre benzetilirse, her şehrin bir idarecisi olduğu gibi, nizam ve intizam içerisinde hareket eden, temiz tutulan, görüp gözetilen bu kâinat şehrinin de bir idarecisi ve hâkimi bulunacaktır. O da ancak Allah'tır.
İnsanın aklı ve vicdanı bir yaratıcının varlığını kabul etmekle birlikte, ilim de bunu ispat etmektedir. Nitekim, bir canlıyı ele alırsak;
a- Sebepler yapmış olmalıdır.
b- Bu varlık, kendi kendine olmuştur.
c- Bu varlığı, tabiat yapmış olabilir.
d-Ya da bu şeyi; her şeye gücü yeten biri yaratmış olmalıdır.
İşte bir varlığın meydana gelmesi için bu ihtimallerden başka yol yoktur. Bu yollardan ilk üçünün aklen ve ilmen imkânsız olduğu, dördüncü yolun ise zaruretle Allah'ın varlığını gerektirdiği bir eczahâne örneği ile şöyle açıklanabilir:
Bir eczahanede gayet muhtelif maddelerle dolu yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O ilaçlardan canlı bir macun yapılması istenildi. Hem de hayatlı, harika bir ilaç ondan yapılmak icap etti. Geldik, o eczahanede, o zihayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan her birisini tetkik ettik. Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden her birisinden, belirli miktarlarla bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından vs. muhtelif miktarlarda ilaçlar alınmış. Eğer birinden bir dirhem noksan veya eksik alınsa o macun, canlı olamaz, özelliğini gösteremez. Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Her bir kavanozdan belirli miktarlara ve çok hassas ölçülerle bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa tiryak özelliğini kaybeder. O kavanozlar elliden ziyade iken her birisiden ayrı bir mizan ile alınmış gibi ayrı ayrı miktarda eczaları alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çapmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan miktar kadar yalnız o miktar aksın beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler. Acaba bundan daha hurafe ve imkânsız, batıl bir şey var mı?
İşte bu misal gibi, her bir canlı, elbette zihayat bir macundur; her bir bitki, hayattar bir tiryak gibidir ki, çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkip edilmiştir. Eğer sebeplere, unsurlara isnad edilse ve “sebepler icat etti” denilse aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi yüz derece akıldan uzak, imkânsız ve batıldır”.
Şimdi bu misale, bir insanı veya bir hayvanı ya da bir bitkiyi tatbik edelim. Bu canlının, yapı taşları hücrelerdir. Bu hücreler, gayet hassas ölçülerle bir araya gelerek farklı dokular, dokuların organizesi ile organlar, sistemler, nihayet canlı organizma meydana gelmektedir. Hücreler de farklı elementlerin ince ayarlarla bir araya gelmesiyle oluşurlar. En basit yapıdaki bir hücrede bile, binlerce farklı molekül vardır. Bu moleküllerin her biri farklı iş yapmaktadır. Temel elementler hepsinde ortaktır, ancak bunların farklı miktar ve dizilişleri ile farklı hücreler ve nihayet farklı fertler hatta farklı türler ortaya çıkmaktadır. Meselâ, arı veya karınca gibi varlıkların teşekkülü; akılsız, şuursuz, kör, sağır, ilimsiz olan bu maddelerden, ince ölçülerle kendi kendine olması veya rüzgar ve fırtına gibi sebeplerin bir araya gelmesiyle teşekkülü imkânsızdır. Çünkü, bu maddeler ve sebepler, kendileri de yapılmaya muhtaçtırlar.
Eczanede hassas ölçülerle yapılan ilaçlar, kendilerini yapan ihtisas sahibi bir kimyacıyı ve eczacıyı gösterir. Aynen bunun gibi, her bir canlının yaratılışı da; bilen, gören, şuur ve hikmet sahibi olan, harika bir yaratıcının varlığını göstermektedir.

ALLAH'IN BİRLİĞİ

Kur'ân-ı Kerim'de ve hadislerde Allah'ın şerîkinin ve ortağının olmadığı sık sık vurgulanır. “/Allah'tan başka ilah yoktur. O, tektir ve ortağı yoktur.” denilerek Allah'ın birliği ve ortağının olmadığı tekrarlanmaktadır.
Allah, ezelî ve ebedîr. Yani, bütün zamanları ve mekanları ihata eder. Onun için, başlangıç ve son düşünülemez. Zaman ve mekanla hiçbir şekilde kayıtlı değildir. O, doğurmamış ve doğurulmamış- tır. Onun için doğan ve doğurulmuş olan ilah olamaz. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O'na muhtaçtır.
Bir okulda iki müdür, bir şehirde iki vali olmadığı gibi, kâinatın sahibi de birdir. Bazen olur ki, Sultan bir olur, saltanatında ortağı olmaz. Fakat icraatında O'nun memurları, O'nun ortağı sayılırlar. Halbuki Allah, kâinattaki tasarrufunda, icraatında, yardımcılara ve ortaklara muhtaç değildir. Her şeyin anahtarı O'nun yanında, her şeyin dizgini O'nun elindedir. Her şey, O'nun emriyle halledilir.
Kur'an-ı Kerim, Allah'ın birliği ile ilgili delillere çok yer vermiştir. Allah'ın ortağı veya yardımcısı olsaydı, bu nizamın bozulmuş olacağına dikkat çekilmektedir. Meselâ; “Yerde ve göklerde Allah'tan başka ilahlar olsaydı, şu görünen intizam fesada uğrardı.” buyrulmaktadır.
Kâinata bakıldığı zaman, her şeyde Allah'ın birlik mührü görülmektedir. Her bir kanun, Allah'ın birliğine delildir. Yer çekimi kanunu, bütün canlılarda geçerli olan büyüme, üreme ve çoğalma kanunları gibi kanunlar, her yerde tek bir zatın mührünü ve hükümranlığını gösterir. Burada iş yapan kanunlar değil, kanunun koyucusu ve kudret sahibi olan Allah'tır.
Kâinatta yeryüzü ile sema arasındaki karşılıklı alışverişler, güneşle toprak, bitkilerle hayvanlar arsındaki yardımlaşmalar O'nun birliğinin en büyük delillerindendir.

ALLAH'IN İSİM VE SIFATLARI

Her mü'min, Allah'ı en iyi şekilde tanımak ve bilmek ister. Cenâb-ı Hakk'ı tanımak ise ancak isim ve sıfatlarıyla olur. Allah'ın Zâtını idrak mümkün değildir. Çünkü hiçbir akıl O'nun Zâtını anlayabile cek kapasitede yaratılmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah'ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin, Allah'ın Zâtı hususunda tefekkür etmeyin” buyurur.
Allah'ın isim ve sıfatlarının, varlıklar üzerinde- ki tecellilerinin düşünülmesi ve tefekkür edilmesi önemli bir ibadettir ve teşvik edilmektedir. Ancak, Allah'ın isim ve sıfatları sonsuz olduğu için, bunları ihata mümkün değildir. Meselâ, burada Allah'ın ilim sıfatını ele alacak olursak, bununla ilgili ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, denizler de (mürekkep olup) ona katılsa, arkasından buna yedi deniz daha ilâve edilse, Allah'ın kelimeleri yazmakla tükenmezdi”.
Yeryüzündeki bütün ağaçların kalem olarak O'nun ilmini yazmış olmasını bir tarafa bırakarak, sadece denizler dikkate alındığında bile, o ilmin genişliğini anlamak mümkün değildir.
Yeryüzünün dörtte üçü denizdir. Bunların içinde 11 bin metre derinliğinde olan yerler vardır. Bu denizler mürekkep olsa, bunlara yedi deniz daha ilâve edilse, yine de Allah'ın ilminin yazmak- la tükenmeyeceği bildiriliyor. Bunun ne manaya geldiği, şöyle bir misâlle daha iyi anlaşılabilir.
Sözgelimi orta zekalı bir kimsenin bilgilerini mürekkepli bir kalemle yazmak gerekse, belki bir çay bardağı, ya da bir sürahi mürekkep bu iş için kâfi gelecektir. Kabul edelim ki, siz zekisiniz ve çok bilgi sahibisiniz. Haydi sizin ilminizi yazmak için 100 litrelik bir kazanı dolduracak kadar bir mürekkep gerekli olsun.
Allah'ın ilmini tam anlamıyla bilmek demek, o ilmin sınırlarını ihata ile mümkündür. Halbuki, bir sürahi, ya da 100 litrelik bir kazan ile bütün okyanusları ihata mümkün olmadığı gibi, bu okyanusların yedi katı daha mürekkep olsa, yine de O'nun ilminin yazmakla bitmeyeceği beyan ediliyor.
Bu örnekten anlaşılan, Allah'ın ilminin sınırlarının bilinemeyeceğidir. Çünkü, ilimdeki bu genişlik, insanın algılama ve anlama kapasitesinin çok üzerindedir. İnsan, kendisindeki az ilim sayesinde, O'nun ilminin varlığını ve sonsuzluğu- nu anlamaktadır. İşte burada Allah'ın ilminin hakkıyla bilinemeyeceğini bilmek, ilimdir.
O'nun ilmi neyse kudreti de, görmesi de, işitmesi de, iradesi de, hayatı ve konuşması da öyle sonsuzdur. Şimdi böyle bütün sıfatları sonsuz olan bir yaratıcının, sadece ilim sıfatını ihata edemiyor- sak, bütün o sıfatların sahibinin zatının bilinmesi elbette mümkün değildir. Kaldı ki, O'nun misli, benzeri yoktur. Kâinattaki varlıklar cinsinden değildir. Onun için de hiçbir şeye benzetilemez. Resûlullah'ın (s.a.v.), Allah'ın zatı üzerinde tefekkürü men etmesi bu sırdandır.
Cenâb-ı Hak; bütün isimlerini, insanın kendi nefsiyle insana ihsas ediyor. Meselâ, gecede karanlık nasıl ışığı gösterirse, insan da zayıflığı ve acizliği ile, fakr ve ihtiyaçlarıyla, noksanlığıyla ve kusuruyla, bir Kadir-i Zülcelâlin kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor. İşte insan, bu şekilde, Allah'ın pek çok isim ve sıfatlarına ayinedârlık yapıyor.
Yine insan, yaratılışıyla Allah'ın Sâni ve Hâlık isimlerini, en güzel şekilde yapılmasından Rahman ve Rahim isimlerini, en güzel şekilde terbiye edilmesinden Kerim ve Latîf isimlerini göstermektedir. Böylece insan, bütün organ ve cihazatıyla, latifeleriyle ve duygularıyla Cenâb-ı Hakkın ayrı ayrı isimlerinin ayrı ayrı nakışlarına ayna olmaktadır.
İnsana verilen numûnelerden sınırlı ilmi, kudreti, görmesi, işitmesi, mâlikiyeti ve hâkimiyeti gibi duygularıyla, kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, görmesine, işitmesine, hâkimiyetine ayinedârlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum, onun malikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sayrının bir ustası var, O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder” der.

ALLAH'IN ZAMANDAN VE
MEKANDAN MÜNEZZEH OLMASI

Kur'ân-ı Kerim'de, Allah'ın her yerde olduğu, hatta insana şah damarından daha yakın bulunduğu, insanların gizli-aşikâr bütün yaptıklarını, hatta içlerinden geçirdiklerini dahi Allah'ın bildiği, buyrulmaktadır.
Cenâb-ı Hakk'ın mekândan münezzeh olmasıyla birlikte her yerde hâzır, nihayetsiz ulviyetiyle her şeye yakın olması, birliği ile her işi bizzat elinde tutması, Kur'ân'ın bir hakikatidir.
Allah, hiçbir mekânda olmadığı halde, her yerde ve her mekânda kudretiyle, ilmiyle hâzır ve nâzırdır. Her şey O'ndan nihayet derecede uzak olduğu halde, O ise, her şeye nihayet derecede yakındır. Bunu, güneş misali ile bir derece anlayabiliriz.
Meselâ, Güneş, tek varlık iken, parlak şeyler vasıtasıyla, bütün yeryüzünü akisleriyle dolduruyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyanın içinde olan yedi renginin her birisi, mukabilindeki eşyayı ihata ederek, o şeffaf şeylerde ışığı ve ısısıyla bulunmaktadır. Eğer güneş şuur sahibi olsaydı ve harareti onun kuvveti, ışığı ilmi olsaydı, yedi rengi de yedi sıfatı bulunsaydı, o vakit, bir tek olan güneş, bir anda bütün aynalarda bulunurdu. Herkesin elinde bir aynası olsa, güneş herkesle kendi aynası vasıtasıyla görüşebilirdi. Her birisiyle bir anda konuşabilirdi, biri diğerine mani olmazdı. Biz ondan uzak iken, o bize yakın olurdu

Nuraniyetin zayıf bir cilvesine mazhar olan, radyo ve televizyon yayınları, bir anda her yerde bulunabilme özelliğini bir derece bize göstermek- tedir. Bu örneklerden anlamalıyız ki, nurani olan şeyler için kayıt olamaz. Her yerde bulunurlar. Onun için nurani varlıklar olan melaikeler de, bir tek şahıs iken, pek çok yerlerde bulunabilirler. Meselâ, Azrail Aleyhisselam, bir tek şahsiyet iken, her yerde ruhları kabzeder. Biri, değerine mani olmaz.
Bütün kâinattaki nurlar, O'nun Nur isminin zayıf bir gölgesi olan ve bütün nurları da yaratan ve bir ismi de Nur olan Cenab-ı Hakk'ın, her yerde hazır ve nazır olması ve her şeye her şeyden daha yakın bulunması, bu misallere kıyasen bir derece anlaşılabilir.


Bu Yazı 4347 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar